Aradığınızı Bulacaksınız...

Siyonistler, Masonlar ve II. Abdülhamid


Sultan II. Abdulhamid Theodore Herlz

Siyonistler, Masonlar ve II. Abdülhamid


Aslına bakılınca "mason" kelimesi, artık insanların hayâl dünyasında kötülükle eş değer bir anahtar sözcük haline geldi. Bunun temelinde masonların ezoterik ve gizemli yapılanmalarının yanında, olduğundan daha güçlü gösterilme çabaları da yatmaktadır. Öyle ki hemen hemen her ülkede, hemen hemen her alanda önde gelen insanlar, bu locaların üyesi ya da gizli destekçisiymiş gibi bir kanı uyandırılmaktadır. Aslına bakıldığında masonluk, her bölgede kendi küçük teşkilatlanmalarıyla yerel ve ekonomik konularda tavsiye ve üyelerinin desteklendiği bir çeşit imece kuruluşu gibi gösterilmeye çalışılsa da; Siyonizm hareketinin gerçekleştirilmesinde en büyük emeği olan yapıdır.

Köklerimizin bağlı olduğu taraftan baktığımızda bu Siyonist hareketle, teşkilatlanmış olarak II. Abdülhamid zamanında karşılaşırız. 1897 yılında dünya Siyonist teşkilatını kuran Theodor Herzl, İsviçre'nin Basel kentinde ilk kongrelerini topladı. Bu kongrede alınan kararların temelinde Yahudilerin çok acılar çektiğini, bunlara bir son verilmesi gerektiği, bununda ancak bir devlet kurmakla olacağı kararlaştırıldı. Dinsel teoremlerinin etkisiyle bu devletin vaat edilmiş topraklarda kurulmasına karar verildi. O zaman bu topraklar, Osmanlı'nın elindeydi. Başta II. Abdülhamid vardı...
Theodor herzl, II. Abdülhamid'den randevu istedi. Fakat olumsuz cevap aldı; çünkü isteğinde kurulacak olan İsrail devletinin toprakları hakkında dünya Siyonist teşkilatı adına talepte bulunulmuştu yaklaşık 3 sene boyunca randevu talebi reddedildi. Herzl, bunun üzerine Alman imparatoru 2. Wilhelm'e kadar gitti. Çünkü Wilhelm II, Abdülhamid'in yakın dostuydu. Fakat yine de başarılı olamadı. Daha sonra randevuyu gazeteci kimliğiyle mülakat yapmak adına isteyince, isteği kabul edilir.
Yapılan görüşmede Herzl, vaat edilmiş topraklardan Filistin bölgesini para karşılığında istedi. Eğer talebi kabul edilirse; Osmanlı'nın tüm dış borçları, Yahudi bankerler tarafından ödenecekti. II. Abdülhamid'in cevabı ise oldukça anlamlıydı;
"Benim, Suriye ve Filistin'den gelen iki alayım, Plevne'de son neferlerine kadar şehid oldular. Türk İmparatorluk toprakları, bana değil, Türk Milleti'ne aittir. Bu İmparatorluğun hiçbir parçasını hiçbir kimseye veremem. Yahudiler, şimdilik milyarlarını biriktirsinler. Kimbilir, birgün bu İmparatorluk paylaşılırsa, onlar da istediklerini belki de bir şey ödemeden elde edebilirler. Fakat ancak kadavramız paylaşılır! Canlı vücuttan parça koparılmasına müsaade etmem."
Herlz, daha sonra bu durumu "Hatıralar" adlı kitabında şöyle değerlendirecektir: "Sultan Abdülhamid'in gerçek bir devlet adamı büyüklüğünü yansıtan bu sözleri, her ne kadar o an için bütün ümitlerimi söndürse de, bana çok tesir etti ve heyecanlandırdı. Ölümü ve paylaşılmayı kabul eden bu kadercilikte trajik bir güzellik vardı ve madalyanın öteki yüzünde ise son nefese kadar mücadele iradesini gösteriyordu." (18 Haziran 1896, Hatıralar, Theodor Herzl)
Bir diğer kaynakta ise, Abdülhamid'in; "Topraklar, kanla alınır. Eğer dökülecek kanınız varsa; buyurun, gelin. Ben, buradayım. Vatan toprağı, kutsaldır. Parayla satılmaz!" dediği söylenir. Nihayetinde Herzl, II. Abdülhamid'le iki kere görüşür ve red cevabını alır. Ve yönünü İngiltere'ye cevirir İngilizlerden de Uganda'da bir mevki önerisi alır; ama bu da Yahudiler tarafından reddedilir. Siyonist çalışmalarına devam eder. Fakat belirli bir neticeye ulaşılamaz.
Vaat edilmiş toprakları parayla alamayacaklarını gören Siyonistler, her zaman olduğu gibi keskin zekalarını çalıştırırlar 3 tane gemi hazırlayarak Filistin'e gitmeye karar verirler. Filistin'e yanaşan gemilerdeki Yahudilere karaya çıkma izni, Osmanlı tarafından verilmez. Aradan geçen zamana rağmen gemiler de geri dönmez. Filistin vâlisine yaptıkları başvuruda, sadece insânî ihtiyâçlarını karşılamak için bir günlüğüne karaya çıkma izni isterler. Bir saatliğine müsaade edilir. Karaya çıkan Yahudiler, maddî güçlerini kullanarak esnafı paraya boğarlar. Öbür gün, bir daha karaya çıkma izni istemelerine gerek kalmamıştır. Çünkü yerel halk, altının tadına varmıştır. Halkın da isteğiyle Yahudilerin her gün bir saat karaya çıkmalarına izin verilir. Bu bir saat, zamanla iki saate, bir gündüze derken geceleri misafir olabilecekleri ev göstermek şatıyla yatıya kalmaya kadar varır.
Yavaş yavaş Yahudiler, Filistin'den bağ, bahçe, arazi  ve dükkan almaya başlarlar. Aldıkları yerleri birleştirerek çiftlikler kurarlar. Buralarda yerel halkı ilk önceleri yüksek ücretlerle yanlarında çalıştırarak halkın güvenini kazanırlar. Böylece uzun zamana yaydıkları istila planlarını yavaş yavaş yerine getirirken kimsenin dikkatini çekmediklerini sanmaktadırlar. Lâkin II. Abdülhamid, bu durumu görür ve bütün Filistin-Suriye topraklarının tapusunu kendi üzerine çıkarttırır. Bundan sonra kimse Yahudilere toprak satamayacaktır. (Bu bölümü yazarken aklıma nedense mayınlı arazilerin temizlenerek 49 yıllığına temizleyen firmaya kiralanması geldi. Kiralayan firma da İsrail devlet firmasıydı. Tarih, tekerrür mü edecekti acaba gerçekleşseydi?)
Lâkin yerel halk, artık aldanmıştır. Önceleri yüksek ücretlere sattıkları kendi topraklarında artık Yahudi tefecilerin elinde yüksek maaşlı işçi olmuşlardır. Çok geçmeden işçi statüsünden köle statüsüne geçeceklerinden haberleri yoktur. Akıllı Siyonistler, yapmış oldukları bu istilâ planında başarılı oldular ve Filistin bölgesine yerleştiler. Buraları yurt edindiler. Filistin bölgesinin asil halkı da yanlarında çalıştırdıkları işçi-köle oldular.
Paranın gücünü kullanan Yahudiler, siyasi konjektörün kendileri lehine gelişmesini bekleyerek yarım yüzyıla yaydıkları planlarıyla, 2. dünya savaşında öldürülen 6 milyon Yahudi'nin arkasına sığınarak birleşmiş milletlerin desteğiyle ilk Yahudi devleti olan İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde Tel Aviv'de ilan edildi. İngiltere'nin bölgeden çekilmesiyle de Araplar ve Yahudiler, günümüze kadar sürecek olan savaşlarına kanlı bir şekilde başladılar.
Duygusal anlamda bakıldığında; Osmanlı'nın yapmış olduğu kahraman politikalara rağmen insanoğlunun egolarının önüne geçilemediğini, Arapların tıpkı Uhud'da okçuların tepeyi terk etmesinde olduğu gibi altın-para hırsına düştüğünü, Yahudilerin insanları sömürdüğünü açıklıkla söyleyebiliriz. Çünkü ev sahibinin kabahati değil; hırsızın eylemidir suç olan...

Kaynakça

  1. Fahir Armaoğlu, "Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları, 1948-1988"
  2. Süleyman Kocabaş, "Vaat Edilmiş toprak Filistin için mücadele: Türkiye ve Siyonizm"
Share on Google Plus

About İbrahim Can Gezer

This is a short description in the author block about the author. You edit it by entering text in the "Biographical Info" field in the user admin panel.
    Blogger Comment

0 yorum:

Yorum Gönder