31 Ekim 2014 Cuma

Alman Diktatörü Adolf Hitler'in Hayatı


Adolf Hitler

Alman Diktatörü Adolf Hitler'in Hayatı

Gençliği

Okul yılları başarısızlık ve tembellikle geçtiğinden orta tahsilini tamamlayamamıştır. Hitler, “Mein Kampf / Kavgam” adlı kitabında bu yıllarını şöyle hatırlıyor: Babama göre bana uygun olan okul, Realschule'ydi. O, benim net ve güzel resimler yaptığımı görüyor, (ama) Avusturya'nın liselerinde bu meseleye çok (da) önem verilmediğini söylüyordu... Aslında o, (Hitler'in Babası) kararını vermişti: Oğlu da kendisi gibi memur olacaktı...

Hayatımda ilk defa 11 yaşımdayken ona karşı çıktım. Babam, tasarladığı planları hayata geçirmek için kararlı ve azimli olsa da, oğlu da beğenmediği bu fikri reddetmekte en az onun kadar inatçıydı. Memur olmak istemiyordum... Usta bir ressam olmalıydım... Realschule'de hiç bir başarı göstermediğim takdirde, babamın beni hayâl ettiğim mutluluğa kavuşmam için serbest bırakacağını zannediyordum... Hoşuma giden ve ilerde ressam olarak faydalanabileceğim dersleri okuyor, hiç ilgimi çekmeyen ve lüzumsuz saydığım dersleri ise kasten okumuyordum... Burada “iyi” ve “güzel” değerlerle birlikte, “kafi” ve hatta “gayri-kafi”değerler de alırdım. En çok başarı kazandığım dersler, tarih ve coğrafyaydı. çok sevdiğim bu iki derste sınıf birincisi bendim... Yaşım ilerledikçe mimarlığa daha yakın bir ilgi duymaya başladım...

Babam vefat ettiğinde on üç yaşındaydım... Annem, eğitimime babamın arzusuna uygun şekildedevam etmeyi karar vermişti, yâni memur olmamı istiyordu. Bense memur olmamak için her zamankinden daha azimli ve kesin olarak kararlıydım… Birdenbire bir kaç hafta çeken ciğer hastalığına tutuldum ve bu olay, bütün aile anlaşmazlığına son koydu. Şöyle ki, doktor, anneme ilerde beni hiç bir zaman bir büroya “hapsetmemesi” gerektiğini söyledi ve Realschule'deki tahsilime en az bir yıl ara vermemi tavsiye etti... Hastalığım kötüye gittiğinden annem, Realschule'den ayrılıp akademiye girmeme izin verdi

Viyana Yılları

Babasının ölümünden bir kaç yıl sonra da annesini (Klara Poelzl) kaybeden Adolf, çocukluktan beri arzu ettiği ressamlık sanatına sahip olmak için tahsilinin ardından Viyana'ya gider. Burada, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul imtihanlarına iki defa katılsa da, başarı kazanamaz. Viyana'da yaşadığı yıllar, Hitler için acı ve sefalet yılları olur. Hitler, “Mein Kampf” adlı kitabında bu konu hakkında şöyle yazıyor: “Bugün bile onun (Viyana'nın) adı bana sıkıntı ile geçen beş yıllık acı hatıralardan başka bir şeyi ifade etmiyor. Bu beş yıl içinde, evvelce işçi olarak işe başladım. O kadar az para kazanıyordum ki, bununla karnımı bile doyuramıyordum. O günlerde her zamankinden daha çok şey öğrenmiştim. Memurluğum ve çok ender durumlarda gittiğim opera ziyaretlerimden başka, aç kalma pahasına aldığım ve açlığımın meyvesi olarak günden güne artan kitaplarımdan başka hiç bir eğlencem yoktu...İşimden artık kalan bütün vaktimi yalnız okumaya ve araştırmaya ayırıyordum. Böylelikle, bu yıllarda (Viyana yıllarında) elde ettiğim bilgilerden bugün böyle yararlanıyorum.”
Hitler, Viyana'da yaşadığı yıllarda Georg fon Schönerer'den ve Karl Lueger'in lideri olduğu Avusturya'nın Hıristiyan Sosyal Partisi'nden etkilenmiştir. Yine bu yıllarda o, Marksizm ideolojisi ve Yahudilere karşı sonsuz nefret hislerine yenilerek katı bir anti-semitizm taraftarı olmuştur. Hitler, “Mein Kampf” eserinde bu hakkında şöyle yazıyor: “...O zamanki düşüncemin sarsılmaz temeli olan genel nazariye ve görüşler, bende o günlerde (Viyana yıllarında) oluştu. O günden beri bu nazariyeye ve görüşlere çok az şey ilave ettim, ama esaslı hiç bir şey değiştirmedim. Aksine bunlara bağlı kaldım”.

Siyasi Hayat

Hitler, 1912'de Münhen'e taşınmıştır. O, I. Dünya Savaşı başladığında gönüllü olarak Alman ordusu sıralarına katılarak Bavar Piyade Alayında onbaşı rütbesi ile bütün savaş müddetinde ön cephede savaşmıştır.
Savaşta iki defa yaralanmış ve gösterdiği kahramanlıklara göre “Demir Haç Nişanı” ile mükafatlandırılmıştır. Savaştan sonra orduda tebliğatçı gibi bolşevizme karşı savaşmak ve Alman milliyetçiliğini yaymakla görevlendirilmiştir. 1919'un sonbaharında, Hitler, ordudaki görevinden ayrılıp A.Dreksler tarafından yeni kurulan “Alman İşçi Partisi”ne (Deutsche Arbeiterpartei, DAP) katılır ve bu partinin tebliğatı ile meşgul olur. Bir yıl sonraysa partinin adı,"Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi" (NSAP) olarak değiştirilir. (Taraftarlarına kısaca "Nazi"ismi verilir.)

Bu partiye kendi gücünü göstermek için kurduğu SA (Sturmabteilung) teşkilatıyla sosyalist ve komünistlerin toplantılarına tecevüzkâr hücumlar ediyordu. Partinin güçlenmesinin sebebini Hitler'de gören yönetim, onu parti liderliğine getirdi. Hitler, lider görevine geldiğinde bazı gazeteler aracılığıyla (Völkischer Beobachter gibi), yaptığı mitinglerle üstüste propaganda faaliyetlerine başladı. Parti yönetimine güçlü kişiler getiren Hitler, bu kişisel kadroyla devlet yönetimini ele geçirmeyi planlıyordu.

Birahane Darbesi ve Mein Kampf

1923'ün Kasım ayında Münhen'deki bir birahânedeki yaptıkları toplantıda mevcut hükümeti devirmek  fikri ortaya atıldı ve ertesi gün bu amaçla başlatılan yürüyüş, polis tarafından dağıtıldı ve parti yöneticileriyle birlikte Hitler de hapsedildi. Landsberk Hapishanesi'nde aktif siyasi faaliyetten mahrum olan Hitler, iki ciltten oluşan “Mein Kampf” (Kavgam) adlı eserini sadık dostu Rudolf Hesse dikte ederek yazdırmıştır. Bu eser, tarihe Alman faşizminin ideoloji ve siyasi programı gibi girmiştir.

İktidara Doğru

Tahliye olduktan sonra Hitler, önceki gücünü yitirmekte olan partisini yeniden ayağa kaldırmak için güçlü ve sağcı bir hükümet kurulmasını arzulayan iş adamlarının maddi desteklerinin de yardımıyla işsiz ve az gelirli Almanların bu partiye katılmasını sağlar. Mevcut hükümetin iç siyasetindeki başarısızlıklarsa, partisinin seçimlerde başarı kazanmasına elverişli şartları yaratır. Şöyle ki, 1930 Eylül seçimlerinde onun partisi 6.407.000 (18,3 %) oy toplar ve parlamentodaki temsilcilerini 12'den 107'ye yükseltir. 1932'nin yazında geçirilen seçimlerde cumhurbaşkanı seçilen I. Dünya Savaşı'nın meşhur kişilerinden Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'tan sonra Hitler, topladığı oylara göre "ikinci adam" olur. 30 Ocak 1933'te Cumhurbaşkanı Hindenburk, Hitler'i şanşölye (başbakan) olarak atar. Hitler, bu göreve geldiğinde ilk iki yılını güç organlarını kendi elinde birleştirmeye çalışır. Şöyle ki, o, bir kaç nazisti, Hermann Goring'i Prusya'nın içişleri bakanı, Wilhelm Frick'i Merkezi hükümetin içişleri bakanı ve dostu Werner fon Blomberg'i savunma bakanı atayarak süretli bir şekilde idareyi kendi eline alır. Bu yıllarda Hitler, parlamentonun faaliyetini durdurur.

Reichstag Yangını

27 Şubat 1933'te kendi adamları tarafından yakılan Reichstag Bina'sının yangınının sorumluluğunu komünistlerin üzerine atar ve hatta bununla ilgili 1933'ün Eylül'ünden Aralığına dek Lypsi'de kondarma mühakime işlemleri geçirilir. 28 Şubat 1933'te faşist hükümetinin teklifi esasında Cumhurbaşkanı Hindenburk “Halkı ve devleti korumak etmek” adlı olağanüstü fermanla Veymar Konstitusiyasının tespit ettiği bütün azadlıkları lağv eder. Ülkede Nazist Partisi'nden başka bütün siyasi partiler kapatılır.

Uzun Bıçaklar Gecesi

1933'ün Mart'ında federativ devletin terkibine katılan Alman topraklarının özerkliği lağv olunur. Bu yıllarda kitlesel hapisler hayata geçirilir. SA'ların ülkedeki faaliyetinden rahatsız olan ordunun desteğini almak isteyen Hitler, 29 Haziran 1934'te SA'ların kurucusu Ernest Röhm, destekçisi Edmund Heinks ve Gregor Strasser, Kurt fon Schleicher ve bazı siyasi rakiplerini öldürtür. Böylelikle, tarihe “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak geçen bu günden sonra ordu komutanları, rahat nefes alır ve Hitler de SA'lardan kurtulmuş olur.

2 Ağustos 1934'te Cumhurbaşkanı Hindenburg'un ölümünden sonra Hitler, bütün hakimiyeti elinde topladı ve ülkede otoriter-faşist diktatörlüğü yarattı. Hitler'in liderliği döneminde Almanya'da SS'ler (Schutz Staffel) ve gizli polis teşkilatı “Gestapo” kuruldu. Bununla da Almanya'da polis devleti şekillendirilmiş oldu. Ekonomide ve Gelişmede yönetimi faşist diktatörlüğü kendi eline aldı. Ülkede sert merkezleşme tatbik olundu. Tasarruf işini tanzim eden Baş Şura kuruldu. Savaş Sanayisi Kompleksinin hızla oluşturulması işlemlerine başlandı. Almanya'nın I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinin sorumluluğu, Yahudilerin üzerine atıldı. 1933'ün yazından itibaren Yahudilere mahsus olan müesseselerin boykot edilmesine başlanıldı. 1935'te Yahudileri Alman vatandaşlığından mahrum eden ve onların devlet organlarında görev yapmalarını yasaklayan bir kaç kanun kabul еdildi. Nurunberk kanunlarıyla Yahudilerin Almanlarla evlenmeleri yasaklandı. Yahudiler, üniversitelerden kovuldular. Onların serbest ticaret ile meşgul olmalarına engeller türeterek gettolarda yaşamağa mecbur ettiler Bütün mülkiyetleri ellerinden alınan Yahudilerin büyük bir kısmı, “SS”lerin yönettiği kıyımla yok edildi. Nasyonalist ideolojisiyle silahlanan “Hitler Gençliği” adlı bir teşkilat kuruldu.
Hitler'in asıl maksadı, “Ari ırk” olarak nitelendirdiği Alman ırkını diğer ırklara hükümran etmekti. Onun “değersiz halkları” esaret altına almak ve kırmak istikametine götüren işgâlcilik programı, Polonya'yı yok etmeyi, İngiltere'yi sıkıştırıp Avrupa kontinentinden çıkarmayı, Fransa'yı işgâl etmeyi, Avrupa'nın doğal servetlerine konmayı, Almanlar'a rahat ve geniş araziler teklif etmek amacıyla doğuya doğru hareket etmeyi, Sovyetler Birliği'ni yok ederek onun topraklarında “yeni hayat sahnesi” oluşturmayı düşünüyordu.

Münih Konferansı

Hitler, I Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan ve Almanya'yı küçük düşürücü bir duruma sokan Versal Antlaşması'nı bozarak yeni bir ordu kurmaya başladı. Bundan sonra Münhen Antlaşması ile müstekil devlet gibi lağv olunan Çekoslovakya nazistler tarafından işgâl olundu. 1939'un Mayıs'ında Hitler ve Mussolini tarafından harbî-siyasi ittifak hakkında “Polad paktı” imzalandı. 23 Ağustos 1939'da Hitler Almanyası, SSCB ile birbirine karşı 10 yıl müddetine saldırmama konusunda mukavele imzaladılar. İngiltere ve Fransa'nın Polonya'ya gerçek yardım etmeyeceğine emin olan Hitler Almanyası, 1 Eylül 1939'da Polonya'ya saldırarak burayı işgâl etti. Aynı yılın Eylül'ünün 3'ündeyse İngiltere ve Fransa, Almanya'ya savaş ilan etti ve bununla da II Dünya savaşı başlamış oldu. Hitler'in birlikleri, 9 Nisan 1940'ta Danimarka, Haziran'ın 10'unda Norveç, aynı yılın Mayıs'ındaysa Hollanda, Belçika ve Fransa üzerine saldırıp bu ülkeleri işgâl etti. Daha sonra nazistler 1940'ın Temmuz'undan sonbaharın sonuna kadar İngiliz şehirlerini bombardıman etti. Hitler Almanyası, 22 Eylül 1940'da İtalya ve Japonya ile üç taraflı harbî-ekonomik ittifak hakkında mukavele imzaldı. 1940'ün Ekim'inde faşistler, Romanya'ya girdiler, daha sonra Macaristan'ı kendilerine tabi ettiler. 18 Aralık 1940'da Hitler tarafından “Barbarossa”adlı gizli plan tasdik edildi ki, bu planda “Yıldırım hızıyla” savaşı kazanmak ve 15 günle 2 Ay arasında SSCB'yi darmadağın etmek düşünülüyordu.

Naziler,1941'in Mart'ında birliklerini Bulgaristan'a gönderdi. Sonuçta Bulgaristan, üçler paktına zorlandı. 1941'in Nisan'ında, Alman ve İtalyan orduları, parçalanmış durumda olan Yugoslavya ve Yunanistan'ı işgâl etti. 22 Haziran 1941'de Hitler Almanyası, saldırma konusundaki mukaveleyi ansızın bozarak, savaş ilan etmeden Sovyetler Birliğine saldırdı. Hitler tarafından onaylanmış “Ost” (“Doğu”) isimli ana planda, SSCB'nin işgâl olunmamış topraklarındaki Slavların yok edilmesi, Sibirya'ya sürgün edilmesi ve Almanlaştırılması düşünülüyordu. 

Savaşın ilk aylarında Kızıl Ordu, hızla ilerleyen nazilerin tazyiki altında bütün cephe boyunca büyük bir insan kaybı ve uğradıkları maddi hasarla geri çekilmeye mecbur oldu. Hitler'in ülkeleri işgâl ederek hızla ilerlemesinden korkuya düşen ülkeler, Hitler karşıtı bir kovaliasyonda birleşmeye başladılar. 1942'nin Ekim'inde İngilizler faşistleri, Kuzey Afrika'da yenilerek Yakın Doğu ülkeleri üzerinde tehlike ortadan kaldırıldı. 1943'te Hitler Almanya'sının Stalinkrad savaşında SSCB'ye yenilmesi, II Dünya savaşının gidişatında tüm Hitler karşıtı kovaliiasyonun leyhiine esaslı bir dönüş yarattı. 1943'te İngilizler, Mussolini'yi yenilgiye uğratarak Kuzey İtalya'yı işgâl ettiler. Böylelikle, Almanya'nın Avrupa'daki esas müttefiki olan İtalya'nın savaşta mağlup olmasıyla harbî-faşist bloğunun dağılmasının esası koyuldu.

Hitler'e Yapılan Suikast Girişimi

Hitler'in siyaseti, Almanya'yı felakete götürdü. Bu şartlarda kimi bazı gruplar, Hitler'e suikast planı hazırlamağa başladılar. Polkovnik Claus fon Stauffenberg, Hitler'in karargahına bombalı bir suikast yapsa da, Hitler bu suikastten hafif yaralanarak kurtuldu. Bu başarısız suikastten sonra artık Hitler'in başı ve elleri esir, hareketlerine ise nezaret etmekte zorluk çekiyordu. 1944'ün sonundan itibaren Hitler, artık deli olmak derecesine varıyordu. Şöyle ki, o, hızlı hızlı kendi kendine konuşuyor, rahat uyuyamıyor, haykırarak hemen uykudan uyanıyordu. (Ayrıntılı bilgi için bknz. "Adolf Hitler'e Yapılan Suikast Girişimi" maddesi.)

İkinci Dünya Savaşı

1945'in başlarında İngiltere ve Fransa batıdan, Sovyetler Birliği ise doğudan Alman topraklarına girmeye başladılar. Yenilgi, Hitler için artık kaçılmazdı. Etrafındakilerin Hitler'e Bavaria'daki güvenliği temin edilmiş yeraltı sığınaklardan birine gitmeyi teklif etmesine rağmen, belki de artık yenildiğini anlayan Hitler, Berlin'i terk etmek istemiyordu. O, diyordu ki, ya düşman Berlin'de mağlup edilecek, ya da kendisi intihar edecektir.

Berlin, bombardıman edildiği zaman Hitler, zorla da olsa yeraltı sığınağa indirildi. O, artık sonunun geldiğini anlıyor ve biliyordu ki, ele geçeceği takdirde onu korkunç bir ölüm cezası bekliyor. Bundan başka, Hitler anlıyordu ki, onu 1918'de Versal'da imzalanan ve Almanya'yı küçük düşüren Versal Barış Antlaşması gibi bir antlaşma imzalamaya mecbur edecekler. O ise bunu istemiyordu. İlginç ve garip de olsa, Hitler, böyle bir durumdayken, 28 Nisan 1945'te sevgilisi Eva Braun'la evlenir. Aynı yılın 30 Nisan'ında Hitler, nasyonalist yönetimiyle vedalaşarak kendi yerine Dönitz'i tayin eder ve karısı Eva Braun'la birlikte intihar eder. (Ayrıntılı bilgi için bknz. Yunis Halilov'un "Hitler'in Ölümü ve Akıbeti" isimli makalesi.)
Alman halkı için bütün varlığı ile hizmet etmeye çalışan Hitler'in sonuçta milyonlarla günahsız insanın ölümüne sebep olan faaliyetlerini gözden geçirirken ister istemez şöyle düşünüyorsun: Alman halkı için Hitler, kimdir? Kahraman mı, yoksa cani mi?

Dipnotlar

1. Bazılarına göre, antropoloji sifet kuruluşuna göre Almanlara benzemeyen Hitler, hareketleri, bakışı, suratının çizgileri ile Yahudileri hatırlattığından, onun, Alman değil, Yahudi olduğu iddia edilir..
2. “Kavgam” (Mein Kampf) Türkçe'ye çeviren: Refik Özdek.İstanbul, 2002.
3. Realschule, Avusturya'nın Lints şehrinde okuldu.
4. Hitler, “Mein Kampf” eserinin birinci cildinin III. bölmesini Viyana'da yaşadığı yıllardaki genel siyasi görüşlerine hesr etmişdir. O, bu bölmede lider ve siyaset hakkında ilginç fikirler söylemiş, Habsburk sülalesi hakkında görüşlerini açıklamış, demokrasinin en büyük keşfi sayılan parlamentoyu keskin eleştiri ateşine tutmuş, Karl Lueger ve Geork Fon Schoenerer'den bahsetmiş ve diğer meselelere de değinmiştir.
5. Antisemitizm - Yahudilere karşı milli ve dini ayrımcılığın aşırı şekillerinden biridir. Hitler'in hakimiyeti döneminde Almanya, antisemitizmin merkezine çevrilmiştir.
6. “Mein Kampf” eserinin birinci cildinin IX. bölmesi, Alman İşçi Partisine, XII bölmesi ise Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin ilk inkişafı dönemine hesr olunmuştur.
7. Bu olaya, tarihte “Bira kıyamı” adı verilir.
8. Paul fon Hindenburk - Almanya'nın harbî-siyasi ve devlet görevlisidir. 1870-1871 yılları arasında Fransa-Prussiya savaşına katılmış, Almanya'da Kasım inkilabının (1918) yatırılmasına rehberlik etmiş, 1925'te Veymar Respublikasının prezidenti seçilmiştir.
9. 27 Şubat 1933'te G.Görinkin bilavasite tapşırığı ile bir deste Hitlerci reyhstakı yandırır ve bunu komünistlerin üstüne atır. Bununla bağlı 1933-cü il sentyabrın 21-den dekabrın 23-dek Leypsik'te kondarma mahkeme prosesi keçirilir ve reyhstakı yandırmak üstünde sahta ittiham esasında komünistler teksirlendirilir. Sonralar Londra'da toplanan görkemli hükukşünasların Uluslararası Komisyonun'da reddolumaz delillerle ispatlandı ki, reyhstak, Hitler yanlılarının kendileri tarafından yakılmıştır.
10. Almanya'nın Veymar şehrinde Müessiseler Meclisi tarafından yapılan Kasım İnkılabı (1918) neticesinde baş gösteren değişiklikleri özünde aks ettiren anayasa kabul olunmuştur (31 Temmuz 1919) ki, bu, tarihte Veymar Anayasası olarak adlandırılır.
11. Paradoksal bir durumdur ki, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Hitler'in hayatında oldukça yufka yürekli olduğu hakkında da malumatlar vardır. Şöyle ki, onu yakından tanıyanlar, Hitler'in basit bir kuşun, hayvanın ölümüne bile gözyaşı döktüğünü belirtiyorlar. Hitler'i yakından tanıyanların bazılarıysa onun asil bir centilmen, hassas ve kaygı çeken bir insan olduğunu söylüyorlar.
12. Hitler'in kurduğu Schutz Staffel'in (Koruma Timi) ilk komutanı Julius Schreck, Nisan 1926'daysa Josef Berthold olmuştur.
13. 1933'te kurulan ve kısaca Gestapo adı verilen Geheime Staatspolizei, Hitler Almanya'sının gizli polis teşkilatı olmuştur. 1936'da Gestapo'nun lideri Heinrich Himmler'di. Almanya'nın II Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinden sonra 1945'te lağv olunan Gestapo, 1946'da Nurenberk'teki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından bu cânî teşkilat, yargılamıştır.
14. Getto - ortaçağ Avrupa şehirlerinde Yahudilerin mecbûri yaşaması için düşünülen topraktır. II Dünya Savaşı'nda nazistler tarafından kurulan, aslında büyük hapis kampları olan Getto'larda on binlerce Yahudi yok edilmiştir.
15. II Dünya savaşında, altı milyondan fazla Yahudi, nazistlerin ırkçılık siyasetinin kurbanı olmuştur.
16. Versal Antlaşması'na göre Almanya'nın harp potansiyeli sınırlandırılmıştır. Şöyle ki, Almanya'da genel zorunlu askerî yükümlülük lağv olunarak kendi toprakları içinde asayişi korumak maksadıyla yalnız gönüllülük esasında toplanmış 100.000 askerden kurulu bir ordu sağlamaya izin verilmiştir.
17. Benito Mussolini - İtalya faşizminin lideri olmuştur. 1919 Mart'ında “Faşio di Kombatimento”(savaş ittifakı) teşkilatını kurmuş, 1922'de İtalya'da yönetime gelmiş, 1926'daysa ülkede faşist diktatörlüğü kurmuştur. II Dünya Savaşı'nda Hitler'in en yakın müttefiki olmuştur. 1945 Nisanında İtalyan partizanları tarafından idam edilmiştir.
18. Hitler'in bu mukaveleyi imzalamakta amacı, Avrupa'yı işgâl edip kurtarana kadar SSCB'yi savaştan tecrit etmekti.
19. Hitler'in geçirdiği ananevi tedbirlerin birinde onun oturduğu masasının altına bomba yerleştirilir. Güçlü patlama, onlarca adamın ölümüne ve yaralanmasına sebep olsa da, Hitler'in talihi yâver gider ve sağ kalır. Suikastten sonra suikastçılardan Kluge ve Rommаl, intihar ederler; Witzleben, Stülpnagel ve Canaris ise Hitler'in emriyle idam edilir.

Kaynaklar

1. Aytunç Altındal . Bilinmeyen Hitler. Yeni Avrasya Yayınları ; Ankara , 2001, 15.5 h 23.5 cm., 254 sayfa, Türkçe, Karton kapak. ISBN No: 9756669012
2. Helilov Yunis. Hitler kimdir? “Gaybden gelen sesler kitabı” (edebi almanak). Baskı. “Nur­lan” neşriyat. 2004. sayfa. 228-236.
3. Helilov Yunis. Faşizm: dün ve bugün. “Şaman” Gazetesi. № 05, Sumkayıt. 15 Eylül 2005. sayfa. 06.
4. en.wikipedia.org/wiki/Adolf_Hitler 
Share:

Adolf Hitler Döneminin Gerçek Gizli Tarihi

Adolf Hitler Döneminin Gerçek Gizli Tarihi

Adolf Hitler Döneminin Gerçek Gizli Tarihi

HİTLER ALMANYASI

Almanya'da Hitler iktidarının yaşandığı dönem, Siyonistlerin birtakım gizli planlarını gerçekleştire­bilmeleri için önemli bir fırsat olmuştur. Her ikisi de ırkçı birer ideoloji olan Siyonizm ve Nazizm arasında gizli bir ittifak olduğu, pek çok tarih bilimci tarafından ele alınmış bir gerçektir.

II. Dünya Savaşı sırasında bütün Avrupa'yı kasıp kavuran Hitler ve Nasyonal Sosyalist Parti, Almanya'da ilk ortaya çıktığı zaman henüz kimse tarafından tanınmaz ve kendilerine taraftar dahi bulamazken, önce ülkenin önde gelen Siyonist sanayicileri tarafından destek gördü. Krupp, I.G Farben ve diğer bazı Yahudi şirketlerin sahipleri 1929 yılında bu partiye girdiler: "Toplantıda bulunanlar arasında, bir gün içinde Nazi oluveren Krupp von Bohlen, I.G Farben'den Bosch ve Schnitzler ile Birleşik Çelik Kurumu'ndan Voegler vardı." (Nazi İmparatorluğu, William Shirer, sf.304). Bu kişiler daha sonra partide, faşist görüşe sahip Hitler'i destekleyen sanayiciler arasına katıldılar ve Hitler'i partinin başına getirebilmek için çok büyük paralar harcamayı göze alıp, istediği zaman kullanabileceği özel bir harcama fonu oluşturdular. Hitler'i 1933 yılında Almanya'nın başına getiren genel seçimlerde ona büyük maddi destek sağlayanlar ve seçim kampanyasının yürütülmesinde en büyük rolü oynayanlar da aynı Siyonist finansörlerdi. Diğer yandan Yahudi bankerler de Hitler'e istediği zaman istediği miktarda maddi yardımda bulunuyorlardı. Özellikle uluslararası alanda çalışan Yahudi banker Warburg, aralarında Rockefeller'ın da bulunduğu Amerika'daki diğer Yahudi bankerler adına Hitler'le temasa geçmiş ve ona çok yüksek miktarda maddi destek sağlamıştı:

"Warburg Almanya'ya geldiğinde Hitler'in danışmanlarıyla görüşmeler yaptı. Temsil ettiği Amerikalı finansörler adına Führer'e başa geçmesi için 10 milyon dolar vaat etti.

Hitler, Wall Street'teki koruyucularıyla devamlı mektuplaşıyordu: 'Hareketimiz Almanya'da büyük bir hızla gelişiyor. Bana gönderdiğiniz para bitti. Bir daha ki sefere ne kadar alabileceğimi bana bildirmenizi önemle rica ediyorum'. Hitler."
 (La Haute Finance et les Revolutions, Henry Coston, sf.27)

"Hitler'in bu ricası Yahudi bankerler tarafından karşılıksız bırakılmadı. Yapılan kısa bir toplantıdan sonra Nazilere 15 milyon dolarlık yeni bir yardımın yine Warburg aracılığıyla yapılması kararlaştırıldı." (La Haute Finance et les Revolutions, Henry Coston, sf.29)

Maddi yardımda bulunanların bir diğeri ise, dünya petrol pazarının en büyük dilimlerinden birini alan Royal Dutch Shell şirketinin sahibi Samuel Ailesi'ydi:

"Hitler'in diğer bir destekçisi Samuel Ailesi'nce kurulan 'Royal Dutch Shell'den Sir Henry Deterding'di. Oswald Dutch'ın yazdığına göre 1931'de Sir Henry Deterding ve destekçisi Samuel Ailesi, Hitler'e 30 milyon pound verdi." (The World Order, A Study in the Hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf.109)

Yahudi sanayici ve bankerler Hitler'e sağladıkları büyük maddi destek ve bunun karşılığında elde ettikleri imtiyazlarla ülkenin gerçek hakimi durumuna gelmişlerdi:

"Hitler paraya ihtiyacı olduğu zaman Alman Yahudisi finansör Siegmund Warburg ailesinden milyonlarca dolar alıyordu... Bu sırada Warburg gibi yüzlerce Yahudi banker aile, hakimiyetleri altına aldıkları ülkede zenginleştiler." (Les Secrets de L'Empire Nietzschéen, Aron Monus, sf.614)

Siyonistler Hitler'i maddi olarak desteklerken, aynı zamanda bu desteklerini Almanya'daki resmi örgütleri olan "Almanya Siyonist Federasyonu" vasıtasıyla da yazılı olarak Nazi Partisi'ne bildirmişlerdi. 21 Haziran 1933'de Federasyon'un Hitler'e gönderdiği destek mektubunda şu ifadelere yer veriliyordu:

"Irk ilkesini hayata geçiren yeni (Nazi) devletin temelleri üzerinde kurulacak yapı içerisinde, bizler de, kendi topluluğumuza ayrılacak alanda baba yurdu (Fatherland) için elimizden gelen her türlü verimli faaliyeti sürdürmeyi umuyoruz..." (Zionism, Brenner, sf.48)

Bu düşünce doğrultusunda Siyonistler ilk olarak o dönemde büyük ekonomik kriz içinde bulunan"Babayurdu" Almanya'yı tekrar canlandırmaya çalışmışlar ve "Dünya Siyonist Örgütü"vasıtasıyla Nazi mallarının Ortadoğu ve Kuzey Avrupa'da dağıtımcılığını yapmışlardır. (The Hidden History of Zionism, 1988, Ralph Schoenman, sf.51)

II. Dünya Savaşı sırasında da Hitler'in en büyük destekçileri gene Siyonistler oldu. Yahudi şirketleri Hitler'in ihtiyaç duyduğu lojistik desteği büyük ölçüde sağladılar:

"Hitler'i savaşa sokmak için ona top güllesi ve petrol konularında garanti vermek gerekiyordu. İsveç Enskilda Bankası'ndan Yahudi Jacob Wallenberg 'SKK' top güllesi üretim fabrikasını kontrol ediyordu ve Nazilere savaş boyunca gülle top mermisi sağladı. Rockefeller'in sahibi olduğu 'Standard Oil', Nazi gemilerine ve deniz altılarına İspanya ve Latin Amerika'daki istasyonlarıyla petrol sağladı. II. Dünya Savaşı başlamadan önce, 'Ethyl-Standard', 500 tonluk ethyl kurşununu Warburgların sahibi olduğu 'I.G Farben' aracılığıyla 'Reich Hava Kuvvetleri Bakanlığı'na gönderdi ve ödeme 21 Eylül 1938 tarihli bir teminatla Brown Bros Harriman tarafından gerçekleşti."
 (World Order, A Study in the hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf.63)

Hitler ise, Siyonistlerin kendisine verdikleri desteği şu ifadesiyle açıkça ortaya koyuyordu:

"Yahudiler bana mücadelemde önemli katkılarda bulundular. Hareketimizde çok sayıda Yahudi beni mali olarak destekledi." (Hitler m'a dit, Hermann Rauschning, sf. 265)

Hitler ve Yahudi Göçü

Siyonistlerin ırkçı ve faşist düşünceye sahip bir partiyi desteklemesi ilk anda çelişkili gibi görülebilir. Fakat, o dönemde Siyonist liderlerin ulaşmak istedikleri hedef dikkate alındığında, Nazilerin yaptıklarının Siyonist amaçlarla uyum içinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Siyonistlerin o dönemde ulaşmak istedikleri hedef, Filistin'deki Yahudi nüfusunu artırmak ve böylelikle güçlü bir Yahudi Devleti kurmaktı. Bunun için dünyanın dört bir tarafında dağınık halde yaşayan Yahudilerin Filistin'e göç etmesi gerekiyordu. Fakat Siyonist lider Theodor Herzl'in yaptığı çağrılara Avrupa'da ve de özellikle Almanya'da yaşayan Yahudiler -iyi hayat standardına sahip olmaları nedeniyle- olumlu cevap vermemiş ve bu çağrıyı duymazlıktan gelmişlerdi. Bu durum karşısında Siyonist liderler, Filistin'e göçü sağlamak için, Almanya'nın Ari ırk dışındaki tüm unsurlardan temizlenmesi gerektiğini düşünen Hitler ile iş birliği yaptılar. İşte Siyonistlerin desteğiyle iş başına gelen Hitler ile Siyonistlerin en önemli ortak paydası buydu: Yahudilerin Almanya dışına çıkarılması. Yurtlarından çıkarılan Yahudilerin Filistin'e yönlendirilmesi ise Siyonistlerin sorumluluk alanıydı.

"Naziler ve Siyonistler Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e mallarının bir bölümüyle göç etmelerini sağlamak için beraber çalıştılar." (Die Geschichte des Zionismus und des Staates Israel, Conor Cruise O'Brien, sf.130)

Göç Anlaşması İmzalanıyor

Filistin'de bir Yahudi Devleti'nin kurulabilmesi için öncelikle Hitler ile Siyonist liderler arasında bir anlaşma imzalandı:

"Wilhelmstrasse'nin gizli arşivleri, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi örgütleri arasında, Alman Yahudilerinin Filistin'e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir anlaşma imzalandığını ortaya koymaktadır." (Theodor Herzl, Paris 1960, A. Chouraqui, sf.225)

"Hitler, antisemitik liderler olan Luger, Schönerer ve diğerlerinin taktiklerini kullandığı halde, politikada antisemitik işlemler uygulamaktan oldukça uzaktır." (The Universal Jewish Encyclopedia, cilt 5, sf.400)

Siyonistler ile Hitler arasındaki bu ittifakın temel dayanak noktası ideolojik benzerliklerdir. Nazizm de Siyonizm de ırk saflığını savunmaktadır. Hitler'in Ari ırkı oluşturmak için yaptığı çalışmalarda, Yahudileri Alman toplumunun dışına itmesi, Siyonistler tarafından anlaşılması hiç de zor olmayan bir tutumdur. Çünkü Siyonistler de Yahudilerin üstün bir ırk olduğu ve diğer ırklarla karışmamaları gerektiği iddiasındadırlar. Bu durumda, Siyonistler için –kendi planlarına göre- Hitler'in politikaları karşısında yapılması gereken en akılcı hareket, minimum zarar ile maksimum fayda sağlamaktır. Bu da, bir yandan Hitler'i desteklemekle, bir yandan da Almanya'da yaşayan Yahudileri Hitler'in zulmünden koruyabilmek için hızlı bir şekilde Filistin'e ulaştırabilmekle mümkündür.

Siyonizm Sempatizanı Nazi Subayı: Reinhart Heydrich

Gestapo şefi Heydrich, Nazilerin Siyonist ideolojiye duydukları sempatiyi, Siyonistlere seslenen şu mesajıyla açıkça ortaya koymuştu: "Kendilerine iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz." (Zionism, Brenner, sf.85)

Reinhart Heydrich, SS'lerin Das Schwarze Korps adlı resmi yayın organında Siyonizmi öven bir yazı yazdı. Heydrich, Yahudiler arasında iki temel grup (asimilasyonistler ve Siyonistler) olduğunu ve Siyonistlerin de kendileri gibi ırk düşüncesine sahip olduğunu yazıyordu. Ona göre asimilasyonistler tehlikeliydi, ama Siyonistlerle iş birliği yapmak çok makuldü. Yazısının sonunda Yahudi kafadarlarına duygusal mesajlar vermişti: "Filistin'in binlerce yıldır hasret olduğu kızlarına ve oğullarına kavuşacağı zaman uzak değildir. Onlara tüm iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz."
Ancak savaş yıllarının başlaması ile birlikte tüm Almanya'daki ve Avrupa'daki Yahudiler arasında büyük bir korku başladı. Milyonlarca masum Yahudiİ çocuk, kadın, genç, ihtiyar ayırımı yapılmadan korkunç bir soykırıma maruz kaldı. Dünya tarihinin en büyük katliamlarından biri olan bu vahşet, yaklaşık 6 milyon masum Yahudinin hayatına mal oldu. Kurtulabilen Yahudilerin bir kısmı Filistin topraklarına bir kısmı da ABD gibi diğer ülkelere göç etti. Ne var ki, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurmak için Nazi Almanyası ile kirli bir iş birliği yapan Siyonistler, Soykırım yıllarında bile Nazilerle dirsek temasını korumuşlar, dahası Yahudilerin Nazi zulmünden kurtarılması için en ufak bir girişimde bulunmamışlardır.

Bu, tarihsel kanıtlarla belgelenmiş bir gerçektir. Amerikalı Yahudi tarihçi Lenni Brenner, "Zionism in the Age of Dictators" adlı kitabında, II. Dünya Savaşı sırasında asimilasyonist Yahudi organizasyonlarının Nazi işgali altındaki ülkelerdeki Yahudileri kurtarmak için ellerinden gelen herşeyi yaptıklarını yazar. Ancak, Brenner'ın özellikle vurguladığı gibi, Siyonistler Naziler'in elindeki Yahudilerin kurtarılması konusu ile hiç ilgilenmemişler, hatta bu konudaki çabaların bir kısımını engellemişlerdir. Brenner, WZO'nun (Dünya Siyonist Örgütü) bu konudaki tepkisizliği karşısında, pek çok Yahudinin "Avrupalı kardeşlerimiz katledilirken, siz nasıl buna sırt çevirebilirsiniz?" mantığı ile isyan ettiğini yazar. (Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal, Lenni Brenner, Chicago, 1983, s. 233) Polonyalı Siyonist lider İzak Gruenbaum, bu konuda Siyonistlere yöneltilen suçlamaları ve kendilerinin cevabını 1943'teki bir yazısında şöyle anlatır:

"Şu içinde bulunduğumuz dönemde, Eretz İsrail'de bazı yorumlar yapılıyor. Bize, 'Eretz İsrail'i (İsrail topraklarını) şu zor günümüzde öncelikli hedef yapmayın, Yahudiler yok edilirken yalnızca Filistin ile ilgilenmeyin' diyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum. Ve insanlar bize 'Keren Hayesod'dan (Filistin'deki Siyonist fon) Avrupalı Yahudileri kurtarmak için para ayıramaz mısınız?' diye soruyorlar. Ben de 'hayır' diyorum. Tekrar ediyorum, 'hayır'... Bence Siyonist hareketi ikinci sıraya koymaya çalışan bu eğilime karşı çıkmalıyız. Ve bu yüzden insanlar bize 'antisemit' diyorlar, Yahudileri kurtarma işlerine öncelik tanımadığımız için." (Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal, Lenni Brenner, Chicago, 1983, s. 234)

Adolf Eichmann'ın Kontrolünde Filistin'e Göç

Siyonistler ile Naziler arasındaki görüşmelerin bir neticesi olarak, Yahudilerin Almanya'dan çıkarılmaları Siyonistlerin denetiminde gerçekleştiriliyordu. Hitler, Yahudilerin Filistin topraklarına güvenli ve düzen içinde göç edebilmesi için bu işin başına Adolf Eichmann'ı getirdi. (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.6)

"1938 Martı'nda Avusturya'nın fethiyle beraber Eichmann, Yahudi göçünü ilerletmek üzere oraya gönderildi. Kendisini Yahudilerin göç politikasına adadı. Viyana'da kurduğu Yahudi göç merkezi çok başarılıydı." (Encyclopedia Judaica, cilt 6, sf.517-518)

Eichmann, düzenlediği göç operasyonunun, Siyonist çıkarlar doğrultusunda yürütüldüğünü şu ifadeleriyle açıkça ortaya koymuştu:

"Zihnimde tasarladığım çözüm, Yahudilerin ayaklarının altına katı, taze toprak koymak. Böylece kendilerine, sadece kendilerine ait toprakları olacak. Ben böyle bir çözüme memnuniyetle katılırım." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.51)

"Benim kişisel çabam Yahudilere toprak ve vatan sağlamak."
 (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.45)

Eichmann, Yahudilerin göçünü sadece Viyana'da değil, Avrupa'nın diğer yerlerinde de organize etti. Macaristan'daki Yahudilerin göçünü sağlamak için Dr. Rudolf Kostner adındaki Yahudiyle iş birliği yaparak onunla bir göç anlaşması imzaladı:

"Eichmann'ın karşılaştığı Yahudiler arasında onun müthiş idealist diye söz ettiği Dr. Rudolf Kostner vardı. Onunla, Yahudilerin Macaristan'dan göç etmeleri için anlaşma imzaladı. Eichmann binlerce Yahudinin kanunsuz olarak Filistin'e göç etmesini sağladı."
 (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.37)

Eichmann 1939 yılında Çekoslavakya'nın Prag şehrinde bir başka Yahudi göç bürosu kurdu. Göç için yaptığı çalışmaları sadece kendi kurduğu göç merkezleriyle bırakmayan Eichmann, aynı zamanda soydaşı olan Heydrich'le de iş birliği yaparak Yahudilerin Filistin'e göçünü hızlandırmaya çalışıyordu:

Eichmann, 1941 yılına kadar yasal yollardan 250 bin Alman Yahudisinin Filistin topraklarına yerleşmesini sağladı. (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.54)

Hitler'in "Satanist" Locası: Thule

Hitler'in bir diğer ilginç yönü de, "Thule" adındaki kara büyü konusunda yoğunlaşmış olan mason locasına girip burada büyü ve büyücülük konuları ile ilgilenmiş olmasıydı:

"Hitler, yalnızca yüksek dereceli masonların alındığı Kabala ile ilgilenen 'Thule' Mason Locasına kayıtlıdır." (Modern Magick, Donald Michael Kraig, sf.33)

"Sebottendorf, yazdığı kitapta 'Hitler'den önce ben vardım' diyordu. Hitler'in ilk kez kendilerine- 'Thule' ye geldiğini ve burada eğitildiğini açıkladıktan sonra, Hitler'in, Thule'nin aristokrat olmayan Almanlara açık olan yan örgütü Alman İşçi Partisi'ne, sonra da Thule'nin üyesi ve görevlisi Karl Harrer tarafından kurulmuş olan Münih'teki Alman Sosyalist Partisi'ne üye yapıldığını açıkladı." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)

Hitler bu büyü örgütünde aldığı bilgiler doğrultusunda "nasyonal sosyalizm" düşüncesini oluşturmuş ve Nasyonal Sosyalist Parti de bu örgütün ön ayak olmasıyla kurulmuştu:

"Hitler'in ünlü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), 1920'de, Thule tarafından başlatılan çabalarla kuruldu." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)

Nitekim, "Thule"nin amblemi olan "Gamalı Haç" partinin de amblemi olarak kullanılmıştır:

"Thule'nin amblemi, yukarıda da belirtildiği gibi, Gamalı Haç'tı." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)

Hitler siyasi hayatının ilk yıllarında uluslararası Siyonist finansörler dışında "Thule" locasının da desteğini görmüştü: "Adolf Hitler, 1919'da Alman İşçi Partisi'ne katıldı, çünkü etkin bir Alman topluluğunun, aristokratların ve finansçıların oluşturduğu 'Thule Locası' tarafından desteklenmişti. J.H. Stein Bankasının sahibi ve Polonya bankacılarının ortağı olan Baron Kurt Von Schroder, Herrenklub'ün üyesi ve aynı zamanda Almanya'nın en etkin grubu 'Thule' Locası'nın lideriydi. 'Thule', 1919'da Hitler'in işini başlatmıştı. Schroder, tüm ITT'lerin ve Alman yan kuruluşlarının yöneticisiydi, SS Kıdemli Grup Lideri, Deutsche Reichsbank ve diğer yüksek seviyede yöneticilikleri vardı.

Hitler'in yardımcısı Walter Funk, Schroder'le görüşerek uluslararası bankacılarla ilgili sorularda Hitler'in gerçek görüşlerini tartışıyordu. Funk, Schroder'i tatmin etmeyi başarıyordu ve böylece Nazi Partisi'ne finansal destek devam etti.

4 Ocak 1933'te Hitler, Baron Kurt Von Schroder ile, Cologne'deki evinde buluştu. Schroder, Hitler'e onu Almanya'nın Başbakanı yapmak için gerekli fonu sağlayacağına dair garanti verdi.

Schroder'in J.H. Stein Bankası Hitler rejimi boyunca iş anlaşmalarına dahil olan bankaydı." 
(The World Order, A Study in the hegemony of parasitism, Eustace Mullins, sf. 107-108)

"Hitler için toplanan endüstriyel yardımlar Schroder Bank'a yatırılıyordu." (The World Order, A Study in the hegemony of parasitism, Eustace Mullins, sf. 63)

Nazilerin Karanlık Yönleri

Siyonistlerin, tarihin çeşitli döneminde iş birliği yaptıkları, kullandıkları kişi ve örgütler olmuştur. Naziler bunlardan yalnızca birisidir. Masonluk ve alt-üst örgütlenmeleri de Siyonistlerin yakın dostları arasındadırlar. Fakat bu kişi ve örgütler genelde bazı ilginç özelliklere sahiptir. Para hırsı, zalimlik, ikiyüzlülük gibi özelliklerin yanında bazılarının cinsel sapıklıkları da oldukça ünlüdür. Nazilerin arasında homoseksüelliğin son derece yaygın olması, bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir:

ADOLF HITLER: Hitler hastalıklı ruha sahip bir liderdi. Tarihin en dengesiz diktatörlerinden biri olan Hitler'in buna rağmen kitleleri ardından sürükleyebilmesinin en önemli nedenlerinden birisi ise, cahil kitleleri galeyana getirebilecek bir üslup ve stil kullanmasıydı. Halka yaptığı en önemli telkinlerden biri ise, kendisinin adeta insan üstü bir varlık olduğu idi. Mussolini'nin hayatını ele aldığımız bölümde gördüğümüz, faşist liderlerin kendilerini sözde birer ilahmış gibi gösterme çabası, Hitler'de de yoğun olarak görülmekteydi:

"Açıkça görüldüğü gibi, Hitler kendisinin, Almanya'ya kurtarıcı olarak, insan üstü bir varlık gibi, özel bir görevle yükümlü olduğuna inanmaktadır." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.16)

Hitler yaptığı toplantılarda da bu özelliğini ön plana çıkarıyor ve insanlar üzerinde bu şekilde hakimiyet kurmaya çalışıyordu:

"Bütün bu toplantılar, doğaüstü ve dinsel bir hava yaratmayı amaçlıyordu, Hitler'in toplantı yerine girişi sözde bir ilah edası taşıyordu." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, sf.41)

Bu yönüyle insanları etkilemekte o kadar başarılı olmuştu ki, halk artık onu insan üstü bir varlık gibi görmeye başlamış ve tüm iradenin Hitler'e ait olduğu sapkınlığına inanmıştı. Hitler'in Hava Kuvvetleri Komutanı olan Goering'in şu ifadesi bu durumu en çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır:

"Vicdansızım ben. Benim vicdanım Adolf Hitler'dir." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, sf.52)

Hitler'in içinde bulunduğu bu "üstün insan" olma sapkınlığı onda şiddete dayalı bir ruhun yansımasına da yol açtı:

"Barbarlık, onur dolu bir sıfattır. Bu nedenle, tam anlamıyla barbar olmak istiyoruz."(Cumhuriyet, 26 Kasım 1992, sf.12, Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal)

Hitler'in özel hayatı da birçok sapkınlıkla doluydu. Üst düzey Nazilerin çoğunda bulunan özelliklerden biri olan homoseksüellik Hitler'in de "alışkanlık"larındandı. Hitler gençliğinden itibaren bu tür bir kimliğe sahip olmuş ve gençlik yıllarında homoseksüellerle beraber yaşamıştı. Bu dönemde geçimini eşcinsel ilişkiler için kendisini kiralayarak sağladığına dair polis kayıtlarında çeşitli bilgiler yer almaktaydı: "İşte bu günlerde, üstelik eşcinsel ilişkiler için kendilerini kiralayan insanların kaldığı bir otelde kalıyor ve belki de bu nedenle polis kayıtlarına, bir 'cinsel sapık' olarak geçiyordu." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.172)

Genel olarak bütün yakın korumalarını homoseksüel olan kişilerden seçmiş ve aynı zamanda kendisine homoseksüel eşler de edinmişti. Hitler, bu sapık ilişkilerinin, homoseksüelliğinin bilinmesinden hiç rahatsızlık duymuyor ve eşcinsel oluşunu gizlemeyip eşcinsellerin kendi aralarında kullandıkları bir ismi kullanıyordu:

"Hitler'in normal kişilerden çok, eşcinsellerin yanında rahat ettiği doğrudur. Strasser'ın belirttiğine göre, kişisel korumalarının hepsi eşcinseldir. Rauschning, Hitler'in eşcinsel eşi olduklarını söyleyen iki oğlana rastladığını belirtmiştir. Hitler'in, eşcinsellerin, arkadaşları için kullandıkları "Bubi" adını kullandığı büyük bir olasılıkla doğrudur." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.164)

ERNST ROEHM: Roehm, "Hücum Kıtaları" adı verilen ve ülkede çok büyük ağırlığı olan SA'ların lideridir. Aynı zamanda Hitler'in de en yakın çalışma arkadaşlarındandır. Nazilerin birçoğunda var olan özellik, Roehm için de geçerlidir: "Roehm ilk Nazilerin birçoğu gibi bir homoseksüeldi."(Nazi İmparatorluğu, William L. Shirer, sf.75)

Nazilerde homoseksüelliğin normal bir anlayış olarak halka benimsetilmesi adeta bir devlet politikası haline getirilmişti. Özellikle Roehm bunu topluma yerleştirebilmek için etkin bir şekilde faaliyet gösteriyordu:

"Roehm, homoseksüelliği yeni ahlakın tabanı olarak tavsiye ediyordu. Tartışmalara yeni bir açı getirerek homoseksüelliği halka açık olan yerlerde teşhir ediyordu." 
(Hitler's Elite, Louis L. Snyder, sf.63)

Hitler de aynı çarpık ahlak anlayışını savunduğundan dolayı halkın yoğun tepkilerine rağmen Roehm'ün bu yöndeki faaliyetlerine her zaman destek vermiş ve onu savunmuştur:

"Roehm'ün özel yaşamı beni ilgilendirmez, ben ona mutlak olarak inanıyorum." (I Knew Hitler, Ludecke, sf.477-478)

Roehm homoseksüellik gibi bir sapkınlığı, halka, insanda muhakkak bulunması gereken, insanı yücelten bir özellik gibi göstermeye çalışıyor ve homoseksüel olmayanları aşağılayıp onları hor görüyordu:

"Homoseksüelleri süper insanlar olarak görüyordu. Çünkü ona göre homoseksüeller insanların en cesur olanlarıydı. Homoseksüelliğiyle övünüyordu. Hatta gurur duyuyordu. Normal - namuslu- insanlardan kendini ve homoseksüel arkadaşlarını daha iyi görüyordu." (Hitler's Elite, Louis L. Snyder, sf.63)

PAUL JOSEPH GOEBBELS: Hitler'in propagandadan sorumlu bakanıdır.

"Hitler'in Propaganda Bakanı iken, Der Angriff (Hücum) adını verdiği Siyonizmi öven on iki bölümlük bir rapor yazmıştır." (The Hidden History of Zionism, Socialist Action, Ralph Schoenman, sf.51)

HERMANN WILHELM GOERING: SA liderliği ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış olan Alman mareşalidir.

"Goering, tüm hayatı boyunca uyuşturucu bağımlısı olarak yaşamış ve birçok kere tedavi olabilmek için hastanelerde yatmıştır. " (NSDAP: The Party, sf.60)

"Goering, uyuşturucu bağımlılığının yanı sıra aynı zamanda bir homoseksüeldir. Devamlı kadınsı, egzotik kıyafetler giymiş ve bundan büyük haz duyduğunu belirtmiştir." (NSDAP: The Party, sf.61)

JULIUS STREICHER: "Nazilerin siyaset adamıdır. En büyük merakı pornografidir." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.27)

Aynı zamanda sadizme düşkün olmasıyla da ünlüdür:

"Sürekli kırbaç taşır ve kızdığı insanları kırbaçlardı. Kırbaçlayarak öldürdüğü insanları gülerek anlatırdı." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 3, sf.863)

FREIHERR WERNER VON FRITSCH: Hitler'in Kara Kuvvetleri Komutanı'dır.

"Homoseksüel ilişki sırasında yakalanmış ve Askeri Mahkeme'de yargılanmıştır." (Nazi İmparatorluğu, William L. Shirer, cilt 1, sf.497-554)

Naziler'in Sokak gücü: SA (Sturm Abteilung)

Hitler'in "Kahverengi Gömleklileri" ya da diğer adıyla "SA"ları, faşist yapıyı tam anlamıyla uygulayan bir örgüt oldu. Almanca "Sturm Abteilung" (Fırtına Kıtaları) ismini taşıyan SA'lar, faşizmin temel karakterine uygun olarak, kültürsüz, kabadayı karakterine sahip, zalim, acımasız hatta sadist insanlardan seçiliyordu: "SA'lar işsiz insanlardan, sokak eşkiyalarından, katillerden oluşuyordu." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.205)

"SA, Hitler tarafından, 1921'de Münih'de kuruldu. Örgütsel dayanağı, yeni gelişen Nazi hareketinin saflarına katılmış serserilerdi." (Ana Britannica, cilt 18, sf.564)

"Başlangıçta SA üyelerinin çoğu, Weimar Cumhuriyeti'nin ilk günlerinde solculara karşı çarpışan eski askerlerin oluşturduğu silahlı çapulcu gruplardan (Freikorps) geliyordu." (Ana Britannica, cilt 18, sf.564)

SA'lar, Hitler'in fedaileri olarak hareket etmeye başladılar. Karşıt görüşlü politik gruplara saldırılar düzenliyorlardı:

"Hitler, SA'ların ordu disiplininden uzak olmalarını istiyordu. Onlar 'kanun tanımayan şok örgütleriydi!' Amaçları politikti; politik toplantıları bölüyorlar, Hitler'in korumaları olarak görev yapıyorlardı." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.168)

"SA kolları terörist metodları kullanarak kalıcı bir seçim kampanyası yürütmek ve böylece hafif bir direnç gösteren demokrat muhalefeti zayıflatmak üzere tasarlanmıştı." (The Order of Death's Head, Heinz Höhne, sf.62)

"Üyeleri Mussolini'nin Kara Gömlekliler'ine benzer biçimde kahverengi üniformalar giyen SA, parti toplantılarını koruma, Nazi gösterilerinde önde yürüme ve siyasal karşıtlara fiziksel saldırıda bulunma gibi görevler üstlendi. Hitler'in 1923'teki başarısız Birahane Darbesi'nin ardından geçici olarak dağıldıysa da, 1925'de yeniden örgütlendi ve kısa sürede şiddet yöntemlerini yeniden uygulayarak genel ve yerel seçimlerde seçmenlere gözdağı vermeye başladı." (Ana Britanica, sf.564)

Çoğunluğu ruhsal dengesizlik içinde bulunan SA üyeleri liderlerine karşı anlaşılması zor bir bağlılık içindeydiler. Liderlerine büyük bir sadakatleri vardı:

"Kahverengi Gömlekliler, Hitler'i ruhani liderleri olarak görüp, sadakat gösteriyorlardı." (All The Revolutions Devour Their Own Children, sf.329)

"Pfeffer Von Salomon, 'Yüce SA lideri' olarak isimlendirildi, ve Almanya'daki tüm SA'ların komutanlığına getirildi." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.25)

SA'ların yöntemi ise, tüm faşist örgütlenmelerde olduğu gibi terör ve işkence oldu. Sadist, zalim, insanlara acı vermekten hoşlanan bu güruh, pek çok baskı operasyonunda kullanıldı. SA'ların işkence yuvalarında ise akıl almaz vahşetler yaşanıyordu:

"Hitler'in yanında çalışanlardan birinin ifadesine göre, Berlin'de SA karargahı Hedemannstrasse'nin dördüncü katında gizli bir SA işkence odası bulunuyordu. Bulduğumuzda insanlar açlıktan yarı ölmüş durumdaydılar. İtiraf ettirmek için günlerce dar dolaplarda tutuluyorlardı, 'sorguya çekme, ya dövmekten ya da demir sopalarla ve kırbaçlarla aşağılanmaktan ibaretti' dedi. İçeri girdiğimizde bu yaşayan iskeletler pis kamışlar üzerinde iltihaplı yaralarıyla yan yana yatıyorlardı." (Encyclopedia Judaica, cilt 4, sf.714)

Hitler'in Faşist Ordusu: SS (Schutz Staffel)

Nazilerin iktidara gelmesinde önemli rol oynayan SA'ların yanı sıra, Hitler, 1925'de kendisini korumakla görevli küçük bir birlik kurdu. Schutz Staffel, "Koruyucu Kademe" olarak adlandırılan bu örgüt kısaca "SS" olarak anılmaya başladı. Başlangıçta SA'lardan daha güçsüz bir örgüt olan SS'lerin başına geçen Heinrich Himmler, kurulduğunda 300 kişiden oluşan bu örgütü, Nazilerin iktidara geldiği 1933'e dek 50.000 kişiye çıkardı. SA'lara göre ordu disiplinine daha yakın olan SS'ler zamanla SA'dan daha gözde hale geldiler. SA'ların disiplinsiz ve kontrolü güçleşen yapısı, Siyonist lobilerinin, daha disiplinli ve "kesin itaatli" olan SS'leri tercih etmelerine yol açtı.

Böylece SS'ler, Almanya'nın en büyük gücü haline geldiler. Doğrudan Hitler'e bağlı olan örgüt, faşist hedeflere uygun eylemlere girişti. Örgütün başındaki Heinrich Himmler, faşist felsefenin sadık uygulayıcılardan biriydi.

"Fanatik bir ırkçı olan Himmler, örgüte adayları, toplumun hangi kesiminden geldiklerine bakmaksızın, fiziksel kusursuzluk ve ırksal saflık ölçütlerine göre değerlendirerek kabul ediyordu. Parlak, siyah üniformaları ve özel nişanlarıyla (şimşeğe benzetilmiş rünik S harfleri, kurukafalı pazıbentler ve gümüş kamalar) SS'ler kendilerini, başlangıçta üstlerinde olan kahverengi gömlekli SA'lardan da (Sturmabteilung: Fırtına Kıtası) üstün sayıyorlardı." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)

Himmler, kendisine baş yardımcı olarak da Reinhard Heydrich'i seçmişti.

"Himmler ve başyardımcısı Reinhard Heydrich, Almanya'nın tüm polis kuvvetleri üzerinde denetim sağlayıp, örgütün sorumluluk ve etkinlik alanını genişleterek SS'lerin gücünü pekiştirdiler. Ayrıca özel askeri SS birimleri düzenli ordu sistemi içinde eğitildiler ve silahlandılar." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)

Acımasızlık ve sadist lidere körükörüne itaat SS'lerin temel özelliğiydi: "SS'lere, insanların acı çekişi karşısında soğukkanlı kalmaları ve başka ırka nefret duymaları öğretilirdi. En önemli erdemleri, 'Onurun Sadakatindir' ilkesinden sapmaksızın Führer'e kesin boyun eğme ve bağlılıktı." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)

Kaynak: - Harun Yahya. Kabala ve Masonluk. Baskı: KELEBEK MATBAACILIK. Topkapı-İstanbul.
Share:

Adnan Menderes'in Son Mektubu


Adnan Menderes'in Son Mektubu

Adnan Menderes'in Son Mektubu

Yakın tarihimiz, şapka giymediği iddiasıyla asılan yüzlerce erkek ve bir kadının yanı sıra, Batılı düşünürlerin ifadesiyle "Türkçe ezan" tekrar Arapçaya çevirdiği için asılan başbakan ve bakanlara da şâhit olmuştur. Adnan Menderes'in idamından biraz önce bir asker vasıtasıyla gizlice Giyaseddin Emre'ye gönderdiği aşağıdaki mektup, yakın tarihimizin iç yüzünü ortaya koyan sayısız belgelerden biridir;


«Sizlere dargın değilim, sizin ve diğer zevâtın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdügünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes, hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığımız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme karar-i metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yasayan kahraman efendilerinizce acaba söyleyebilecek misiniz?

Sunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücâdelesinde sizi ve efendilerinizi yine de 1950'de kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama simdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes'in ölümü, sizi ebediyete kadar takip edecek ve birgün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen merhametim, sizlerle beraberdir.»


(Bu sözler, Adnan Menderes tarafından bir aracı ile Giyaseddin Emre'ye ulaştırılmıştır. Belge tarafımıza Giyaseddin Emre tarafından verilmiştir. Öteki Menderes, s. 75)

Kaynak: Zafer Dergisi, sayı: 238, Ekim 1996, s.14.

Share:

28 Şubat Süreci ve 28 Şubat Postmodern Darbesi

28 Şubat Süreci ve 28 Şubat Postmodern Darbesi

Türkiye'de halkın oylarıyla yönetime gelen siyasî iktidarların askerî devlet geleneğiyle bağdaşmayan icraatlarını takiben çeşitli şekillerde askeri müdahaleler meydana gelmiştir. Bu bağlamda 28 Şubat darbesi, "irticâ" tehdidi ve lâikliğin elden gitme tehlikesi bahanesiyle dönemin iktidarını değiştirmeye yönelik olarak asker, medya ve iş dünyasının ittifakıyla yapılmıştır. Bu dönemde hukuk devleti kuralları hiçe sayılmış ve demokrasiye sistem dışından müdahale edilerek siyâsî iktidar baskı kullanılmak suretiyle değiştirilmiştir.[1]


28 Şubat süreci, Refah Partisi'nin koalisyon liderliğini sonlandıran ve aynı zamanda "askeri elit"in sivil iktidarın meşrulukine ilişkin 1980 darbe dönemi algısında kırılmaya işaret eden olaylar silsilesinin genel adıdır. Diğer yandan 28 Şubat süreci, askeri yüksek bürokrasinin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki darbe ve askeri vesayet geleneğindeki pratiklerle siyâsî kurum ve iktidara yönelik müdahalesinin sonuncusudur.[2]

28 Şubat, Türkiye'de yaşanan toplumsal değişimleri ve yeni talepleri karşılama noktasında devlet erklerinin ve toplumsal grupların yeterli hoşgörü ve kuşatıcılığı gösterememesi, toplumu ve değerlerini anlamlandıramaması, daha net bir ifadeyle toplumla empati kuramaması sonrasında yaşanan kırılma sonucu ortaya çıkan bir olgudur. Bu bağlamda 28 Şubat, Türkiye'de din eğitiminin dönüşümü noktasında en belirgin duraklardan biridir. Devlet, bu süre zarfında insanların hak ve özgürlüklerini son derece sert tedbirlerle kısıtlama yoluna giderek, toplumda acı deneyimlerin yaşanmasına neden olmuştur.[3]

“28 Şubat bir süreç midir, darbe midir” sorusu, son birkaç yıla kadar tam olarak cevaplanabilmiş değildi, çünkü etkisi ne kadar yoğun hissedilse de askerî müdahale öncekilerden farklı bir biçimde gerçekleşmiş ve yaşananların bir darbe olarak algılanması zaman almıştır. Çünkü 1 Mart 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Muhtıra gibi tavsiye” başlığıyla Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu verilmiştir. 28 Şubat 1997 tarihinde muhtıra yayınlanmasına rağmen aynı yılın yazında darbe beklentileri olduğuna dair haberler gündeme gelmiştir. "28 Şubat nedir?"sorusunu sorduğumuzda, 28 Şubat 1997 tarihinde yayınlanan askerî muhtırayla başlayan süreç cevabını verebiliriz. Elbette bu, yeterli bir açıklama değildir. Çünkü öncesinde ve sonrasında yaşananlar bu süreci anlamlı ve anlaşılır kılacaktır. Söz konusu süreci anlamak için kimi yazarlar, Cumhuriyet'in kuruluşu ve çok partili döneme geçişe kadar gitmektedirler, çünkü Cumhuriyet tarihimizde birçok kez darbe deneyimi yaşanmış ve bu deneyimler, çok partili döneme geçtikten sonra meydana gelmiştir.[4]

Yine birçok yazar, "28 Şubat'a götüren nedenler" dendiğinde 1994 yerel seçimlerini baz almış; fakat bitişi konusunda çok farklı görüşler ortaya konmuştur. Kimine göre dönemin başbakanı Necmettin Erbakan'ın başbakanlıktan istifa etmesiyle, kimine göre de Refah Partisi'nin kapatılmasıyla süreç kapanmıştır. Kimi yazarlarsa AKP'nin kurulması ve hükümet olmasıyla sürecin bittiğini söyler, ancak bıraktığı izlere bakılırsa aslında bu sürecin bütünüyle kapanmadığı da söylenebilir. Çünkü asker, kendini takip eden yıllarda tekrar tekrar hissettirmiştir.[4]

27 Mayıs Darbesi'nin ardından, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görevini askerlik mesleğinin gereklerine uygun olarak yerine getirmesine ilişkin hükümleri içeren 211 sayılı İç Hizmet Kanunu çıkarılmıştır. 211 sayılı Kanunun Umumi Vazifeler başlıklı 35. Maddesi “silahlı kuvvetlerin görevi; Türk yurdunu ve anayasayla tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamaktır”şeklinde belirlenmiştir. 211.sayılı Kanununun 35. Maddesindeki “Cumhuriyeti korumak ve kollamak görevi“ önem kazanmaktadır. 12 Eylül Darbesi de bugün yürürlükte olan 211 sayılı Kanunun 35. Maddesindeki aynı ifadeye dayanılarak gerçekleştirilmiştir. Özellikle darbeler açısından bakıldığında İç Hizmet Kanununun bu maddesine dayanılmasının hukuksal açıdan hiçbir değerinin bulunmadığı tartışmadan uzaktır. Hiçbir kanun gerektiğinde anayasanın uygulanmasının durdurulması ve yürürlükten kaldırılması yetkisini herhangi bir makama veremez. Söz konusu hüküm Türk Silahlı Kuvvetleri'ni rahatsız eden gelişmeler olduğunda, politikaya ve siyâsal iktidara uyarıda bulunmayı meşrulaştırmak için kullanılabilmektedir.[5]

Türkiye'de 1990'lı yıllardan itibaren yapılan yerel ve genel seçimde Refah Partisi'nin yükselen grafiği yakından takip edilmiş; bu gelişme, "Türkiye'nin muhafazakarlaşması""irticânın yükselişi" gibi ideolojik bir temelde ele alınarak, Refah Partisi'nin temsil ettiği Milli Görüş çizgisi, devleti yıkmaya yönelik bir iç tehdit olarak algılanmıştır. Bu rahatsızlık, Refah Partisi'nin 1990 ve 1994 yıllarında yapılan yerel seçimlerdeki başarısı, ardından Aralık 1995 genel seçimlerinde 1. parti olması ve nihayet 8 Temmuz 1996’da Refahyol Hükümeti'nin kurulmasıyla son çizgiye ulaşmıştır. Bu gelişme karşısında, söz konusu irticâî kişilerin orduya sızmış olduğu ya da sızmak istediği vehmine kapılan Komuta Kademesi tarafından, 28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu Kararı'nın uygulanmasının takibi amacıyla, Batı Çalışma Grubu ve Mayıs 1997 ayında Genelkurmay 2. Başkanı'nın imzasıyla kabul edilen Batı Harekat Konsepti çerçevesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri personeline ve diğer kimi kişilere yönelik, aileleri de olmak üzere olmak üzere örtülü bir tespit ve fişleme operasyonuna girişilmiştir.[1]

Althusser, “gelecek, uzun sürer” derken haklıdır. Seksenleri doksanlar izlemiş ve zaman, bu haksızlığın ortadan kalkacağını umanları haklılaştırmamıştır. Aradan geçen 15 yılda yasaklar azalmamış, aksine 28 Şubat“post-modern darbe”si yaşanmış, yeni yüzyıla 3 kala gelen muhtırayla birlikte, sivil alanın daralmasına paralel olarak başörtüsü yasağı da genişleme ve kalıcı olma eğilimine girmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri ve özellikle de onun içindeki 1997 Muhtırasını gerçekleştiren “Batı Çalışma Grubu” adlı yasal temeli olmayan oluşum, valilikleri ve kaymakamlıkları gözetim altında tutarak, yetki alanlarındaki herhangi bir okulda ya da kamu kurumunda başörtülü kadın çalışana göz yumulup yumulmadığını denetletiyor, hatta bazen bizzat askerler okula baskın yapıp, derse başörtülü giren öğretmen olup olmadığını tespit etmeye çalışıyordu. Kimi zaman, başını açmak ya da peruk takmak da ceza almamak için yeterli olmuyordu. Hukuki temeli olmayan, ama ülkedeki fiili güç ilişkileri nedeniyle empoze edilen böyle bir ortam, ülkede etnik dinî önyargıları olan ya da cinsiyetçi temelde ayrımcılık yapmak isteyenler için zengin bir “av sahası” anlamına geliyordu. Kimi okullarda müdürler kadın öğretim elemanlarını sıraya dizip, saçlarını tutarak, başlarındakinin peruk olup olmadığını “denetliyorlardı”.[6]

Rejimin “laiklik, modernlik ve çağdaş medeniyete ayak uydurma şeklinde algıladığı temel payandalarının muhafızlığı rolünü tarihsel olarak özümsemiş ve içselleştirmiş olan” Türk Silahlı Kuvvetleri, 28 Şubat 1997 müdahalesi ile“Siyasal İslam'ın yükselttiği kimlik politikalarına karşı belirli bir yaşam tarzını ve rejim kimliğini (modern, çağdaş, laik sıfatlarıyla) ve siyâsal partiler konfigürasyonunu tercih ederek, siyâsal alanda bir tasfiyeye başvurmuştur”“Laik rejimin çizgisini zorlayan girişimler” (dönenim başbakanı Necmettin Erbakan'ın dış seyahatlerinde Libya, Endonezya, Malezya gibi ülkeleri seçmesi, Refah Partili yerel yönetimlerin “çeşitli” icraatları5, vs.) karşısında demokrasiye yapılan “balans ayarı” hakkında Orgeneral Çevik Bir'in müdahâlenin hemen sonrasında Washington Post muhabirine verdiği demeç, bu analizleri doğrular niteliktedir:

"Biz, Silahlı Kuvvetler olarak anti laik akımları yok etmeye 1. öncelik veriyoruz. Bu akımlar orduya bile sızmaya çalışıyor. Laiklik karşıtı tehdit, 12 yıldır süren PKK tehdidinden daha ciddi duruma gelmiştir. MGK kararları üstünde, MGK'nin bütün üyeleri görüş birliğine varmıştır. Bunlar mutlaka uygulanmalıdır. Aksi halde ülkenin geleceği çok olumsuz etkilenecektir. Askerî darbelerin olumsuz sonuçlar yarattığını biliyoruz. Demokratik kurumların baskısıyla Milli Güvenlik Kurulu kararlarının uygulanacağına inanıyoruz."

Bir'in atıfta bulunduğu “demokratik kurumlar”ın arzu edilen “baskı”sı çok gecikmemiş, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sahip olduğu “siyâsal özerklik”e dayanarak topluma dayattığı fikirler,“silahsız kuvvetler” olarak nitelendirilecek bu kurumların kanaat önderleri tarafından kısa bir sürede büyük ölçüde benimsenmiştir. Bu kurumların 28 Şubat sürecindeki konum alışları, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Milli Güvenlik Kurulu dolayımıyla sahip olduğu gücün cebre dayalı bir güç olmaktan ziyade, hegemonik bir güç olmaya meylettiğinin en büyük işaretlerinden olmuştur. Çünkü, sosyalist bir çevre “ne şeriat, ne darbe!” cümlesiyle özetlenebilecek bir tavır geliştirmiş olsa da, “yüzü Batı'ya dönük kesimler”in genel tavrı, dönemin Genel Kurmay Başkanıyla Başbakanı'nı mukayese eden, “Karadayı, Erbakan'dan daha mı kötü?” anlayışını geçememiştir.[7]

28 Şubat Süreci'nde sivil toplum, sivil karakterini ön planda tutarak örgütlenememiş, sendikalar, dernekler, vakıflar ara rejimlerde hep devlete göre vaziyet almışlardır. Çünkü darbecilerin el koyduğu devlet gerek görmesi halinde kapıları mühürler, lüzum görmesi halinde büyük acılar yaşatır. Darbeler karşısında Türkiye'deki Sivil Toplum örgütlerinin durumu bize göstermiştir ki, hiç de yüz ağartıcı bir Sivil toplum geleneğimiz yoktur. Darbe dönemlerinde hemen hizaya getirilen, meşru siyasetin karşısında saf tutabilen militarizme boyun eğen bir anlayış özellikle 28 Şubat sürecinde öne çıkan “Beşli inisiyatif” ya da kendi ifadeleriyle “Beşli Çete” karakterine müdahale edilmiş bir sivil toplum örneği sergilemişlerdir.[8]

28 Şubat diye bilinen “postmodern darbe”, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin"irticâ"yı Türkiye Cumhuriyeti Devleti için öncelikli tehdit olarak gören raporuyla başlamıştır. Bugüne kadar gün ışığına çıkmayan bu dönemin “perde arkası”, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı'nın “İrtica ne durumdadır?” başlıklı çalışmasında net bir şekilde görülmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, 1990'ların başında “bölücü terörü” öncelikli tehdit olarak görmekteydi ve bu dönemde 1. önceliği terörle mücadeleye vermişti. Bu mücadeleyi yürütmek için de 1992’de “Güven Çalışma Grubu”adı altında bir yapı kurmuştu. Güven Çalışma Grubu'nun terörle mücadelenin esaslarını belirleyen harekât konseptinde “Türk Silahlı Kuvvetleri, terörle mücadelenin hukuki sorumluluğu İçişleri Bakanlığı'nda olmasına rağmen iç tehditteki gelişmeler nedeniyle anayasal ve yasal görevlerinin gereği kendiliğinden terörle mücadelenin fiili sorumluluğunu üstlenmiştir.”yazmaktaydı. Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri, 1990'ların 2. yarısı gelip Necmettin Erbakan'ın Refah Partisi seçimlerden 1. parti çıkınca ve Refahyol iktidarı işbaşına gelince 1. öncelikli tehdit olarak“irticayı” görmeye başlamış ve Güven Çalışma Grubu'nun terörle mücadelede elde ettiği başarıyı örnek göstererek, irticayla mücadele için de “Batı Çalışma Grubu”nu kurmuştur.[9]

28 Şubat 1997'deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ordu komutanları rejimin laik ve demokratik niteliklerine zarar verildiği gerekçesiyle politikaya doğrudan müdahalede bulunmuş ve bu durum,“yumuşak darbe” olarak adlandırılmıştır.[10] Bu sürece giden yolda Necmettin Erbakan'ın Libya gezisi, İran Cumhurbaşkanının Türkiye ziyareti, Başbakanlıkta tarikat liderlerine verilen iftar yemeği, D-8 girişimi, Kudüs gecesi ve tankların gövde gösterisi tansiyonu iyiden iyiye yükseltmiştir. Ayrıca Susurluk kazası ve ona yönelik başlatılan ancak daha sonra hükümet ve“irtica” karşıtı bir harekete dönüşen ışık kapama eylemleri de medyada oldukça ses getirmiştir. Şüphesiz Refah Partisi'nin önde gelen isimlerinin kimi açıklamaları da gerginliği tırmandırmıştır. Fakat bütün bu olaylar, bir çeşit tetikleyici etki işlevi görmüştür. 28 Şubat sürecinin temel dinamiklerini otantik Anadolu burjuvazisinin, modern burjuvaziye meydan okuyacak kadar güçlenmesinde ve Milli Görüş'ün Soğuk Savaş dönemi sonrası siyasete gerektiği kadar uyum sağlayamamasında aramak gerekmektedir.[11]

27 Mayıs'ta, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de ve 28 Şubat'ta şartlar suikastlarla, faili meçhullerle, sehpalarla, siyâsî linçlerle tamamlanmıştır. Gerçekten de Evren Paşa o konuda da tarihe önemli bir not düşerek ipucunu vermiş ve “12 Eylül öncesi şartların olgunlaşmasını bekledik.” demiştir. Toplumda biriktirilen çelişkiler 27 Mayıs'ta olduğu gibi 12 Eylül'de de cuntacılar tarafından teşvik edilmiştir. 28 Şubat'taysa "şartlar yeterince olgunlaşmadığından" ve kurguyu bozan Refahyol iktidarı yüzünden senaryoda değişikliğe gidilmiş, şartları olgunlaştıracak yeterli malzeme verilmediğinden magazinel unsurlar sahnelenmiş, DYP parçalanmış, Darbe ihalesi bu kez Silahsız kuvvetlere havale edilmiş, Refah Partisi, dinî cemaatler, başörtülü üniversite öğrencileri, dindar esnaf, tüccar üstünde ağır bir tazyik uygulanmış, milyonlarca insan fişlenmiş, binlerce insan derdest edilmiş, tehdit edilmiş ve hükümet düşürülmüş Refah Partisi kapatılmış, yerine kurulan Fazilet Partisi de kapatılmıştır.[8]

28 Şubat sürecinin tek hedefi hükümet değildir. Ana-akım medya organları için çalışan 2 tanınmış gazeteci, Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand da, Genelkurmay tarafından basına sızdırılan ve bu gazetecilerin PKK hesabına çalıştıklarını iddia eden düzmece haberlerin hedefi olurlar. Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir tarafından düzenlenen sahte belgelere dayanılarak ve eski militan olduğu iddia edilen bir PKK muhbirinin ifadesi temel alınarak, bu 2 gazeteci askerin sızdırdığı bilginin doğruluğunu kontrol etme ihtiyacı hissetmeyen ana-akım medya tarafından “PKK ajanları” olarak damgalanır. Bu düzmece haberler sonucunda önce Mehmet Ali Birand'ın, ardından da Cengiz Çandar'ın Sabah gazetesindeki görevlerine son verilir. Yine PKK ajanı olarak damgalanan insan hakları savunucusu Akın Birdal'a suikast girişiminde bulunulur.[12]

Emniyet İstihbarat Dairesi eski başkanvekili Bülent Orakoğlu, "İhanet Çemberi" adlı eserinde 28 Şubat Sürecini şöyle değerlendirir:

"28 Şubat Süreci içinde meşru, bir şekilde iktidara gelmiş Refah-Yol Hükümeti'nin antidemokratik bir şekilde iktidardan uzaklaştırılması operasyonuna, devletin en üst katlarında bulunan Cumhurbaşkanlığı kurumuyla siyaset mekanizmasının ve medyanın önemli aktörleri de alet edilmişti. Kimi cuntacı generallerin iddialarına göre; o dönem Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan zat olmasaydı, bu demokrasi dışı müdahâlenin başarılı olma şansı da olmayacaktı. Tarihe post modern bir darbe olarak geçen 28 Şubat Süreci'ne ister korkarak, ister zorla ve isterse çeşitli siyâsî çıkar ya da farklı menfaatlerle destek vermiş kişilerin ve cuntacı grupların; geçmiş 3 darbe döneminde olduğu gibi adalet önüne çıkarılamayışları, bu kişilerin yeni darbe ortamlarının hazırlanmasında da kullanılacaklarının en önemli işaretiydi. Aynı zamanda Türkiye'de kaos ve istikrarsızlık yaratarak yeni darbe ortamlarını oluşturacak gizli gücün, devletin içine nasıl sızdığının bir işaretiydi. Bu gücü yalnızca Türkiye'nin iç dinamikleriyle ifade etmek ne kadar yanlışsa, yabancı ülkelerin Türkiye'de mutlak bir hâkimiyet kurduğunu ve istediği kurumları istediği gibi kullanabileceğini düşünmek de o kadar yanlıştır. Bu olay, Türkiye'nin NATO'ya girdiği süreçten başlayarak uluslar arası alanda yaptığı çeşitli anlaşmaları ya da bu anlaşmalara dayalı yönetmelikleri, ülkenin istikrarsızlığa itilmesinde bir örtü olarak kullanan yasadışı derin ve gizli yapılanmalara, devletin çeşitli kurumlarındaki kişilerin monte edilmesi olayıdır." [13]

28 Şubat süreci, hükümetin ağırlıklı ortağı Refah Partisinin olduğu, başbakanlık makamında Necmettin Erbakan'ın oturduğu yönetime karşı "irticâyla mücâdele" kapsamında harekete geçmiş, özel televizyon kanallarını hükümetle ilişkisi tartışmalı "irtica görüntüleri"ne karşı aylarca kullanarak kamuoyu oluşturmuş ve görünürde tümüyle kurallara uygun biçimde parlamento aritmetiği içindeki değişikliklerle yönetim değişikliğini sağlamıştır. Yürürlüğe konduğu aylar zarfında bir dizi yönetmelikle ülkenin yönetim yapısını bir hayli militerleştirmiştir. EMASYA, Seferberlik Tetkik Kurulu, Batı çalışma Grubu gibi her biri "askeri vesayet rejimi”ni oturtan uygulamalarla ülke yönetiminde yapısal değişiklikler gerçekleştirmiştir. Bunların tümü "irticaya karşı" yapılmış gösterildiği için çok geniş bir kesimin mutabakatını da elde etmiştir.[14]

28 Şubat'ta adından da anlaşıldığı gibi öncekilerden farklı bir darbe yöntemiyle karşı karşıya gelinmiş ve tanımlanması zor bir süreç yaşanmıştır. Karmaşık bir süreç olduğunu gösteren bir diğer öğe, darbenin ne zaman başladığına ve nasıl bittiğine dair kesin bir cevabın olmamasıdır. Muhtıranın verildiği tarih 28 Şubat 1997 olsa da, sürecin başlangıç noktası değildir. Çünkü 1994 ve 1995 yıllarında yapılan yerel ve genel seçimlerle birlikte asker sürekli hoşnutsuzluğunu dile getirmiş ve kurumların harekete geçmesi için çalışmalar yürütmüştür. Bu kurumların rolü de darbe sürecinde oldukça büyüktür, çünkü asker kendi arka planda kalmış ve fiili darbeden kaçınmıştır. Fakat hükümeti devirmek ve cumhuriyeti “tehdit edenleri” hizaya getirmek için bu kurumlar aracılığıyla harekete geçmiştir. Sürecin ne zaman bittiğini söylemek de zordur. Kimileri hükümetin birkaç ay sonra devrilmesiyle, bazılarıysa ardından yapılan ilk genel seçimle 28 Şubat'ın bittiğini söyler. Yıllar sonra bunun doğru olmadığı anlaşılacaktır. Çünkü "EMASYA" ve"Batı Çalışma Grubu" gibi oluşumlar, sürecin 2000'li yıllara kadar devam etmesini sağlamıştır.[4]

28 Şubat'ın bir diğer önemli özelliğiyse, darbenin hemen öncesinde ve sonrasında gerçekleşen ve Türkiye'yi tam anlamıyla iflas noktasına getiren ekonomik algılayıştır. 24 Ocak kararlarıyla başlayan, akabinde Özal'lı yıllarda özelleştirmeler, konvertibilite ve uluslararası rekabet alanlarında giderek normalleşen ekonomiye en büyük darbe bu dönemde gelmiştir. Sermaye,"yeşil" ve "normal" diye ikiye ayrılarak, taşra kökenli sermaye tam anlamıyla dışarıda tutulmuş, sanayi sermayesi engellenmiş, bunun yerine rantiye ekonomisi öne çıkmıştır. 28 Şubat döneminde gazete satışları, medyadaki el değiştirmeler, banka satışları ve devlet ihaleleri masaya yatırıldığında bu ilişkilerin sonuçları görülebilir. Hele ki 28 Şubat döneminde herkesin isimlerini bildiği kimi işadamlarının bir anda ortadan kaybolması, sermayenin aslında sabit ya da oturmuş bir sermaye olmaktan ziyade, rant dağıtımından alınan paylarla ilişkili olduğunu ortaya koyar. Bu dönemde emekli generallerin şirket yönetim kurullarına piyasa değerinin çok üstünde maaşlarla girmeleri, iş tecrübesi olmayan bu generallerin işlevinin ne olduğunu göstererek, Türkiye'de ekonomik kararlarda kimin iktidar sahibi olduğunu da göstermektedir.[15]

MÜSİAD burjuvazisi kendi aralarında ve işçilerle olan ilişkilerinde yaygın cemaat ağlarını ve etik değerleri ekonomik gelişmeleri yönünde kullanmayı başarmıştır. Ayrıca yine bu ağların sayesinde Kombassan, Yimpaş, İttifak Kimpaş, Jet Group gibi holdingler özellikle yurtdışındaki gurbetçilerden geleneksel yollarla döviz temin ederek sermaye birikimlerini arttırmıştır. Giderek güçlü bir rakip haline gelen otantik burjuvazi artık özelleştirme ihalelerinde de boy gösterir olmuştur.39 Bu durum egemen sermayedar çevreleri rahatsız etmeye başlamıştır. Gerçekten de Mayıs ayında TÜSİAD'ın başını çektiği sivil toplum kuruluşları yayınladıkları bir bildiriyle Cumhuriyetin “şeriat özlemini gerçekleştirmek isteyenlerin” saldırısı altında olduğunu belirterek askerin uyarısına desteğini göstermiştir. 19 Haziran'daki irtica brifinginde de özelleştirmelerde “irticai kesim yanlısı şirketlere” öncelik verilmesinin yarattığı rahatsızlık dile getirilmiş ve bu şirketlerin giderek güçlenmelerine dikkat çekilmiştir. Bu süreçte Sermaye Piyasası Kurulu, 131 suç duyurusunda bulunmuş ve “irticai şirketlere” karşı bir mücadele başlatılmıştır. Böylelikle Anadolu sermayesi ağır bir yara almıştır. Modern burjuvazi ve sivil – asker bürokrasi arasında bu dönemde kurulan ittifak sonucu Milli Görüş – Anadolu burjuvazisi cephesi yenilgiye uğratılmıştır. Bunun bir parçasını da Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin Ekim 1997'de MÜSİAD'a açmış olduğu dava oluşturmaktadır. Bu süreçte MÜSİAD'ın gücü egemen burjuvazi karşısında zayıflamıştır. Dava daha sonra düşse de, derneğin başkanlık koltuğunun Erol Yarar'dan daha ılımlı Ali Bayramoğlu'na geçmesine zemin hazırlamıştır. Mart 2000'deki toplantıda dernek aldığı karar gereği hisse senedi satışlarında “İslam” adının kullanılmasını yasaklamış ve Jet Group başkanı Fadıl Akgündüz başta olmak üzere kimi üyeler istifaya zorlanmıştır. Böylece Anadolu burjuvazisinin ayakta kalabilen aktörleri “büyükler kulübü”ne girebilmek için çatışma yerine artık eklemlenme yollarını aramaya başlamıştır.[11]

28 Şubat ile başlayan süreç, Refah Partisiyle yakından ilişkili girişimci grupların olanaklarında ciddi bir azalmaya neden olmuştur. Dindar iş dünyası, bir taraftan küreselleşme sürecinin kazananı olmakla birlikte, diğer taraftan 28 Şubat sürecinin ardından dindar diğer gruplara oranla devletle doğrudan yüz yüze gelmesi nedeniyle daha fazla kaybeden olmuş, 2 yıl içinde üye sayısı 2900'den 2300'e düşmüştür. Bu yüzden de aktif bir muhalefet ve karşı karşıya gelmeye dayalı stratejinin aksine bir arada yaşama stratejisini geliştiren MÜSİAD, açık İslamî yönelimli bir partiyle aktif bağları olduğu vurgusunu azaltma girişiminde bulunarak, tüm siyâsî partilere eşit mesafede bir duruş benimsenmiştir. Mevcut sistemle birlikte yaşamaya dayanan bu etkileşim biçimi, Türkiye'deki İslamcıları daha liberal İslâmî yönelime itmede önemli rol oynamıştır. Çünkü Refah Partisi'nden sonra kurulan Fazilet Partisi'nin de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından, Milli Görüş içinde yaşanan ayrışmada sistemle uzlaşmak ya da kapışmak, İslamcı kalmak ya da merkez sağa/sola yönelmek tartışmalarında dinin siyâsallaştırılmasını eleştirmeye, Batı karşıtı yaklaşımları terk edip küreselleşmeden söz etmeye başlayan ve AK Parti'yi kuracak olan Yenilikçiler, Refah Partisi geleneğinden geliyor olmalarına rağmen İslamcı damar içindeki eleştirel okumadan çok, Türkiye'de 24 Ocak Kararlarıyla birlikte başlayan “neo-liberal politikalar” ve toplumsal savrulmanın eseri olmuştur.[16]

28 Şubat Kararları

28 Şubat 1997: MGK toplantısı yapıldı. Alınan kararlar hükümete bildirildi. Necmettin Erbakan, 5 gün direndikten sonra kararları imzaladı. MGK kararlarını uygulama komitesi kuruldu ve irtica avına çıkıldı. 18 maddelik karar metni şöyleydi:
  • Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni hedef alan rejim aleyhtarı faaliyetler karşısında ödün verilmemelidir. Anayasa'nın 174.maddesinde koruma altına alınan Devrim Kanunları'nın ödün verilmeden uygulanması esastır. Hükümet, icraatında Devrim Yasalarına uygunluğunu sağlamakla görevlidir.
  • Savcılar, Devrim Yasaları'nın ihlalini oluşturan davranışlar karşısında harekete
    geçmelidirler. Yasaları ihlal eden dergahlar kapatılmalıdır.
  • Sarık ve cüppeli giyim şeklinin özendirildiği görülmektedir. Kılık ve kıyafetleri bu yasaya ters düşen kişilerin onurlandırılmamaları gerekir.
  • Anayasa'nın 163. Maddesini kaldırılmasının yarattığı hukuki boşluklar, irticai akımların ve laikliğe aykırı tutumların güçlenmesine yol açmıştır. Bu boşlukları telafi edecek yasal düzenlemeler getirilmelidir.
  • Eğitim politikalarında yeniden Tevhid-i Tedrisat Kanunu rûhuna uygun bir çizgiye gelinmelidir.
  • Temel eğitim, 8 yıla çıkarılmalıdır.
  • İmam-Hatip okulları, toplumdaki bir ihtiyacı karşılamak üzere kurulmuşlardır. Bu ihtiyacın fazlası olan İmam Hatip okulları, meslek okullarına dönüştürülmelidir. Ayrıca kökten dinci grupların kontrolünde olan kuran kursları kapatılarak Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda düzenlenmelidir.
  • Devlet dairelerinde ve belediyelerde kökten dinci bir kadrolaşma hareketi sürdürülmektedir. Hükümet, bu kadrolaşmanın önüne geçmelidir.
  • Cami yapımı gibi dinî konuları siyâsî amaçlar için istismar etmeye dönük olan her türlü davranışlara son verilmelidir.
  • Pompalı tüfekler kontrol altına alınmalı ve gerekirse pompalı tüfek satışları yasaklanmalıdır.
  • İran'ın Türkiye'deki rejimi istikrarsızlığa itmeyi amaçlayan çabaları yakın takibe alınmalıdır. İran'ın Türkiye'nin içişlerine karışmasını önleyici politikalar uygulanmalıdır.
  • Yargı mekanizmasının daha etkin çalışmasını sağlayacak ve yargı bağımsızlığını güvence altına alacak, hükümetin tasarruflarından koruyacak düzenlemeler bir an önce getirilmelidir.
  • Son dönemde TSK mensuplarını hedef alan tahriklerde büyük artış gözlenmektedir. Bu sataşmalar Türk Silahlı Kuvvetleri içinde rahatsızlığa yol açmaktadır.
  • İrticai faaliyetlere karıştıkları için Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki görevlerine son verilen subay ve astsubayların belediyelerde istihdam edilmelerinin önüne geçilmelidir.
  • Partilerin belediye başkanları ve il, ilçe yöneticilerinin konuşma ve davranışları da Siyasi Partiler Yasası'nın sorumlulukları alanına sokulmalıdır.
  • Tarikatların denetimindeki finans kuruluşları ve vakıflar aracılığıyla ekonomik güç haline gelen gelmeleri dikkatle izlenmelidir.
  • Laiklik karşıtı yayın çizgisi olan TV kanalları ve özellikle radyo kanallarının verdikleri mesajlar dikkatle izlenilmeli ve bu yayınların Anayasa'ya uygunluğu sağlanmalıdır.
  • Milli Görüş Vakfı'nın kimi belediyelere yaptığı usulsüz para transferleri durdurulmalıdır. koruma altına alınan Devrim Kanunları'nın ödün verilmeden uygulanması esastır. Hükümet, icraatında Devrim Yasalarına uygunluğunu sağlamakla görevlidir.
Kaynaklar

[1] dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_resim_3/28subat_27nisan_raporu.pdf
[2] Efecan İnceoğlu, "Türkiye'de Siyasal İslamcılığın Evrimi" (Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı, Ankara 2009, s.87.
[3] Yrd. Doç. Dr. Mehmet Bahçekapılı, "Türkiye'de Din Eğitiminin Dönüşümü", İlke İlim Kültür ve Eğitim Derneği, İstanbul 2012, s.24.
[4] Şeyma Akın, "28 Şubat Süreci ve Batı Medyasındaki Algılanması" (Yüksek Lisans Tezi), Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Karaman 2011.
[5] Beyhan Öcal, "12 Eylül'den 28 Şubat'a Darbe Söylemlerindeki Değişimin Analizi", ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, Ocak 2009, Sayı: 1/4, s.7.
[6] Av. Fatma Benli, "Başörtü Yasağı Kronolojisi", İstanbul 2011, mazlumder.org/fotograf/yayinresimleri/dokuman/turkiyede-dunyada-basortusu-yasagi-kronolojisi.pdf
[7] Özgür Gökmen (Universiteit Leiden, Research School), "28 Şubat: Bir Batılılaşma Restorasyonu Mu?", Mart 2002, hypertope.com/files/28 ÅŸubat makale.pdf
[8] "Ülkemizde Demokrasiye Müdahale Eden Tüm Darbe ve Muhtıralarla Demokrasiyi İşlevsiz Kılan Diğer Bütün Girişim ve Süreçlerin Tüm Boyutlarıyla Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu", Kasım 2012, http://bturan.com/wp-content/uploads/2012/11/DARBE-KOMISYONU-RAPORU.pdf
[9] Abdullah Kılıç, "Gizli Belgeleriyle 28 Şubat", 22- 26 Şubat 2012, Habertürk, http://kestaneagacikahvesi.files.wordpress.com/2012/02/gizli_belgeleriyle_28_subat.pdf
[10] Ben Lombardi, "Turkey: The Return of the Reluctant Generals?", Political Science Quarterly, 1997, s.214-215.
[11] Arş. Gör. Mustafa Bölükbaşı (Kırıkkale Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü,), "Milli Görüş'ten Muhafazakâr Demokrasiye: Türkiye'de 28 Şubat Süreci Sonrası İslâmî Elitlerin Dönüşümü", İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 2012 | Cilt.1, Sayı:2.
[12] tesev.org.tr/Upload/Publication/867cfc97-ca7b-4840-a6d6-9b6b09cf7aff/Iletisimsel Demokrasi 06_2011.pdf
[13] Bülent Orakoğlu, "İhanet Çemberi: PKY'yı Yöneten Türkler", Timaş Yayınevi, s.10-11.
[14] Hasan Cemal, "Türkiye'nin Asker Sorunu: Ey Asker, Siyasete karışma!", Doğan Kitap, Mayıs 2010, s.16.
[15] Nuh Yılmaz, "Bir Postmodern Darbe Portresi: 28 Şubat", Pınar Yayınları, 2012, s.226-227.
[16] Yrd.Doç Dr. Selahaddin Bakan-Arş.Gör.Dr. Işıl Arpacı, "Liberal Değişim Sürecinde Dönüşen ve Dönüştüren Muhafazakarlık", s.136-137, http://iibfdergisi.ksu.edu.tr/Imagesimages/files/2012-2-11_0.pdf 
Share: