3 Kasım 2014 Pazartesi

II. (Genç) Osman ve Katli



II. (Genç) Osman ve Katli

Osmanlı Devleti Kanuni Sultan Süleyman dönemi ve Sokullu'nun ölümüne kadar geçen sürede inkişaf sürecinin doruğuna ulaşmıştı.Öyle ki devletin bilinen dünya coğrafyasında sözünü geçiremeyeceği bir yer kalmamış, tüm dünya Osmanlı'nın nüfusu karşısında çaresiz kalmıştı. Her ne kadar devlet en görkemli devresinde bulunsa da bu dönemden sonraki yıkılış sürecinin temelleri de bu dönemde atılmıştır. Öyle ki yıkılış sürecinde birçok devlet adamı dağılmanın önüne geçebilmek için kendilerince çareler aramaya başladılar.

İşte biz burada bu kötü gidişata bir çözüm üretmek üzere harekete geçen ilk padişahlardan biri olan sultan II. Osman'ı ulaşabildiğimiz kaynaklar ışığında anlatmaya çalışacağız.
Sultan II. Osman'ın babası Sultan I. Ahmet, Fatih Sultan Mehmet döneminden beri devletin bekası için yapılan kardeş katlini kaldırıp yerine “Ekber” ve“Erşed” kuralını getirmiş, böylece en yaşlı hanedan üyesi tahta çıkmaya başlamıştır. Bu uygulama Türk devletlerinin en büyük sorunu olan taht mücadelelerine yeni bir boyut kazandırmıştır. Öyle ki bundan sonra merkezi otorite daha da zayıflayarak, otorite üzerinde valide sultanlar, vezirler ve kapı kulları egemen olmaya başlamışlardır. Böylece merkezi hükümet çevresinde iktidar mücadeleleri sürüp gitti . Böyle bir ortamda tahta çıkan Sultan II. Osman otoriteyi sağlamak, ataları gibi kuvvetli bir hükümdar olmak, Osmanlılara kaybettiği gücü yeniden vermek ve her geçen gün daha da güçlenip iktidarı sarsan kapıkullarının etkisini kırmak niyetindeydi.
Sultan Birinci Ahmed 18 Nisan 1590 günü Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Çok mükemmel bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça'yı mükemmel derecede konuşurdu. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik alanlarında çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed'in vefatı üzerine 21 Aralık 1603'te Eyüp Sultan'da kılıç kuşanarak tahta geçti. Sultan Birinci Ahmed, Kanuni Sultan Süleyman'dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtı.
Çocuk denecek yaşlarda bile mükemmel kararlar alırdı. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kişilerle birlikte olur ve onlara akıl danışırdı. Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiği sırada, Osmanlı İmparatorluğu batıda Avusturya, doğuda İran ile savaş halindeydi.Yavuz Sultan Selim döneminde binlerce taraftarı ile ayaklanan Yozgatlı Celal, Osmanlı Devleti için büyük problem olmuştu. Bu isyanlar bastırıldı ise de Anadolu'da meydana gelen iç isyanlar ve karışıklıklara yine Celali İsyanları denildi. Sultan Birinci Ahmed döneminde Celali İsyanları tekrar patlak verdi.

Bunların en önemlileri;
- Tavil Ahmed
- Canbolatoğlu
- Kalenderoğlu
- Deli Hasan ayaklanmalarıdır.

Bu sırada Sadrazam olan Kuyucu Murat Paşa son derece sert bir askerdi. Acıma nedir bilmezdi. Bunları bastırmak için çok şiddet gösteriyor, hatta suçlu ile suçsuz ayırımı yapmadan "ibret osun" diye masumları da öldürtüyordu.
Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiği sırada Avusturya Savaşı devam ediyordu.Osmanlılar da, Avusturyalılar da art arda yapılan bunca savaştan dolayı sosyal ve ekonomik yönden çok yıpranmışlardı. Daha önce yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç çıkmamıştı. Ancak 11 Kasım 1606'da Estergon-Komorin arasında, Zitva suyunun Tuna Irmağına döküldüğü yerde imzalanan Zitvatoruk antlaşmasıyla barış sağlandı. Sultan Birinci Ahmed yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım'ı 22 Kasım'a bağlayan gece 1617 yılında 28 yaşında vefat etti. Yerine kardeşi Sultan Birinci Mustafa geçti.
Sultan Birinci Mustafa 1592 yılında Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.
Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed'in padişahlığı süresince, 14 yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler "izale" olunur veya bir odaya kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahpus tutulmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa Osmanlı hanedanının en büyük erkek evladı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulema, asker ve devlet erkanının ittifakı ile hal edilmiştir. Sultan Genç Osman'ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülus etmişse de 1,5 yıl sonra tekrar tahttan indirilmesi icap etmiştir.
Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii valide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.

Sultan Birinci Mustafa, çok dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hatta sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dini eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti. Sultan Birinci Mustafa ikinci padişahlığının başlamasından 1.5 yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislam fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da "Akli dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı" gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten 16 yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından dolayı Topkapı Sarayında vefat etti.

I. BÖLÜM

II. OSMAN

1-YETİŞTİĞİ ORTAM VE EĞİTİMİ

1618-1622 tarihleri arasında Osmanlı tahtına oturan ve tarihimize “Genç Osman” diye bir isim bırakan II. Osman, babası I. Ahmed'in tahtta bulunduğu bir sırada dünyaya geldi. Annesi saraya cariye olarak alınan Mahfiruz Sultan'dı.
Genç şehzade babasının ilk çocuğu olarak dünyaya geldiği için yetiştirilmesine önem verildi. Devrin kültür dillerinin öğretimi yanı sıra geleneksel Türk sporlarından olan ok ve cirit atmasını öğrendi. Ayrıca iyi bir binici olarak yetiştirildi. Böylece atılgan ve çevik bir mizaca sahip birisi olarak gelişti. Padişahlığı sırasında görülen “tebdil gezme” yani kıyafet değiştirip suçlu arama, sefere çıkıldığında Yeniçerileri kendi denetiminde yoklamaya tabi tutup bizzat ceza verdirme gibi o devir için alışılmamış davranışlar, şehzadeliğinden beri uyguladığı alışkanlıklarının bir devamı sayılabilir.
II. Osman'ın talihsiz bir padişah olarak Osmanlı tarihine geçtiği bilinmektedir. İlk kez bir Osmanlı padişahı kanlı bir ayaklanma sonucu tahtından indirildi ve hemen öldürüldü. Denebilir ki, talihsizliği, daha doğumunda başladı. Zira babasının ilk erkek evladı olmasına karşın, Osmanlı tahtı için başka bir varis bırakılmıştı. I. Ahmed'in kardeşi I. Mustafa'nın katledilmeyip hayatta bırakılması, Osmanlı Saltanat veraseti sorununa yeni bir boyut kazandırdı. Bu zamana değin Saltanat, babadan büyük oğula veya hiç değilse en yetenekli erkek şehzadeye geçerdi. I. Ahmet, akrabalarından hiçbirinin idamına razı olmadı. Bunun için I. Mustafa hayatta bırakıldı.Osmanlı teşkilat tarihini inceleyenler bu tutumu I. Ahmet'in bir veraset değişikliği girişimine yorarlar. Fakat olayları tenkit süzgecinden geçirdiğimiz zaman başka faktörlerin ön plana geçtiği görülüyor:
Osmanlı Sarayı'nda XVI. Yüzyılın sonlarında şehzade katli ve saltanata başka bir adayın rakip olmaması geleneği devam etti. Fakat XVII. Yüzyılın başında Padişahların erkek soyunun devam etmemesi gibi bir sorun ortaya çıktı. Çünkü I. Ahmet çocuk yaşta tahta geçti ve erkek evladı da yoktu. Beklenmedik bir anda, bir kaza veya hastalık sonucu ölmesi, Osmanlı ailesinin yok olması tarzında bir durum yaratacaktı. Bu sorunu önlemek için I.Mustafa hayatta bırakıldı ve adeta enterne edildi. I. Ahmet saltanatının ilk yıllarından itibaren çocuk sahibi olmaya başlayınca şehzade Mustafa'nın hayatı tehlikeye girdi.
Osmanlı tahtına III.Mehmet(1595-1603)'den sonra geçenler devlet yönetimi için hiçbir tecrübe görmemişlerdi. Şehzadelerin saray içinde yetiştirilmeleri ve Kanuni Süleyman zamanında büyük sorunlar yaratan Şehzade isyanlarının tekerrür etmemesi için saray içinde Şehzadeler sıkı bir kontrol altına alındılar. Böylece Şehzade Mustafa'nın hiç değilse yaşça olgun bir zamanda Osmanlı tahtına geçirilmesi planlandığı akla gelebilir. Bununla beraber veraset sorununun açıklığa kavuşmadığı da bir gerçektir.
II.Osman'ın diğer bir talihsizliği, bütün Avrupa'yı etkisi altına alan büyük enflasyondur. Ekonomi bölümünde ayrıntılarıyla üzerinde durduğumuz bu husus, genç padişahın yetersiz tedbirleriyle önlenecek bir akım değildi. Devletin sağlam bir para politikasına sahip olmamasında onun bir suçu yoktu. Bunun yanına en önemli vasfının, sorunları büyük bir cesaretle ele alması, aksaklıkları düzeltmek için ilk tedbirlere girişmesidir.

2- ŞEHZADELİĞİ

Tahta gelinceye kadar geçen süre içerisinde II. Osman'ın nasıl yetiştirildiğine dair bilgilerimiz azdır. Babası Sultan I. Ahmet oğlu Osman'ı sevip korumasına karşın, Osmanlı tahtına olgun yaşta birisinin geçmesini istemiştir. Kardeşi Şehzade Mustafa'yı erkek çocukları olduğu halde öldürtmeyip hayatta bırakması bunun en büyük delilidir. I. Ahmet her ne kadar kardeş katli yerine yeni bir saltanat geleneği oluşturmak istese de oğlu Osman sultan olduğunda kardeşi Mehmet'i Hotin Seferi sırasında öldürmekten çekinmeyecektir. Bunda kardeşi ile ilişkilerinin babası tarafından bir saltanat mücadelesi olmaması için kısıtlanmasının da büyük bir etkisi vardır diyebiliriz. II. Osman şehzadeliği döneminde devrin ileri gelen hocaları tarafından eğitim görmüştür. Sadece kitabi eğitimde değil aynı zaman da spor eğitiminde de oldukça başarılıdır. Katledildiği sırada gösterdiği muhalefet de bunun en büyük kanıtıdır.

3- EDEBİYAT VE ŞİİR İLE İLGİSİ

II. Osman'ın şimdiye kadar üzerinde yeterince durulmayan bir özelliği de edebiyata olan ilgisidir. Osmanlı hanedan üyelerinin her biri mutlaka herhangi bir alanda iyi derecede yetiştirilirdi. Sultan II. Osman da özellikle şiir konusunda iyi denebilecek kadar uzmandı. Hatta bir de “divan”ı bulunmaktadır. Bu divanın bir nüshası Topkapı Sarayı'nda bulunmaktadır.
Osmanlı şiirinin Nefi gibi müstesna bir şairi yetiştirdiği dönemde, başarısız bir saltanat süren Sultan II. Osman'ın şiirlerinden fazla bir değer beklemek gereksizdir. Fakat İsmail Hami Danişmend II. Osman'ın şairlik yönünü anlatırken onu yüksek vasıflara haiz bir sultan olarak övmüştür.

II. Osman, 2.Osman, Genç Osman

II. (Genç) Osman ve Katli

II.BÖLÜM

II.OSMAN'IN YENİLİK HAREKETLERİNE GEREK DUYMA SEBEPLERİ

II. Osman tahta çıktığı ilk günlerden itibaren bazı geleneklere karşı çıkmış ve başında bulunduğu toplumun tutum ve davranışlarına, o zamana göre ters düşmüştü. Daha çocukluğundan beri atılgan bir yaradılışa sahip olan II. Osman, her davranışı ile etrafındakilere ters düşmekteydi. Tahtan indirildiği zaman kendisine karşı yapılan ithamların başında “Askeri sınıfı kaldırmak, yerine sekban ve cündilerden oluşan yeni bir ordu kurmak” geliyordu. Beğenilmeyen başka bir gayesi kılık kıyafette bir yenilik yapma düşüncesi idi. Ayrıca Osmanlı padişahları arasında ilk defa kılık değiştirerek devlet merkezinde asayiş kontrolü yapmıştı. Böylece bürokratik silsileyi atlayarak, İstanbul'daki asayişsizliği düzeltmeye çalışan ilk padişah olarak II. Osman'ı görmekteyiz. Sonradan bu uygulamayı benimseyip uygulayan Padişahlar olmuştur. Bunlar arasında IV. Murat çok başarılı olmuştur. Fakat II. Osman'ın ilk kez bu uygulamalara girişmesi kendi devrinde olumsuz tepkilere yol açmıştır. Bir Osmanlı padişahının yanına aldığı birkaç muhafız ile suçlulara bizzat ceza verme girişimi hoş karşılanmadı. Geleneklere aykırı düşen bir diğer davranışı ise bir cariye ile değil bir Türk memurunun kızı ile evlenmesidir. Bu hal saraydaki cariyeler arasında endişelere yol açmıştır.
Bu kusurları Genç padişahın çeşitli suçlamalar arasında kalmasına yol açmıştır. Acıklı akıbeti de girişimlerinde tedbirlerin yetersizliğine delalettir. Bununla beraber yaptığı girişimlerin tümüyle olumsuz olduğundan da bahsedemeyiz. Büyük çoğunluğu sonraki yüzyıllarda gerçekleştirilen bu hamlelerin ilk seferinde başarıyla sonuçlandırılması zaten beklenemezdi. Ancak, II. Osman'ın kısa bir sürede başarı kazanacağına inananlar da yok değildi. Bunlar genç padişahı bu yolda ilerlemesi için devamlı olarak teşvik ediyorlardı.
II. Osman devrinde geleneklere aykırı sayılan ve geniş çevrelerde en fazla endişe uyandıran yenilik girişimlerinin başında biraz önce değindiğimiz gibi askerlik alanında yapmak istediği değişiklikler gelmektedir. Bu nedenle askerlik düzeninin durumu ve bunda yapılacak değişiklikler konusunda, II. Osman zamanında ileri sürülen düşünceler üzerinde durmamız yerinde olacaktır.

1- ASKERLİK ALANINDA

1a-Askeri Sınıfın O Dönemdeki Genel Durumu

Konuya girmeden önce askeri sınıfın XVII. Yüzyıl başlarında ki durumu hakkında bilgi vermemiz yerinde olacaktır kanaatindeyim. Osmanlı tarihinde Sokullu Mehmet Paşanın ölümünden sonraki zamana “duraklama devri” denilmesi genellikle benimsenmiş bir terim olarak yerleşmiştir. Osmanlı devleti en geniş sınırlara ulaştığı zaman sorunları da en çok olan bir ülke durumuna düşmüştü. Sınırları içinde çeşitli etnik guruplar, dinsel inanışları ayrı, yaşama koşulları birbirine uymayan topluluklar bulunuyordu ve bunları bir araya bağlayan güç, çok düzenli çalışan bir devlet teşkilatı ve onun baş dayanağı olan ordu idi. Osmanlı ordusunun disiplin, nizam ve çalışma ahengi, çağdaş müşahitleri her zaman hayran bırakır, kısa bir zamanda meydana getirilen 200 000 veya 300 000 mevcutlu ordular harp meydanlarında düşmanlarını dehşete düşürürdü. XVII. yy. da bunların artık bir hayal olduğu bizzat Osmanlı devri Türk fikir adamları tarafından itiraf edilmesinin yanında Venedik Balyos'larının XVII. yy. a ait müşahedeleri de, kudretli düzenin gerilemekte olduğunu haber verdiği gibi, diğer yabancı gözlemcilerde aynı kanaatleri tekrarlamaktaydılar.
Osmanlı devletinin XVII. yy.ın başlarında uğradığı sarsıntılar askeri sınıfı da etkilemişti. Zira Osmanlı ordusunun dayanak noktası Yeniçeri Ocağı değil, “Tımarlı askerlerdi”. Yeniçeri ocağı vurucu bir güç olarak devlet merkezinde ve önemli kalelerle kentlerde her zaman savaşmaya hazır bulunuyordu. Tımarlı askerlerin devlet toprağının düzenli işlenmesindeki sorumluluğu yanında, kendisi ve “Cebelilerini” her zaman emre hazır bulundurmak görevleri de vardı. Böylece Osmanlı ekonomisi kendine özgü bir düzen kurmuştu. Ancak XVI. Yüzyıldan sonra tımarların artık kazançlı olmaktan çıkmaları devletin vurucu bir güçten yoksun kalmasına yol açtı. Avrupa hududunda asırlarca rakiplerini titretmiş olan akıncı ocaklarımız, Avrupalıların yeni zırhlı askerleri karşısında tutunamadılar ve ortadan kalktılar. Böylece sınır boylarını savunan bir kuvvet ortadan kalktığı zaman yerine konacak başka bir kuvvette bulunamadı.
Tımarlı sipahilerin durumunun bozulma nedenine kısaca göz atalım: Bunların devletten maaş almadan kendilerine tahsis edilen toprağın geliri ile geçinmek zorunda olduklarını biliyoruz. Bunun uygulamadaki aksaklıkları, uzun süren İran ve Avusturya harplerinde iyice ortaya çıktı. Zira topraklarından uzak kalan bu askerleri boş bırakılan evleri ve köyleri talan ediliyor. Hele az gelir getiren bir tımarlı asker, masrafını bile karşılayamayacak bir duruma düşüyor ve kötü bir geçim koşuluna itiliyordu. Artık iyi yetişkin askerler kendileri için tımar sistemini cazip bulmuyorlardı. Zaten sulh zamanında bile köylünün malını değerlendirip paraya çevirmesi ve bundan sonra tımarlı askere vermesi gibi bir işleminin aksaklığı zaman zaman devlet merkezine yansıtılırdı. Kapalı ekonomilerde böyle durumlar bir dereceye kadar idare edilebilirdi. Fakat XVI. Yüzyılın sonunda görülen anormal fiyat dalgalanmaları, kuruluş ve yükseliş zamanlarında işletilen Tımar sisteminin yetersizliğini iyice ortaya koydu. Osmanlı Devleti yöneticileri bu gelişmeleri zamanında fark ettiler ise de eskiye dönüp, fetih dolu, adaletin tam uygulandığı devirleri hayal etmekle vakit geçirdiler. Tımarlı sipahi sınıfı kendisine yeni bir geçim yolu aramaya kalkıştı. En emin yol maaşlı bir devlet kadrosuna girmekti. Onun için bütün bürokratik koşullar zorlanarak, kadroları doldurmaya başladılar ve böylece devletten maaş alan birer tüketici sınıfı olmaya başladılar. Başaramayanlar ellerindeki silahları devlet kuvvetlerine karşı kullandılar. Fırsat bulanlar güçlü yöneticilerin yanına girip onların “kapı halkı”oldular. Bulamayanlar ellerinde silah kendilerine birer lider arayarak mevcut iktisadi koşulları zorlamak suretiyle devletin ekonomik ve sosyal düzenini sarstılar. Büyük gruplar halinde Anadolu'nun muhtelif yerlerinde dolaşmaya ve kanuna aykırı paralar toplamaya, vermeyenlere karşı kanun ve şeriat dışı işlemler yapmaya başladılar. Tımar sistemine girmek istemeyen ve hatta daha korkutucu devlet hizmetinden kaçan “sekbanlar” ve “altı bölük halkına” bağlı itaatsiz kimseler ortaya çıkmışlardı. En karakteristik örnek muhakkak ki Karayazıcı hareketi idi. Büyük güçlüklerle bertaraf edilen bu asilerin yerine sonradan Kalenderoğlu geçti. Etrafında topladığı sekbanlar ve gayri memnun çiftçi sınıfına lider olan bu asiler, bilhassa Ankara ve Kayseri gibi devrin en önemli endüstri ve ticaret merkezi sayılan kentleri taciz etmekten geri durmadılar.

Osmanlı Devleti Kuyucu Murat Paşanın şahsında asilere karşı mücadele edebilecek yetenekte birisini buldu. Yerinde bir atama olduğu 1016-1609 tarihinde Oruç ovasında devlet kuvvetlerinin asilere karşı kazandığı başarı ile sabittir. Bununla beraber bu tabir yüzeyseldir. 1609 adaletnamesinin de bu sırada yayınlanmış olması bir rastlantı değildir. Bu belgede okuduğumuz satırlar bir daha yapmadınız, eski kanunlara riayet ediniz tarzında ifadelerle dolu olup, ileriye yönelik bir tedbir alınmamıştı. Para değerinin süratle bir düşme içerisinde olduğu bir dönemde paraya en çok ihtiyacı olan Tımarlı sipahilere, Kanuni devrinden kalma ölçülere göre para tahsisine devletin ısrar etmesi şimdiye dek izah olunamamıştır. Bununla beraber para sıkıntısı duyan devlet hazinesi başı sıkıldıkça avarızları normal vergiye dönüştürmekte beis görmüyor, devlet merkezindeki maaşlı memurları ve askerleri memnun etmeğe çabalıyordu. Sekbanların ve sarıcaların XVII. yüzyıl başlarından itibaren bazı yöneticilerin emri altında bulunmaları çeşitli sorunlar yaratıyordu; Önce elinde vurucu bir kuvvet bulunan Beyler ve Paşalar kendilerini üstün görme kompleksine kapıldılar. İkincisi maddi olanakların adalesiz dağıtılması, rekabeti körükledi. Devlet her an hazır bir silahlı kuvveti belki bir gün kullanırım zihniyeti ile sekban ve sarıcaların beslenmesine göz yumdu. Fakat merkez otoritenin zayıflamasını da kendi eliyle hazırlamış oldu. Koçi Bey risalesinde gördüğümüz, “eskiden bir ferman gitti mi herkes titrerdi. Şimdi kimse aldırmıyor” tarzındaki ifade merkeze başkaldırma zihniyetinin nasıl yeşerdiğini kanıtlamaktadır. Demek ki ortaya tuhaf bir durum çıkmıştı. Devlet para yetiştiremediği askeri besletmek üzere vezirlerin, beylerin, paşaların toplamasına, beslemesine ve hatta eğitim yaptırmasına izin veriyor, böylece gerekli gördüğü an savaş alanına çağırıyordu. Fakat sulh yapıldıktan sonra kendilerine yeni bir iş verilmeyen sekbanlar kendilerini koruyacak bir lider aramaya başlıyorlardı. Bu olanakta Abaza Mehmet Paşa'nın şahsında ortaya çıktı. II. Osman'ın öldürülmesini fırsat bulup ortaya çıkan Abaza Mehmet Paşa, 1580-1590 yılları arasında büyük bir şaşkınlıkla ortada bırakılan, 1950 tarihinden sonra iyice sahipsiz kalmış Sekban ve Sarıca taifesi yanında, aradığını bir türlü bulamamış sipahi eskisi insanları gayet iyi istismar etmiştir. Bu iddiamızı ispat edebilmek için Yeniçerilerin XVII. yüzyılın başlarında ki durumunu da kısaca özetlemek gerekiyor:
Yeniçeri ordusu 1580 tarihlerinden sonra değişik bir karakter aldı. Daha önceleri devşirme yolu ile beslenen bu ocak, artık bu özelliğini yitirmeye başladı. Devşirme usulü yabancı tarihçiler tarafından çok övülmektedir. Bunlar, Yeniçerilerin başarılarını ancak Hıristiyan menşeli insanlar tarafından yaratıldığı havasını yaymışlardır. Fakat tam bir Türk-İslam kültürü potasında eğitilen bu zümre, örneği başka tarihlerde görülmeyen bir yetiştirilme tarzı ile Osmanlı toplumuna kazandırılıyordu. İlk devirlerden itibaren çok sağlam kurallar içinde yetiştirilen Yeniçeri Ocağının, XVII. yüzyılda artık aynı başarılarını gösterememesi nedenlerinin başında Ocağa devşirme kökenlilerin dışında da insanların alınması gösterilir. Bu bilginin temeline biraz inmek gerektiği kanaatindeyim. Bu ocağın en büyük özelliği, geçimini devlet olanaklarından en geniş şekilde yararlanarak sağlaması idi. Daha eğitim sıralarında bile en iyi yerlerde kendilerine olanaklar sağlanan Yeniçeri Ocağı mensupları, hazırlık eğitimi devresi bitip de asıl kadroya geçince belirli parsını (ulufe) alıyor, herhangi bir geçim derdine düşmeden kendisinden beklenen dövüşme kabiliyetlerini sergiliyorlardı. Yalnız harp sanatı için yetiştirilen yeniçeriler bu koşullar altında dirayetli padişahlar ve sair yöneticilerin idaresinde başarıdan başarıya koşarken, devletin diğer eyalet askerleri bu başarıları tamamlıyor, denizlerde çok iyi yetiştirilmiş gemicilerimiz Akdeniz'in doğusunda münakaşa bile kabul etmeyen üstünlükleri ile XVI. Asrın tam bir Türk asrı olarak adlandırılmasını sağlıyorlardı. Fakat XVII. asırda karamsarlıklar nereden ileri geliyordu? Yeteneksiz şahsiyetlerin birbiri ardınca yüksek mevkilere gelmesini savunan savlar, her mevkiinin yalnız rüşvetle elde edildiğini, yeteneğe önem verilmediğine dair görüşler daha çok kabul görmüştür. Rüşvetin beslendiği koşullara ise genelde değinilmemiştir. Devlet hazinesine peşinen yapılan ödemelerle kendine güvenenler şimdiden işbaşına geliyor ve buda askeri sınıfı etkiliyor ise, bunun ana koşullarına eğilmek lazım gelir. İdari kademeyi bir yana bırakıp, Yeniçeri Ocağı mensupları arasına katılmaya zorlanan yabancılar konusuna değinelim:
Hıristiyan zümrenin bir ayrıcalığı gibi görünen Yeniçeri Ocağına girme koşulu artık XVI. yüzyılın ikinci yarısında geçerliliğini kaybetti. Devletin olanakları artık uzun süre (bazen on seneye kadar süren) asker eğitmeye elverişli değildi. Kısa zamanda eli altında vurucu bir güce sahip olması gerekmekteydi. Bunun en kısa yolu, Anadolu da delikanlı çağındaki insanları toprağından koparıp devlet hizmetine alınmasında görülüyordu. Bunlar artık üretici sınıfa dahil olmayı terk edip, doğrudan devlet maaşı alan tüketici bir sınıf haline geldi. Bu arada en büyük dertte beraber geldi. Daha önce yeniçeriler genç yaşta evlenmez ve dünya işleri ile uğraşmazdı. Fakat XVI. yüzyıldaki para dalgalanmaları, ellerine nakit para geçen yeniçerileri şimdi kazanç hırsı ile dolu insanlar haline getirdi. Yeniçeriler artık geleneksel bir havadan ayrılıyor, yeni koşullara adapte oluyorlardı. Bu devrin yeniçerisi tüccarlardır. Parası ile dükkan açan, madrabazlığa girişen ve bunun için bütün nüfuzunu kullanan bir adamdır. Parasını işletebilmek için artık harp sahasından kaçmayı bile göze almaktadır. Resmi kayıtlarda var olduğu görülen yeniçeriler göreve çağrıldıkları zaman ortadan kayboluyor ve defterlerdeki sayıya güvenen devlet çok zor koşullarda ortaya bir ordu çıkarabiliyordu. II. Osman, Hotin Seferi sırasında beklenmedik bir sırada yoklama yapılmasını emredince çok sayıda insanın ortalıkta görünmemesi bardağı taşıran son damla oldu. XVII. yüzyıl başlarındaki ıslahatçılar, devletin asker sayısında lüzumsuz bir şişme olduğu görüşündedirler. Vurucu güç artmıyor, aksine azalıyordu. Sırf belli bir maaş hırsı ile bu ocağa girdikleri belli olan yeniçeriler, devlet nizamını korumak için görevli bulundukları yerlerde şimdi her türlü kazanç getirici işlere el atmakta, kendilerine karşı gelmeye kalkışanları öldürmekten bile geri durmamaktaydılar. Abaza Mehmet Paşa isyanı arifesinde Erzurum'da yerli halk ile yeniçeriler arasında sık sık görülen tartışma ve çatışmalar bu yeni koşulların yarattığı bir olaydı. Gaziantep olayları patlak vermeden önce de yeniçeriler ile yerli halkın geçinemediği bilinmektedir. Maaş günü sayıları artan yeniçerilerin savaş zamanı sayıları azalıyordu. Yeniçeri Ocağını hemen ortadan kaldırmak için yapılacak bir hareket o zaman için olanaksız bir tasavvurdu. Nitekim XVIII. Yüzyıl sonunda III. Selim zamanında büyük bir cesaretle tekrar ele alınacak bu girişim ancak II. Mahmut zamanında (1826) amansız bir takip sonucu gerçekleştirilebildi. Bu padişahlar zamanına değin bütün düşünceler ancak ıslahat tarzında önerilerden ibaretti. Hepsinin gayesi eski parlak askeri zaferlerin tekrar edilmesi imkanını yaratmaktı, ama çözüm yollarını gösterecek somut önerileri yoktu. Temelden bir çözüm getirilmesini düşünen II. Osman, bu zamansız girişimi yüzünden, askeri ve onunla sıkı bir işbirliğine girişmiş tutucu sınıfı karşısına aldığı için tahtından indirildi ve kısa bir süre sonra katledildi.

1b- Deniz Kuvvetleri

Osmanlı denizciliği, İnebahtı (Lepanto) yenilgisinin etkilerini kısa bir sürede sildi ve yeni bir donanma meydana getirdi. Bu çarpışmanın yankıları o devrin Avrupa ülkelerinde çok geniş oldu ve “Türk'lerin yenilmezlik efsanesine” bir son verdi. Konunun incelenmesinde hem ticaret hem de savaş gemilerimizi incelemek konunun ehemmiyeti bakımından yerinde olacaktır.
XVI. yüzyıl sonunda Akdeniz ülkelerinin gemileri, yeni belirmeye başlayan İngiliz, Fransız ve Hollanda gemileri karşısında teknik ve iş gücü bakımından yetersiz kaldı. Zira, Akdeniz için süratli ve çabuk hareket eden hafif gemiler yeterli idi. Atlantik denizinde seyahat eden hatta daha uzak yerlere gitmesi gereken İngiliz, Hollandalı denizciler için rüzgar ve dalgalara dayanıklı olan gemiler gerekli idi. Bunu süratle başaran ve uzak mesafeden ateş eden gemi topları icat eden İngilizler, dünya donanmasında ayrı bir yer edindi. İspanya Kralının “yenilmez armadasını” bir daha belini doğrultamayacak tarzda yok ettikten sonra Akdeniz de görülmeye başlayan İngiltere'nin aynı tarihte ilk kez Osmanlı Devleti ile siyasal ilişkiler kurduğunu görmekteyiz. Yeni gemi yapımı bütün Akdeniz ülkelerini ve bu arada Osmanlı Devleti'ni yeni bir inşa faaliyeti içine itti. Böylece yeni düzenlemelere girişen Osmanlı Devletinde hem Karadeniz'de Kazakları tepeleme, hem de Akdeniz de korsan gemileriyle uğraşma yanında yeni belirmeye başlayan devletlerle uğraşması gerekiyordu. Gerçi İngiltere ve yukarda adı geçen diğer ülkelerle siyasal ve askeri bir çatışma söz konusu olmamıştır. Fakat daha çetin bir çatışma iktisadi alanlarda bütün şiddeti ile devam etti. Başta Venedikliler olmak üzere diğer Akdeniz ülkeleri bu değişikliğin farkına vardılar. Bununla beraber yeni inşa edilen yelkenli gemilerin çok büyük gövdeleri, Akdeniz devletlerinin ellerindeki eski tip hafif ve süratli gemilerini gölgede bırakıyordu. Başarılı bir koloni siyasetini, şimdi de Akdeniz ticaretini ellerine geçirmekle perçinlemek isteyen İngiltere ve Hollanda kısa bir zaman içinde Osmanlı devleti ile dost oldular ve bunun meyvelerini elde ettikleri ayrıcalıklarla pekiştirdiler. Birer dostluk havası içinde hazırlanan ve karşılıklı çıkarlarla saygıya dayanan bu dostluklar aslında yeni iktisat kurallarını da beraber getiriyordu. Zira bu dev yapılı gemilerin sahipleri kendilerinden çok emin bir tarzda istedikleri ham maddeleri rahatlıkla topluyor ve aynı rahatlıkla işlenmiş mamulleri Şark pazarlarına sürüyorlardı. Şimdi Türk modasında Venedik kumaşlarından sonra “Londra Çuhaları” da gözde bir mevkie erişmişti. Türk gemi tekniği bu gelişmeleri takip edemedi. Bunda Fatih Sultan Mehmet'ten sonra gelenlerin Fatihin deniz politikalarını devam ettiremeyerek Osmanlıyı bir karar devleti haline getirmeleri de son derece önemlidir. Eldeki eskimiş tersaneler sadece eski tekniklerle gemiler inşa etmeye müsaitti. Bu eski teknikle yapılan gemilerde büyük okyanuslara dayanaklı değildi. Yeni gemilerin geliştirilmesinde iki Atlantik ülkesine ayak uyduramayan Akdeniz devletleri ve Osmanlı, her ne kadar bunlardan aldıkları yüksek gümrük vergileri dolayısı ile sempati duysalar da yüksek miktarda ham maddeyi götürmelerinden rahatsız olup çeşitli ambargolar koydular. Fakat yinede mal ithalatına ve ihracatına engel olamadılar. Osmanlı liman şehirlerinin büyük bir ticari canlılığa kavuşması ve Beyrut ile Sayda gibi Suriye sahillerindeki limanların gelişmesi karşısında Ege denizinde İzmir ve Kuşadası limanlarının bu yüzyıldaki gelişmeleri dikkat çeker.
Her ne kadar Osmanlı denizciliği için bir çok çaba ve hazineden para sarf edilmişse de bu sadece Akdeniz'le sınırlı kalmıştır. Devlet gemicilikte giriştiği düzenlemelerle oldukça büyük bir şekilde para sıkıntısına düşmüştür. Bunda Akdeniz'de türeyen korsanlara karşı girişilen savaşında büyük katkısı vardır.

2- HOTİN SEFERİ SIRASINDAKİ OLAYLAR

II. Osman'ın Yeniçeri ocağını kapatma düşüncesini Hotin seferi sırasında benimsemiş olduğu tarihçiler tarafından ileri sürülmektedir. Gerçekten de, bir önceki bölümde değindiğimiz üzere, uzun zamandır devam etmekte olan askeri alandaki düzensizlik Hotin seferinde bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.
II. Osman'a karşı yapılan suçlamalar arasında en önemlilerden biriside askerin mevcudunu saptamak üzere yoklama ile, başkentte gördüğü askeri disiplinsizlik üzerine bazı önlemlere başvurmasıdır. Hotin seferi sırasında padişahı askeri yoklama yapmağa teşvik ve ikna eden kişinin Dilaver Paşa olduğu akla gelmektedir. Yıllarca devlet hizmetinin her kademesinde görev yaptıktan sonra Sadrazamlığa kadar yükselen bu zatın, düzensizliği görerek sıkı bir kontrol yapılmasına gerek gördüğü anlaşılıyor. Zira uzun süre İran'a karşı girişilen harplere de katılmış olan Dilaver Paşa'nın, doğu vilayetlerimizdeki bozukluklara da yakından şahit olması doğaldır. Yazık ki elimizde, tutumu ve fikirlerine ait yeterli belge bulunmamaktadır. Bununla beraber, 18 mayıs 1622 ayaklanmasının daha birinci günü Sadrazam Dilaver Paşa'yı öldürmeleri çok anlamlıdır. II. Osman'ın gözüne girmek ve yükselmek için hediyeler verdiği yolundaki savlar ispata muhtaçtır. Her ne olursa olsun, Dilaver Paşa'nın Hotin seferi sırasında askeri yoklama yapmak ve sefere katılmayanlar hakkında sert tedbirler almak gereğini duyduğuna şüphe edilmez. Resmi kayıtlara göre sayısı 40 000'e ulaşması gereken yeniçeri sayısı, bu rakamın çok altında olmuştur. Ayrıca Hotin seferine çağrılan tımarlı sipahilerin sayısında da önemli bir düşüş görülmüştür. Kayıtların tutarsızlığını öğrenen II. Osman bizzat hazır bulunduğu geçit töreninde askerin mevcudu ile yakından ilgilendi. Sefer Bahşişi adı altında dağıtılan biner akçenin askerin eline geçmesine bizzat nezaret etti. Bir ay sonrada bu kez yarım akçelik hediye (in'am) bahanesi ile yeni bir yoklama yapıldı. Bu girişimler, ilk kez ordunun başında sefere çıkan II. Osman'ın yeniçeriler ile aralarının açılmasına yol açtı. Öte yandan, Hotin seferine katılan Kırım askerlerinin disiplinli davranışları, II. Osman'ın dikkatinden kaçmadı. Kırım askerleri yeni gelişmeye başlayan tehlikelere karşı topraklarını korumak için çok iyi yetiştiriliyordu. Kırım askerleri yanında, Sekbanların vurucu gücü de II. Osman'ın dikkatinden kaçmadı. Bunların özellikle ateşli silahlarda çok başarılı olmaları, Yeniçerilerin prestijini sarstı. Bununla beraber, devlet olanaklarını çok iyi kullanan Yeniçeri ocağı, diğer yardımcı sınıfların desteği ile, gene de esas kuvvet olarak ortada göründü.
Hotin seferine, kazaklar sorununa bir çözüm getirmek, ayrıca Osmanlı askerinin iş görme gücü ve yeteneği hakkında bir kanaat edinmek amacıyla girişilmişti ki, istenen sonuç elde edilmişti. Bu sefer sırasında askerin halini görüp de 6 ekim 1621 tarihinde imzalanan Osmanlı-Lehistan barışından sonra İstanbul'a dönen II. Osman'ın kafasındaki askerlik düzeni ile ilgili olarak bir takım bir takım düşüncelerin olgunlaşmış bulunmasını kabul etmek herhalde yerinde olur. Bununla beraber, II. Osman bu hususta hiç renk vermedi., İstanbul'a dönüşünde zafer şenlikleri ile karşılanmasından ve zamanın şairleri tarafından övülmekten hoşlandığını tahmin edebiliriz. Ama Hotin önünde gerçeği gözleriyle gördükten sonra bu davranışında samimi olduğuna inanmak mümkün değildir. Yine bu günlerde idi ki Sultan Osman'ı ruhen sarsacak bir takım olaylar meydana geldi.
Burada da görmekteyiz ki Hotin seferi II. Osman'a, birike gelen (özellikle askeri alan olmak üzere) bozukluklara karşı mücadeleye başlaması için hem haklılık hem de cesaret sağlamıştır.

Genç Osman, Sultan 2. Osman, Ottoman

II. (Genç) Osman ve Katli

III.BÖLÜM

II.OSMAN'IN AKİBETİ

1. İSTANBUL OLAYLARI

II. Osman, Osmanlı tarihinde ilk katledilen padişahtır. Bilindiği gibi devrin uleması ve askeri sınıfı birleşerek bu genç padişaha karşı bir ayaklanma düzenlediler. Başarı ile yürütülen bir hareketten sonra, Topkapı sarayında çok iyi korunan padişahın özel muhafızları zararsız bir hale getirildi. Ayaklanan zümrenin isteklerine karşı koymaya kalkışan II. Osman hiçbir sonuç alamadı. Önce tahtından indirildi sonrada Yedikule'de tecrit edildi. Hayatta kalması zararlı görüldüğü için kısa bir süre sonra da katledildi.
Bu olayı zamanımıza intikal ettiren kaynaklar ve daha sonra II. Osman devrini inceleyenler 18 mayıs 1622 günü askerlerin birden bire toplandığı, peşlerine devrin ulemasını da takıp saraya yürüdüklerini ve birkaç kişinin tasfiyesini istemekle işe başladıklarını bildirirler. Ama bütün kaynaklar böyle büyük bir olayın baş tertipçilerinin kim olduğunu söylemezler. Halbuki Osmanlı tarihinde benzeri görünen Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa gibi olayların tertipçileri bellidir. Bir Osmanlı padişahının tahtan indirilmesi için girişilen tertiplerin birkaç saat veya birkaç gün içinde hazırlanıp uygulanılması imkansızdır. Fatih Sultan Mehmed'in iki kez Çandarlı Halil Paşa ve oğlu II. Bayezid'ın de I. Selim tarafından tahtan uzaklaştırılmaları uzun çabalar ve saray entrikaları sonunda ve hatta silah zoru ile gerçekleştirilmiştir. Yine I. Ahmed'in ölümünden sonra II. Osman'ın tahta çıkmasına engel olunması da karanlıkta kalmağa mahkum bir saray entrikası sonucu başarıya ulaşmıştır. Yukarıda veraset bahsinde değindiğimiz gibi, akla gelebilecek düşünce, tahtın I. Mustafa'ya teslim edilmesiyle, belki tam olgunluk yaşına ermemiş II. Osman'ın bir süre tahtan uzak tutulmak istenmesiydi. Fakat I. Mustafa da, devamlı olarak sinir hastalığı müşahede edilen ve bir türlü tedavi edilemediği için dış dünya ile ilişkisi tamamen kesilmek suretiyle tekrar hücre hayatına konuldu. II. Osman da tahtta bulunduğu sırada devletin bozuk düzenine bir çözüm bulamadı. Kaldı ki o devir için ilk akla gelen, hep askerin düzeltilmesi ve ocağın ilk günlerine tekrar dönmesi idi. Ancak böyle bir ihtimalin gerçekleşmesinin olanak dışı olduğu önce İran harplerinde, sonrada Hotin seferinde iyice anlaşılmıştı. Yeniçeri ve Sipahilerinde bu durumu iyice fark etmeleri, çözümü zor bir bunalım ortaya çıkartmıştı. Padişah ve ordu şimdi birbirine destek değil, aksine aralarında anlaşma olanağı kalmamış iki düşman cephe idi. O kadar ki iki taraftan birinin diğerini ortadan kaldırması gerekiyordu. Yeniçeri ve Sipahi taifesinin bu konudaki hazırlıklarına dair herhangi bir kaynak olmamasına karşın, bunlarda içten içe hazırlanan bir tertip olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz kanaatindeyiz. Kaynağa dayanan inandırıcı tek kayıt ise II. Osman'ın Anadolu'ya Eski Yusuf adında birisine gönderdiği ve hemen arkasından da Anadolu seferine çıkacağı, hedef olarak da Suriye'deki asilere karşı çarpışacağı, sonra da İslam'ın beş şartından biri olan “Hac farizasını” yerine getireceği idi. Genç padişahın bu girişimde bulunduğu bir sırada, hareket anını bekleyen Yeniçeri ve Sipahiler dönüşü olmayan bir yola sapıp padişahlarına karşı isyan bayrağını açtılar. Olayların bundan sonraki gelişimini elimizde bulunan kaynaklardaki sıraya göre izlemeyi uygun bulduk.
İstanbul olayları, II. Osman'ın Üsküdar tarafına geçmek istediği sırada meydana patlak verdi. Orduların geçtikleri yerlerde süratle iaşe ihtiyaçlarını karşılamak, askerin sıkıntı çekmemesi ve istediği zaman elindeki para ile ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çok önceden hazırlıklara başlandığı bilinmektedir. II. Osman'ın Üsküdar tarafında “Otağ”ını hazırlattıktan sonra nereye gideceğine dair rivayetler halk arasında süratle yayılmıştır. Suriye veya Bağdat'a gidip asileri bastıracağı ve hemen ardından Hac vazifesini yerine getireceği üzerinde birleşirler. II. Osman her türlü hazırlığını tamamladıktan sonra Üsküdar üzerine geçmek isterken, acaba kim ona destek olmaktaydı? Bu soruya yanıt olarak iki kişiyi ileri sürebiliriz. Birisi çok güvendiği ve kendisine yakın hissettiği Sadrazam Dilaver Paşa idi. İkincisi de, eniştesi olan Hafız Ahmet Paşa'dır. Diyarbekir gibi uzakta bulunan ve Bağdat'ta baş gösteren Bekir Subaşı olayına yakından tanık olan Hafız Ahmet Paşa devletin bu badireyi atlatmasını isteyenler arasındaydı. Kaldı ki IV. Murad'ın dirayetli devlet yönetimi sırasında Hafız Ahmet Paşa'nın, talihsiz bir ölümle biten hayatına karşın, devlete yeterince hizmet ettiği tarihçiler arasında kabul gören bir olgudur. II. Osman'ın kız kardeşi ile evlenip saraya da yakınlaşmış olması, paşanın padişahla gizlice haberleşmesini sağlamış olabilir.
Olayın bu anında Peçevi'nin verdiği bilgiler önemlidir. Zira Başdefterdar Mehmed Paşa'nın yanında iken II. Osman'ın Üsküdar'a geçtiği haberini almış ve bir hazırlığa giriştikleri sırada telaşlarının Müneccimbaşı Mehmet Efendi tarafından kahkahalarla karşılandığını görmüştü. Düştüğü şüphe üzerine Peçevi Mehmet Efendi bu gülüşün sebebini sordu. Fakat aldığı cevap tatmin edici olmadı. Çünkü müneccimbaşı II. Osman'ın başına bir felaket geleceğini söylemiş, daha ileri gitmemişti. Sonradan Peçevi işin esasını öğrenmek istese de yanıt alamamıştı.
II. Osman'a karşı girişilen ayaklanma, saray içindeki hazırlıkların tamamlanması ve son kalan eşyaların alınması için baştardelerin Topkapı Sarayı'na yanaşmasından sonra başladı. Anlaşıldığında göre genç padişah Anadolu içlerine geçmeye kesin karar vermişti. Hedef neresi olursa olsun, İstanbul'u bir an evvel terk etmek arzusu kuvvetlenmişti. Belki bu kez babası I. Ahmet'in Bursa'ya yaptığı gezi tarzındaki bir girişim değildi. Ancak haberin Yeniçeriler arasında yayılması, menfaatleri zedelenecek zümrelerin de karşı tedbirler almasına yol açtı. Bununla beraber bu zümreyi harekete geçirenin kim olduğuna dair kesin bir bilgi bulunamamıştır. Yapılan ilk hazırlıklar sırasında asilerin ellerinde silah bile yoktu. İlk tedbir olarak II. Osman'ı devlet merkezinden uzaklaşmamaya ve kendisini yanlış yola sürükleyenleri işbaşından uzaklaştırmaya davet ettiler. Bunu isteklerini padişaha ulaştırmak için devrin ulemasını görevlendirdiler.
Devrin uleması da II. Osman'a karşı kırgın idi. Zira, devletin mali durumunu düzeltmek, gelirlerini çoğaltmak için, ulemaya tahsis edilen arpalıklar kesilmişti. Maddi durumları sarsılan bu zümre yanı sıra, devrin namlı fikir adamlarından ve büyük nüfus sahibi Aziz Mahmud Hüdayi de darıltıldı. Gerek halk arasında gerekse sarayda büyük etkisi olan böyle bir zat-ı muhteremin darıltılması II. Osman'ın belli başlı hatalarından biridir. Böylece girişimin hemen başında II. Osman ve destekçileri büyük bir güçten yoksun kaldılar. Görülüyor ki, Osmanlı Tarihinin ilk cüretkar girişimcileri sayılan II. Osman ve adamları taraftar kazanmak bakımından pek de başarılı olamamışlardır.
Bir diğer nede ise Hoca Ömer Efendi'nin II. Osman üzerindeki büyük etkisidir diyebiliriz. Bu etki öyle bir hal almıştı ki, II. Osman artık Şeyhülislam ve de Kadıasker fetvasını bile dinlemiyor, hocasının sözünden neredeyse çıkmıyordu. Girişimlerin meşruluğu hakkında hocası Ömer Efendi'ye tabi bir duruma gelmişti. Kardeşi Şehzade Mehmet'in öldürülmesinde de Şeyhülislam'dan değil kadıaskerden fetva almış, bir geleneğin bozulmasını sağlamıştır. Bu da aydınlar arasında hoş karşılanmamıştır. Bu tür olaylar kırgınlığa yol açmaktaydı. Çünkü II. Osman'ın bu hareketi ilmiye sınıfının otoritesini sarsmıştı. II. Osman hem maddi olanaklarını kestiği hem de otoritelerini kırdığı ulema sınıfının yerine kendisine bir fikir gücü oluşturamamıştı. Zira isyanın başladığı ilk anda asiler yanlarına ulamayı da almış bulunuyorlardı.
Tekrar olayın gelişimini izleyelim: Başında da belirttiğimiz gibi olayda bir müşevvik ve muharrik görülmemektedir. Gerçi II. Osman'ın öldürülmesinde Davud Paşa önemli bir oynamıştı. Fakat asker ve ulemayı o gün Et Meydanında toplayan ve topluca At Meydanına götüren kuvvet ne idi? Ulaşabildiğimiz kaynaklardan hiç birinde bu konuda bir isme rastlayamadık. Bununla beraber II. Osman'ı tahttan indirmeye ve etrafındakileri devlet hizmetinden uzaklaştırmaya asker, ulema ve hatta esnaf arasında ortaklaşa bir istek olduğunu söyleyebiliriz.
Saray içinde bu isyandan haberdar olanların ne gibi bir önlem aldığını bilememekteyiz. Fakat Topkapı Sarayı'nın çok iyi korunduğu teşkilat tarihçilerince bilinen bir konudur. Asilerin Et meydanında toplandıktan sonra Sultanahmet'teki At meydanına yaklaştıkları kolayca haber verilebilir. Bu anda istenen her türlü hazırlık için yeterince zaman vardı. Nitekim sarayı korumakla görevli çavuşların başı Hacızade yürümekte bulunan topluluğun üzerine taş attırmıştır. Olaya karışanlarda herhangi bir ateşli silah bulunmuyordu. Bu da olayın herhangi bir öldürme niyeti taşımadığını kanıtlamaktadır. İsteklerin en başında II. Osman'ın yapmayı tasarladığı Anadolu ve Mekke seyahatinden vazgeçmesi, onu bu yola teşvik eden Dilaver Paşa, Hoca Ömer Efendi ve kızlar ağası Süleyman Ağa'nın görevlerinden azledilmeleri geliyordu.
Asiler bu isteklerini ilettikten sonra ertesi gün (19 Mayıs 1622) tekrar buluşmak üzere (fakat bu kez silahlı olarak) dağıldılar. Asiler ertesi gün tekrar toplanıp isteklerini tekrarladılar. Olumsuz cevap gelince de Hoca Ömer ve Sadrazam Dilaver Paşa'nın evine yöneldiler. Hoca Ömer saklanarak canını kurtardı. Dilaver Paşa evini iyi koruyan adamları sayesinde tehlikeyi atlattı. Olayların bu aşamasında dikkati çeken yönleri sıralayacak olursak:

1- Esnaf sınıfı askerle beraberdir. Artan pahalılık ve paranın istikrarsızlığından dolayı şaşkına dönen küçük esnaf ve sanatçıların olaylar dışında kalması elbette beklenemez. Askeri sınıfın yanında, yer alması da, onun kendi halinde ve devlet yöneticilerinden memnun bulunmamasına bağlanabilir. Bu durumda, II. Osman yönetimindeki devlet idaresinin bu sınıfı da yanına çekemediği, üstelik ayrı bir rakip sınıf yarattığı ortaya çıkıyor.
2- Yeniçeri ağası ve hatta bölük zabitleri isyanın aleyhindedirler. Israrla askerleri bu hareketten vazgeçirmeye çabalamaktadırlar. Fakat hiçbir sonuç alamadılar.bu makamda bulunanlar devletten oldukça iyi bir maaş aldıklarından, yerlerinden tedirgin olmayı pek arzulamazlar. Kendilerini bu makama getiren padişah ve diğer devlet büyüklerine karşı kanuna aykırı davranışların hem görev hem de menfaat bakımından aykırı olacağından, komutanların olayları önlemek için giriştikleri çaba, Yeniçeri ve Sipahilerin ısrarları karşısında etkisiz kaldı.
Olayların umulmayan bir gelişme göstermesi üzerine Şeyhülislam Esat Efendi, bütün nüfuzunu kullanarak II. Osman'a padişahların Hac yapmasının farz olmadığını bildiren bir fetva yolladı. Fakat II. Osman hatalarına bir yenisini daha ekleyerek, kendisine yollanan bu fetvayı yırttı. Belki bir an için II. Osman'ın şahsiyet sahibi ve istediğini muhakkak yerine getiren bir genç hüviyetinde olduğu zannedilir. Fakat olayların akışı tamamen aleyhinde oldu. Asiler tekrar üç kişinin azledilmesini ve Dilaver Paşanın idamını istediler ve bu arada Hac fikrinden vazgeçmesinde ısrar ettiler. Osman bu isteklere karşı Divan toplantısı gününün beklenmesini ileri sürdü. Fakat asiler bir kez isteklerini ihsas ettikten sonra artık vakit kaybetmeye pek niyetli görünmüyorlardı. Demek ki artık iki tarafında anlaşmasına en ufak bir olanak kalmamıştı. Ancak kuvvetli olan isteklerini yürütebilecekti.
Dilaver Paşa asilerin bu tutumu karşısında selameti Aziz Mahmud Hüdayi'nin dergahına sığınmakta ardı . Bir fırsatını bulup Üsküdar'a geçti ve şeyhin yanına gidip ondan yardım diledi. Sadrazamın bu telaşlı hali ve padişahın yanından kaçması şeyhin üzerinde kötü bir etki yapmıştı. Padişahını yalnız bırakması II. Osman ve taraftarları arasında hiç de olumlu bir hava yaratmadı. Aksine asiler yeni silahlar edindiler. Bu arada bostancılar sarayı savunmak üzere harekete geçtiler. Cephanelikten önemli miktarda silah ve sair malzeme çıkardılar. Buna ilaveten surlar üzerine de top çıkarmaya giriştiler. Fakat disiplinsizlik ve malzemelerin yetiştirilmesindeki atalet yüzünden asilerin saray içine girmesine engel olamadılar. II. Osman ve taraftarlarının esas yenilgisi bu zaman başladı. Zira asileri dağıtmaktan öte kendilerini kurtarmaya bile fırsatları kalmamıştı. Bostancıbaşı isyanı hafife alıp sadece Dilaver Paşa'nın asilere verilmesiyle bu işin biteceğini sanmıştı. Bir kayığa atlayarak Üsküdar'a geçti ve Dilaver Paşa'yı kısa zamanda saraya getirdi. Bu sırada isyanı duyan donanma da surlara yanaşıp şehrin içine yayılmaya başlamıştı. Bostancıbaşının bu halde Dilaver paşayı getirebilmesi takdire şayan bir başarıdır. Fakat isyanın yatıştırılması için yeterli bir tedbir olamamıştır. Çünkü bu arada harekete geçme zamanının geldiğine inanan Yeniçeriler silahlarını pusatlarını çekmişler ve Sipahileri de arkalarına alarak sarayın kapılarını açtırmışlardır. Kapıcıların buna nasıl izin verdikleri ve surlar üzerine konmuş topların niçin ateşlenmediğine dair bir habere rastlamamaktayız. Herhalde bunun nedeni kardeş kanı dökmek istenilmemesi olabilir. İçeri giren asiler kendi aralarındaki silahsızlara silah sağlamak için odunluğa gidip ellerine odun vermişlerdir ve doğruca ikinci kapının önüne yürümüşlerdir. İkinci kapının önüne geldikleri zaman hemen bölük düzenine girip gülbank okumaya başladılar. Bu faslı bitirdikten sonra tehlike gelmesi muhtemel yerleri kontrol altına aldılar. Daha sonra Kubbealtı ve mutfak taraflarını sararak arz odası taraflarına yöneldiler. II. Osman asilerin bu tutumuna karşı lafla mukabele yoluna girişti. Bizim buradan çıkardığımız asilere karşı güçlü bir tedbir alınmadığı ve asilerin istedikleri tarafa rahatça yöneldikleri yönündedir. Bostancılar ellerine daha önce verilmiş silahları, emir alacakları birini henüz bulamadıkları için kullanmakta tereddüt ediyorlardı. Sadrazamın can derdine düşmesi ve ortadan kaybolması, dirayetli vezir ve sair yöneticilerin zamanında tayin edilmemiş olunması şimdi asilere karşı yürütülmek istenen mücadeleyi etkisiz bırakıyordu. Çaresizlik içinde kıvranan II. Osman asilere karşı taviz vermekle mevkiini kurtarmak istedi. Büyük sofa tabir edilen yerde sedef bir tahtta oturmakta olan II. Osman asilere, niyetinin hacca gitmek değil, avlanmak veya sonrada bir düşman ülkesine olduğunu söyledi. Fakat bu inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Onu içinde bulunduğu çıkmazdan ancak bir mucize veya çok yetenekli bir adam kurtarabilirdi. Halbuki şimdi en yakın adamı Dilaver Paşanın azlini asiler elde ettikleri bir Hattı Humayun'la elde etmişlerdi. Böylece ilk isteklerine kavuşan asiler silahhaneye gidip istedikleri kadar silah edindikten sonra Arz Odası'na yaklaştılar. Burada şeyh Ömer Efendi asileri yatıştırmak için azil fermanını bir kez daha okudu. Bu sırada Kızlarağası Süleyman Ağa yakalandı ve hakaret dolu sözlerle asilerin yanına getirildi. Bir fırsatını bulan Süleyman Ağa, II. Osman'ın yanına sığındı. Ancak sultan bu sırada Süleyman Ağayı ileri gelenlerin telkinlerine rağmen teslim etmeyerek büyük bir fırsatı kaçırmış oldu. II. Osman hala kalabalığı ciddiye almıyor silahla karşı konulmasını istiyordu. Halbuki sarayı korumakla görevli bostancılar kapıyı koruyamadıkları gibi silahları da asilere kaptırmışlardı. Yeniçeri ve bölük ağaları da hala disiplini sağlayamadıkları görülüyordu. Tam bir kararsızlık ve idaresizliğin kol gezdiği Topkapı Sarayı'nın surları içinde asiler istedikleri yerlere kolayca girebiliyorlar hatta cüretlerini daha da artırıp harem tarafına bile yaklaşıyorlardı. Harem ağaları II. Osman'ı çadır köşküne kaçırdılar. Ortalığı yatıştırmak için aklı başında vezirler ulema ve bostancıbaşıyıda çağırıp bir sonuca varmak isteseler de olumlu bir karar alamadılar. Harem tarafına yaklaşan asiler eski padişah I. Mustafa'nın saklı bulunduğu yeri saptadılar. “Mustafa'yı isteriz” sesleri bütün sarayda yankılanmıştır. Asiler hazırlıklı olmamalarına rağmen birbirlerine kenetlenip dama çıktılar ve perdelerden yaptıkları iplerle aşağıya indiler. Bu esnada kendilerine ok atmaya kalkışan harem ağalarını da öldürmekten çekinmediler. I. Mustafa'nın ortaya çıkarılmasıyla ve hemen orada asilerin ona biat edip padişahım demeleriyle Osmanlı Tarihinde bir ilk gerçekleşti. Tahtta bir padişah varken başka biri padişah ilan edilmişti. Olayların bu şekilde gelişmesiyle asilerin isyanlarının I. Mustafa'yı tahtta çıkarmak için gerçekleştirdiği görüşünü ortaya çıkarmıştır. Fakat isyanın gelişimine baktığımızda asilerin asıl amaçlarının bu olmadığı anlaşılmaktadır. Zira isyanın ilk anlarında asiler padişah değişikliği gibi bir söylemde bulunmamışlardır. II. Osman'ın istekleri yerine getirmemesi ve asilerin zamanla gücü ellerine geçirmesi ve kendileri için II. Osman'ın bir tehdit haline gelmesi üzerine I. Mustafa'ya ulaşınca kendiliğinden oluşan bir hadise ile karşı karşıya kalınmıştır. I. Mustafa'nın ilk isteği iktidar değil bir bardak su olmuştur.
Asiler şimdi I. Mustafa'yı II. Osman'a karşı bir koz olarak kullanabilirlerdi. Zira hanedan içinde yetişkin başka kimse yoktu. Tahtta geçmesi için I. Mustafa'nın ikna edilmesi ve bu arada yeni gelişmelerin yatıştırılması gerekiyordu. Olayın bu evresinde II. Osman çok geç kaldığı bir işe girişerek asilerin istedikleri kişileri teslim etmeyi kabul etti.azil işleminde tereddüde düşmesi ve kesin bir karar verememesi, aleyhine gelişen olayların önü alınmaz bir sel halinde yayılmasına neden oldu. Asiler teslim aldıkları Dilaver Paşa ve Süleyman Ağayı öldürdükten sonra II. Osman'ın “İşte istediklerinizi aldınız” tarzındaki davranışını reddetmişlerdir. Buda yetmezmiş gibi I. Mustafa'ya biat etmeye başladılar. Bu durumda Osmanlı Taht'ına iki kişi birden aynı anda geçmiş bulunmaktaydı. Dolayısıyla birinin tasfiye edilmesi gerekiyordu. Bu durumda hak, hukuk ve gelenekten ziyade kuvvet kendisini gösterdi. II. Osman günlerdir sürdürdüğü kararsızlık yüzünden elindeki iktidarı göz göre göre kaybetmişti.
Asiler Topkapı Sarayında istediklerini elde ettikten sonra I. Mustafa'yı korumaya karar verdiler ve hatta II. Osman'ın bostancılar ve iç halkı ile birlikte bir baskın yapacağı haberini alınca sıkı güvenlik tedbirleri almışlardı. Saray içindeki girişimlerine ek olarak, defterdar Baki Paşa, Hoca Ömer Efendi ve yeni atanan yeniçeri Ağası Kara Ali'nin evlerini yağmalamışlardı.
I. Mustafa'nın eski saraya götürülmesi II. Osman'ı zor durumda bıraktı. Şimdi esas kuvvet kimde idi? I. Mustafa2nın eski saraydan alınıp orta camiye getirilmesi haberini alınca çok kızdı gerçi halen kendisi resmen ve hukuken Osmanlı padişahı sıfatını taşıyordu. Bu durumda II. Osman beklenmeyen bir harekette bulundu. Taraftarlarını alıp eski başkent Bursa'ya geçmek ve orada kul toplamak istiyordu. II. Osman I. Mustafa'nın rüşvetle ulema ve sipahi taifesini yanına çektiğini ve bu taifelerin asilerle işbirliği içerisinde olduğunu anlayabilmişti. Kaçması imkansız olan II. Osman yeni sadrazam Hüseyin Paşanın teklifi ile kendine taraftar toplayabilmek için yeniçeri kışlasına gitmeye karar verdi. Maksat kendileri tarafından hazırlanan para ve değerli eşyayı yeniçerilere kabul ettirmekti. Bu planın ilk aşaması başarılı oldu. Orta camide bulunan yeniçeri ağası II. Osman'ın geldiğini öğrenince büyük bir hürmetle karşıladı ve hep beraber durum muhakemesi yaptılar. II. Osman'ın teklifi şunlardı:
1- Ellişer filori ve inam ve mor çuhalar yeniçeri ve sipahilere onar akçe terakki ve inam verilecek,
2- Sultan Mustafa tekrar saraya götürülecek.
Yeniçeri Ağası teklifleri dinledikten sonra Odabaşıları davet etti ve gelen haberi iletti. Haberi gayet sakin dinleyen Odabaşılar durumu askerlere bildirmek üzere Yeniçeri Ağasını Orta camiye getirdiler. Tam camiye girip II. Osman'ı orada olduğunu haber verip bazı teklifler getirdiğini söylemek üzere idi ki, iki gündür beklenen olay patlak verdi Bir sipahi ileri atılarak Yeniçeri Ağası'nı daha fazla konuşmasına mahal bırakmadan yere yıktı. Ağa kılıçlarını çıkaran askerin darbelerine maruz kaldı. Bu tutum II. Osman'a karşı gerçek anlamda bir baş kaldırı idi. Bu kez zayıfta olsa bostancıların koruyuculuğundan yoksun kalan II. Osman tahtını tamamen kaybetti.

2. II. OSMAN'IN ŞEHADETİ

II. Osman bu sırada ağa kapısında bulunuyordu. Gürültüyü duyunca ağa kapısının harem tarafına saklandı. Fakat en sonunda yeri saptandı. Artık II. Osman ‘a karşı bir padişah muamelesi yapılmıyordu. Aksine hiçbir Osmanlı padişahına karşı düşünülmesi bile yakışıksız davranışlar başladı. Üzerindeki elbiseleri parçalandı. Gözü önünde sadrazam Hüseyin Paşa parça parça edildi. En sonunda da bir ata bindirildi. Bu kez biat merasimi için değil hapse atmak içindi.
Bu sırada iktidar fırsatı kollayan bazı güçler ortaya çıktı. I. Mustafa'nın kendi başına bir girişimde bulunması beklenemezdi. Annesi bu tarihi fırsatı çok iyi değerlendirdi. Damadı Kara Davut Paşa'nın iktidar hırsını da çok iyi istismar eden ve valide sultan olma hülyasına sahip bu kadın oğlunun haksız yere tahtından indirildiği savıyla ortaya çıktı. Lidersiz bulunan yeni çeriler üzerinde büyük bir nüfuza sahip oldu. Koruyucusuz kalan II. Osman Yedikule zindanlarına götürüldü. Aynı anda da I. Mustafa saraya götürülerek biat merasimi yapıldı. Böylece üç gün süren anarşi sona erdi ve Osmanlı tahtı I. Mustafa'ya kaldı. Genç padişahın varlığını tehlikeli gören Davud Paşa fazla vakit kaybetmeden adamlarını göndererek genç padişahı boğdurttu.
Yedikule zindanlarında on iki bostancı ve Davut Paşa II. Osman'ı katletmek üzere hazır bulundular. II. Osman üzerine hamle eden üç kişiyi öldürdü. Bunun üzerine II. Osman'ın üzerine uzaktan kement attılar. Bunda da muvaffak olamayınca bir kişi genç sultan diğerleri ile uğraşırken arkadan yaklaşarak sağ omzuna baltayla vurdu. Bilindiği üzere hanedan üyelerinin öldürülmesi sırasında kan akıtılması caiz değildi. Fakat gözünü iktidar hırsı bürüyen Davut Paşa temayüllerin dışına çıkmakta bir mahsur görmemişti. Daha fazla mukabele edemeyen Genç Osman boynuna geçirilen bir iple boğularak öldürüldü. Davut Paşa II. Osman'ın bir kulağını kesip I. Mustafa'nın annesine götürmüştür.
Cesedi saraya getirilerek gerekli hazırlıklar yapılarak Şeyhülislam Yahya Efendi tarafından cenaze namazı kılındı. Babası I. Ahmet'in türbesine gömüldü. Böylece tekrar tahtta çıkma olasılığı ortadan kaldırıldı.

SONUÇ

Sonuç olarak yapmış olduğumuz araştırmalar bize göstermiş ki Sultan II. Osman olayında genç padişahın yapmak istediği yenilikler, hem kendi acemiliği hem de zamanın ve şartların bu yeniliklerin birdenbire yapılmasına olanak sağlamaması dolayısıyla başarısız olmuştur. Özellikle güç merkezlerinin hemen hemen hepsini kırarak karşısına alması, halkın desteğini sağlayamaması bunda çok büyük bir etkendir. Bu olayda göstermiştir ki; kötü gidişata bir dur demeye çalışan herkesin kendisine yakın bir güç merkezi bulması veya oluşturması gerekmektedir. Sultan II. Osman sadece padişahlık payesinin, yapmak istedikleri için yeterli bir dayanak noktası olduğu düşünmüş ve üç günlük bir isyandan sonra hayatını dahi kaybederek yanıldığını anlamıştır. Devlet-i Ali Osmaniye her zaman içten ve dıştan saldırılara maruz kalmıştır. İçteki bu saldırıların en tehlikelisi hanedan üyelerinden birini kullanarak iktidarı ellerine geçirmek isteyen kapı halkı olmuştur. Uzun yıllar kapalı bir ortamda hapis hayatı yaşayan Sultan I. Mustafa, validesi tarafından iktidarın bir anahtarı olarak kullanılmış ve validesinin bu mücadelesinde Davud Paşa elinden gelen her türlü yardımı yapmıştır. Araştırmalarımız bize göstermiştir ki, her ne kadar isyanın başlamasında bu şahısların büyük bir etkisi olmasa da, II. Osman'ın katilleri bu kimselerdir.
II. Osman'ın bu hareketi kendinden sonra gelen başta III. Selim olmak üzere, ıslahat yapmak isteyen birçok padişaha örnek olmuştur. İlk ıslahat hareketi diyebileceğimiz bu teşebbüs Devlet-i Aliye'nin içten içe yıkıldığının göstergesi olarak tarihe geçmiştir. Bu olayın günümüz devlet yöneticilerine örnek olmasını ummaktayız.
YUNUS ZENGİN KÖFTECİ

Kaynaklar

[1] AKDAĞ, Mustafa, Celali Fetreti, DTCF Dergisi, XVI/1-2, (1958), s.53-107
[2] ---------------------, “Genel Çizgileriyle XVII. Yüzyıl Türkiye tarihi”, DTCF, Tarih Araştırmaları Dergisi, IV/d-7 (1966), s. 201-247
[3] ---------------------, Türk Halkının Dirlik Ve Düzenlik Kavgası, Ankara 1975
[4] AKTEPE, M. Münir, “Esad Efendi”, İslam Ansiklopedisi, c. IV, sayfa 97-101
[5] ---------------------, “Mustafa I” (1591-1639), İslam Ansiklopedisi, c. VIII, sayfa 213-215
[6] ---------------------, “XVIII. Asrın İlk Yarısında İstanbul'un Nüfus Meselesine Dair Bazı Vesikalar”, AÜEF Tarih Dergisi, c. 13, 1958
[7] ---------------------, “Taşköprüzade Kemaleddin Mehmet Efendi”, İslam Ansiklopedisi, XII/1 s.44
[8] CEVAD, Ali, Abaza Mehmet Paşa, İstanbul 1913
[9] ---------------------, Hicri II. Asırda İstanbul Hayatı, 1592-1689, İstanbul 1931
[10] ---------------------, Kadınlar Saltanatı, İstanbul 1332
[11] ---------------------, Tarih Sahifeleri, İstanbul 1331
[12] ALTINDAĞ, Şinasi, Osman II, İslam ansiklopedisi, IX s. 443-448
[13] ANIT, Ali Kadri, Genç Osman II. Sultan Osman Faciası, İst. 1947
[14] --------------------, Türkiyede Din Ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi, Cumhuriyet'in 50 Yılı Semineri, s. 47-49, Ankara 1975
[15] BARTHOLD, W-M. Fuat Köprülü, İslam Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1940
[16] BAYSUN, Cavid, Ahmet I, İslam Ansiklopedisi, s. 161-164
[17] DANIŞMEND, İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. III, İstanbul 1972
[18] --------------------, Osman, İkinci Genç (Osmanlı Tarihinde İlk İnkilap Teşebbüsü Ve Teceddüd Tarihimizin Başlangıcı), Aylık Ansiklopedi, c. IV, 1948
[19] AYKUT, Nezihi, Davut Paşa, İslam Ansiklopedisi, c. III, İstanbul 1994, s. 498
[20] KÖMÜRCÜYAN, Eramya Çelebi, İstanbul Tarihi XVII. Asırda İstanbul, İstanbul 1952
[21] -------------------, Evliya Çelebi Seyehatnamesi, Sadeleştiren Ahmet Cevdet
[22] BİLGE, Rifat, XVII. Asırda Osmanlı Devletinde Islahat İhtiyaçları Ve Temayülleri Ve Katip Çelebi,Katip Çelebi Hayatı ...., S. 197-218
[23] GÖKYAY, Orhan Şaik, II. Sultan Osman'ın Şehadeti, Atsız Armağanı, İstanbul 1976
[24] GÜLŞEN, Mehmet, Hazreti Üftade Aziz Mahmut Hüdai, İstanbul 1953
[25] HAMMER, J., Devleti Osmaniye Tarihi, c. 8, İstanbul 1333, mütercimi Mehmet Ata
[26] --------------------, Osmanlı Padişahı, AÜSBF Dergisi, XIII/4, 1958
[27] İZ, Fahir, Hüseyin Tuği, Vaka-i Sultan Osman Han, Türk Dili Araştırmaları yıllığı, Belleten 1967
[28] GÖKYAY, Orhan Şaik, Kul Deveci Ve İbrahim Hicri Onbirinci Asır Saz Şairlerinden, Hayat Mecmuası, c. III, sayfa17-21
[29] --------------------, XVII. Asır Saz Şairlerinden Kayıkçı Kul Mustafa Ve Genç Osman Hikayesi, İstanbul 1930
[30] LEWİS, Bernard, Modern Türkiye'nin Doğuşu, TTK, Ankara 2000
[31] MUMCU, Ahmet, Osmanlı Devletinde Siyaseten Katl, Ankara 1985
[32] UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. II, TTK, Ankara 1995
[33] SHOW, Stanford, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, İstanbul 1996
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder