13 Eylül 2014 Cumartesi

Makale-Derin Devlet

Derin Devlet



Derin devlet; devletin imkânlarını kullanarak mevcut rejimi veya otoriteyi ortadan kaldırmaya yönelik gizli bir yapılanmadır. Bu yapılanmada rol alan kişilerin yine devletin kendi adamları olduğunu söyleyebiliriz. Bu kişiler, sivil toplum örgütlerinden, gazetecilerden, asker kanadından ve politikacılardan seçilirler. Çeşitli mevkilerden bir araya getirilen kişiler, organizeli bir şekilde devletin istihbaratını gizlice kendi amaçları doğrultusunda kullanırlar. Oluşturulan örgüt, basın yoluyla bir takım iddialar ortaya atmak suretiyle darbeye zemin hazırlarlar. İddialar ve propagandalar özellikle halkın hassas noktalarına kaşımaya yönelik yapılır.

Bir Devrin Derin Devleti (İTC)
1960 ihtilaliyle Adnan Menderes ve yakın çalışma arkadaşları idam edilmişti. Menderes’in idam gerekçesi, bebek davasına, köpek davasına, ülkenin dış borç batağına batırılmış olmasına ve (yapay) iç karışıklığa sürüklenmesine dayandırılmıştır. Ancak dönemin analizini yapan araştırmacılar, bu kanlı ihtilalin arkasında ABD’nin olduğunu belirmişlerdir. Menderes’in idam edilmesi ve DP iktidarının alaşağı edilmesi TSK tarafından yapılmıştır. Ancak, ihtilal şartlarını oluşturan pek çok suni (Yapay) olayların da muhalefet ve yandaşları tarafından şiddetle körüklendiğini belirtmek gerekir.

1980 yılında ülkemizi kasıp kavuran anarşi, ülkenin içinde bulunduğu büyük sıkıntılar ve bu sıkıntılar karşısında idarenin tam anlamıyla aciz kalması sonucunda TSK idareyi ele geçirmiş, parti liderlerini birer birer yakalayıp, hapse atmıştı. Bu ihtilalde sağcılardan ve solculardan pek çok genç olaylarla bağlantılı oldukları gerekçesiyle idam edilmiş, pek çok gençte hapse atılmıştı. Geliştirilen şartların yine ABD güdümlü olduğunu söylemek herhalde saflık olmayacaktır.

Son yıllarda ülkemizin gündemini meşgul eden Ergenekon yapılanması, aradan yıllar geçmesine rağmen bir türlü aydınlatılamadı. Aradan yıllar geçmesine rağmen bu yapılanmanın köküne inilememiş olması bu yapılanmanın gerçekte olup olmadığı konusunda bir takım şüpheler oluşturmaktadır. Soruşturma sürecinde elde edilen tüm bilgi ve belgeler böyle bir yapılanmanın yıllardır var olduğunu gösteriyor. Ancak bazı belgelere eklentilerin yapılması, ses kayıtlarına bir takım montajlar yapılması, ortaya konulan belgelerin tarihlerinin birbirleriyle çelişiyor olması ve bir subayın cep telefonuna örgüt üyelerinin isimlerinin gizlice yüklenmesi yeni tartışmaların başlamasına sebep oldu.

Yazdığım makalelerimde, geçmişte olduğu gibi bugünde Türk Milleti’nin son kalesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış düşmanlar tarafından gizli veya açık ortadan kaldırılmak istendiğine işaret etmiştim. Son yıllarda devletimizin yaşadığı Ergenekon sıkıntısı da bana göre Türk Devleti üzerinde bir takım emelleri olan iç ve dış hainlerin eseri olabileceğine inanıyorum. Dış hainler, devletimiz üzerinde emellerine ulaşabilmek için; bu devletin türlü imkânlarıyla belirli noktalara gelmiş kariyer sahibi hainleri bir maşa gibi kullandıklarını düşünüyorum. Ancak hainler şunu iyi bilmeliler ki; Türk Devleti güçlüdür ve milleti de devletine tam bir sadakatle bağlıdır. Bu oyunlar, basiretli yöneticiler ve milletimiz tarafından ters yüz edilecektir.

Ergenekon yapılanması içinde yer alan yerli ve yabancı hainlerin ipleri de (bu yapılanma senaryo değil ise) er-geç ortaya çıkacaktır. Günümüzün en büyük sorunu olan Ergenekon yapılanmasına ayrıntılarına girmeden değindikten sonra asıl konumuz olan üç kıtada hâkimiyet kurmuş 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl bir derin devlet ile burun buruna kaldığını; bu örgütün niçin kurulduğunu ve hedefinin ne olduğunu bilgim nispetinde aktarmaya gayret edeceğim.

1876 yılı Osmanlı Devleti:
Bu dönem, Birinci Meşrutiyetin ilan edildiği bir dönemdir. Bu dönemin geneline baktığımızda ekonominin bozulduğunu, sürekli savaşlar yapıldığını ve buna bağlı olarak ta toprak kayıplarının yaşandığını görüyoruz. Tarihin her döneminde olduğu gibi bu dönemde de Türk Milleti’ni bir türlü içlerine sindiremeyen Avrupalılar ve Ruslar, Osmanlı’nın içine düştüğü bu zor şartlardan faydalanmak istediler. Osmanlı, zor durumda olduğundan Avrupalının dayattığı serbest ticaret anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Yapılan anlaşmayla gümrük vergileri düşürülmüş ve bu anlaşmaya bağlı olarak ta Osmanlı sanayisi büyük bir darbe almıştır.

1879 yılında tüm Avrupa’yı sarsan Fransız ihtilali patlak vermiştir. Fransız ihtilali, Avrupa devletlerinde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nu da etkisi altına almıştır. Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslim azınlıklar, milliyetçilik şuurlarının uyanmasıyla birlikte birer birer baş kaldırıp ayrı devlet kurmak istediler. Estirilen bu rüzgâr; ezelden beri Türk Milleti’ni yeryüzünden silmek amacıyla yanıp tutuşan Avrupalı devletler ve Çarlık Rusya’sı tarafından sürekli körüklenmiştir.

Osmanlı coğrafyasında estirilen milliyetçilik rüzgârları, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da etkisini gösterdi. Avrupalı ve Çarlık Rusya’sı, Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslim azınlıkların daha özgür yaşamaları gerektiğini ileri sürüyorlardı. Osmanlı, içinde düştüğü bu buhranlı döneminde hem Avrupalı devletlerin ve hem de Çarlık Rusya’sının dayatmalarına maruz kaldı. Osmanlı idaresi, aldığı bir karar ile 1839 yılında imzalanan Tazminat Fermanını ve 1856 yılında kabul edilen Islahat Fermanını yeniden yürürlüğe koydu. Tazminat Fermanı’nın ve Islahat Fermanı’nın içeriğinde hangi maddelerin olduğunu hatırlamamızda fayda görüyorum.

Tazminat Fermanı:
3 Kasım 1839 yılında ilan edilen Tazminat Fermanı, Türk tarihinde demokratikleşmenin ilk somut adımı olmuştur. Sultan Abdülmecit döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuştur. Gülhane Parkı’nda okunduğu için Gülhane Hatt-ı Şerif-i (Padişah yazısı veya hayırlı düzenlemeler) olarak ta bilinir.

Fermanda yer alan başlıca maddeler şöyleydi:
  • Tüm vatandaşların can, mal ve namus emniyetleri sağlanacak,
  • Yargılamaya açıklık getirilecek; yani hiç kimse yargılanmadan idam edilmeyecek,
  • Vergide adalet sağlanacak,
  • Erkek vatandaşlar dört yıl askerlik yapacak,
  • Rüşvet ortadan kaldırılacak,
  • Tüm vatandaşlar, mal ve mülk sahibi olabilecek, malını yakınlarına miras olarak bırakabilecek,

Sultan Abdülmecit tarafından ilan edilen bu düzenlemelerin Sultan Abdülhamit tarafından tekrar yürürlüğe konulması, Avrupalıların ve Rusya’nın baskısıyla değil, bizatihi Sultanın isteği ile alakalıdır. Zira Avrupalılar ve Çarlık Rusya’sı, Osmanlı’nın buhranlı durumundan faydalanarak Büyük Osmanlı Devleti’ni bölmek istiyorlardı. Sultan Abdülhamit, bu iradesi ile Avrupalıların “Hasta Adam” dediği Osmanlı’nın dimdik ayakta olduğunu dosta ve düşmana göstermiştir.

Fermanda yer alan tüm maddeler tamamen uygulanamamış olsa da Osmanlı’nın çağdaşlaşma ve cumhuriyet fikrinin filizlenmesine sebep olmuştur. İlgili maddelerden de anlıyoruz ki; 1876 yılında Osmanlı Devleti tam anlamıyla Demokratik bir anlayış ile idare edilmiyordu.

Islahat Fermanı:
1856 yılında imzalanan bu ferman aynı zamanda Tazminat Fermanı’nın devamı niteliğindedir. Ferman, 1856 yılında yapılan Paris Antlaşması metinleri içerisinde de yer almıştır. Islahat Fermanı’nın imzalanması esasında Avrupalıların Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmakta olan Rusya’yı saf dışı etmeye yönelik bir anlaşma olmuştur. Avrupalılar, Osmanlı’ya; “bu fermanı imzalamazsanız, Rusya sizin iç işlerinize karışmaya devam edecektir.” Diyerek, Osmanlının ekonomik ve coğrafi imkânlarını rahatça sömürmek istemişlerdir.

Sultan Abdülaziz fermanı olarak ta bilinen Islahat Fermanı, Osmanlı coğrafyasında yaşayan gayrimüslimlerin haklarının korunmasına yönelik bir fermandır. Bilindiği üzere Fransız ihtilaliyle gelen iç karışıklıklar neticesinde her azınlık Osmanlı’ya başkaldırarak ayrı devletler kurmak istiyorlardı. Osmanlı idaresi, gayrimüslimlere verdiği bu haklar ile azınlıkları devlete bağlamayı ve isyanları önlemeye çalışmıştır.

1860 yılında, kendilerini Jön Türkler veya Yenilikçi Osmanlılar diye tanıtan bir gençlik örgütü kurulmuştu. Bu gençlik örgütünün kadrosunda Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi pek çok aydın kişi bulunuyordu. Osmanlı’nın yetiştirdiği bu aydın zümreler, Osmanlı idaresinin içinde bulunduğu zor durumları ve bozuk idari yapısını göz önüne alarak idarenin bir takım değişikliğe gitmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Yani; Avrupa’da gerçekleştirilen yasal düzenlemelerin (Monarşi) Osmanlı idaresi tarafından da yapılmasını istiyorlardı.

Osmanlı idaresi, 1850 yılında dış borç batağına saplanmıştı. Alacaklı devletlerin her biri alacağını alabilmek için yeni tavizler peşinde koşuyorlardı. Osmanlı’nın yaşadığı bu ekonomik ve siyasal sıkıntılar Mithat Paşa’yı ve arkadaşlarını harekete geçirmeye yetmişti. İdareye karşı yapılan bu hareketlenme 30 Mayıs 1876 yılında Sultan Abdülaziz’i tahtından indirmeye yetmişti. Osmanlı’nın derin devleti, Abdülaziz’i devirince yerine 5. Mehmet’i sultanlık makamına getirdiler; ancak ihtilalcilerin istekleri 5. Mehmet’in yerine getirebileceği istekler değildi. Dayatılan istekler sonucunda ruh sağlığı bozulan 5. Mehmet, ihtilalciler tarafından tahttan indirildi; yerine Meşrutiyet idaresi ile devleti yöneteceği sözünü veren 2. Abdülhamit’i tahta geçirdiler.

Sultan Abdülhamit, iddia edildiği kadar zayıf ve kabiliyetsiz bir kişi değildi. O, kendi dönemi içerisinde en sağlam istihbarat teşkilatını kurarak misyonerlerin gizli faaliyetlerinden ve düşman kuvvetlerinin Osmanlı aleyhine aldığı kararlardan önceden haberdar oluyor ve gerekli tüm tedbirleri alıyordu. Abdülhamit, cumhuriyet yanlısı bir lider değildi. O, Osmanlı Devleti’ni gelenekçi yöntemlerle yönetmeyi hayal ediyordu. Yani; ümmetçi bir anlayış, Şer-i hükümlerle yönetilen bir Osmanlı Devleti’nin varlığından yana siyaset izliyordu.

Balkanlarda ayaklanmalar başlamış, Çarlık Rusya’sı Osmanlı idaresine bir ültimatom vermişti. Abdülhamit Han, Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın İstanbul’da toplanarak Osmanlı aleyhine bir dizi kararlar aldığını öğrenmişti. Abdülhamit Han, siyasi bir manevra ile 23 Aralık 1876 yılında Kanun-i Esasi’yi; yani yeni anayasayı derhal ilan ederek hainlerin oyunlarını boşa çıkartmayı başardı. Böylelikle Meşrutiyet resmen yürürlüğe girmiş oldu.

Kanun-İ Esasi:
1876 Anayasası olarak bilinen Kanun-i Esasi, padişahın yetkilerine kısıtlama getirmiyordu. Yürütme yetkisi tamamen elinde olan padişah, sadrazam ve vekilleri (bakanları) gerekli gördüğünde istediği gibi göreve getirebiliyor, istemediğinde ise görevden alabiliyordu; ancak mecliste bulunan vekiller üzerinde tam bir denetime sahip değildi. Padişah, gerekli gördüğünde meclisi feshetme ve seçime gitme yetkisine sahipti. Kanun-i Esasi’ye göre; iki kanatlı bir parlamento oluşturuldu. Üye seçim yoluyla belirlenen meclise Meclis-i Mebusan; üyeleri atama yoluyla belirlenen meclise de Ayan Meclisi deniliyordu. Ayan Meclisi’nin başkanı ve üyeleri padişah tarafından atanıyordu.

İttihat ve Terakki (İTC)
İTC, 1889 yılında Askeri Tıbbiye Mektebi’nde İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adıyla gizli bir örgüt olarak kurulmuştur. Örgütün bazı üyeleri tutuklanırken; bir kısmı da Paris’e kaçmayı başarmıştır. Kaçanlar, anayasanın tekrar yürürlüğe girmesini isteyerek Osmanlı muhacirleriyle birleşerek bir güç oluşturdular. Ahmet Rıza önderliğinde hareket eden bu grup, 2. Abdülhamit rejimine karşı mücadele etmek amacıyla yurt içinde ve yurt dışında örgütlendiler ve legal yollarla İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurdular. 1895 yılından itibaren Osmanlıca ve Fransızca yayınlanan Meşveret adlı gazeteyi çıkarmaya başladılar 1896 yılında yapılan kongrede daha liberal ve İngiliz yanlısı olan Mizan Gazetesi editörü Murat Bey, bu kongrede başkanlığa getirildi. 1897 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi de Cenevre’ye nakledildi.

1902 yılında yapılan 1. Jön Türk Kongresi’nde cemiyet, Monarşist grupta yer alan Sabahattin Bey ile cumhuriyetçi grupta yer alan Ahmet Rıza Bey ikiye ayrıldı. 1905 yılından sonra Türkiye’den gelen Dr. Nazım ve Bahaeddin Şakir Beyler, propaganda ve örgütlenme çalışmalarına hız verdiler. 1906 yılında Selanik’te posta zabiti Mehmet Talat, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu ve sürgündeki Jön Türklerle irtibata geçti. İki ay sonra da Kemal Atatürk, 5. ordu subayları arasında Vatan ve Hürriyet adlı örgütü kurdu. 1907 Eylülü’nde, Paris’te 2. Jön Türk Kongre’si yapılı. Kongreye Taşnaksutyun adlı Ermeni Devrimci Federasyonu da katıldı. İşte bu kongreyle Jön Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti adını aldı ve 2. Abdülhamit yönetimine karşı bir ihtilal yapma kararına vardı. Teşkilat, Vatan ile bazı muhalif grupları da bünyesine katarak daha da güçlendi.

II. Meşrutiyet Dönemi:
24 Temmuz 1908 yılında Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra İTC iktidara gelemedi; ancak Hüseyin Hilmi, İbrahim Hakkı Paşa ve Sait Paşa gibi ileri gelenlerce kurdurulan hükümetleri dışarıdan desteklediler. Aynı yılın Aralık ayında seçilen Mebusan Meclisi’nde üyelerin büyük çoğunluğu İTC tarafından desteklenen kişilerden oluşuyordu. Şubat 1909 yılında Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez bir hükümet, mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyu ile düşürüldü.

Cemiyetin 1908, 1909, 1910 ve 1911 yılında yapılan dört kongresi de Selanik’te gizli olarak yapılmış, Merkez Komite üyelerinin isimleri kamuoyuna açıklanmamıştı. Gizli bir cemiyetin siyasi sorumluluk taşımadan sahip olduğu iktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılandı. “Rical-i gayb” (görünmeyen kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi.

Nisan 1909 yılında cemiyete muhalif bir gazetecinin Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine olaylar çıktı. İTC iktidarına karşı “31 Mart Vakası” olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanmalar Selanik’ten gelen askeri birlikler tarafından bertaraf edildi. Böylece İTC, eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidar koltuğuna yerleşti. 2. Abdülhamit’in yerine getirilen 5. Mehmet Reşat, İTC’nin elinde kukla olmaktan öteye bir şey yapamadı. 1909 yılında yapılan Kanun-i Esasi değişikliği ile siyasi güç, meclisin elinde toplandı.

İktidardan Düşmesi ve Bâb-ı Âli Baskını:
İTC’nin milliyetçi politikalar, orduya siyasetin sokulması Balkanlar’da, özellikle de Arnavutluk’ta tepkilere yol açmıştır. 1912 Şubat’ında yapılan meclis seçimleri, İTC’nin yönlendirdiği şiddet olayları ve yolsuzluklara sebep oldu. Bu yönüyle yapılan seçim tarihe “sopalı seçim” damgasını yiyerek geçti. Böylece İTC adayları her yerde kazanarak meclise girdi. Ancak muhalefet grubu seçimlerin zorbalıkla ve şaibeli bir şekilde yapıldığını ileri sürerken; ordu içinde “Halaskar Zabitan” yani; kurtarıcı subaylar adıyla yeni bir örgüt ortaya çıktı.

Örgütün ortaya çıkış sebebi, ITC iktidarına son vermekti. 16 Temmuz 1912 yılında Halaskar Zabitan grubu bir muhtıra vererek, Sait Paşa başkanlığındaki ITC kabinesinin istifa etmesini sağladı. Ancak İstanbul’da İTC örgütünün kontrolünde bulunan emniyet teşkilatı “Kayıkçılar Grubu) ve benzeri kitle örgütleri, kurulan yeni hükümeti zor durumlarda bırakmaya devam ettiler.

1912 Ekiminde patlak veren Balkan Savaşı, kısa bir süre içinde Osmanlı için büyük bir hezimete dönüştü. Bu hezimet, İTC’nin elinde güçlü bir oldu. Zira İTC, alınan yenilginin sorumluluğunu mevcut hükümete yükledi. Milliyetçilik politikasını benimseyen cemiyet, bir yandan ordu içindeki kilit isimleri birer birer ele geçiriyor, diğer yandan da hükümete yükleniyordu. Nihayet cemiyet, Binbaşı Enver Paşa önderliğinde toplantı yapılmakta olan Bab-ı Ali’ye silahlı bir baskın düzenledi. Baskın sırasında Harbiye Nazırı katledilmiş, sadrazamın kafasına silahlar dayanmış ve istifa etmesi sağlanmıştı. İTC, yaptığı bu askeri darbe sonucunda iktidarı ele geçirmiş oldu.

Osmanlı yönetimini ele geçiren ITC, ihtilalci bir zihniyete sahip olduklarından halk tarafından sempatiyle karşılanmayacaklarını düşündüklerinden, geniş kapsamlı ve herkesin kabul edebileceği bir kişinin hükümetin başına getirilmesi gerektiğini düşündüler. Herkes tarafından sevildiği ileri sürülen Mahmut Şevket Paşa, ITC tarafından sadrazamlık makamına getirildi. Ne var ki; 11 Haziran 1913 yılında Mahmut Şevket Paşa bir suikast sonucu öldürüldü. Bunun üzerine ITC, Sait Halin Paşa’yı sadrazamlık makamına getirerek sağlam tabanlı bir diktatörlük idaresini uygulamaya başladı. Ülkenin her tarafından muhalifler ve önderleri arandı. Yakalananlar Mahmut Şevket Paşa suikastıyla suçlanarak idam edildiler. Bu infazlar Osmanlı tarihinde ilk siyasi infazlardır. Aralarında gazeteci, yazar ve milletvekili olan toplam 250 kişilik bir grup Sinop cezaevine sürüldü. Muhalif gazetelerin tamamı kapatıldı.

1. Dünya Savaşı Yıllarında ITC
İTC üst yönetimi, 2 Ağustos 1914 yılında hükümetten ve padişahtan habersiz Almanya ile bir ittifak anlaşması yapmıştır. Yapılan anlaşmalar sonucunda, Osmanlı Devleti, Almanya’nın yenilmesiyle birlikte savaşı kaybetmiş sayıldı. Bu vahim tablo, ITC içinde ciddi tartışmalara sebep oldu ve üyelerden Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Mahmut Paşa gibi önde gelen isimler askeri görevlerinden ve hükümetten ayrıldılar. Kemal Atatürk, Fethi Bey, Rauf Bey görevde kalmaya devam etmekle birlikte, Enver Paşa başkanlığındaki cemiyet yönetimine ciddi tavırlar aldılar.

Daha önce İstanbul Muhafızı ve Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa, savaşın ilk yıllarında Suriye kumandanlığına gönderilerek fiilen merkez yönetimden uzaklaştırıldı. Bu durum, rejimin iki lideri konumunda olan Talat Paşa’yı ve Enver Paşa’yı karşı karşıya getirdi; ancak herhangi bir kopma meydana gelmedi.
Savaşın ilk yıllarında Sarıkamış’ta, Süveyş’te ve Irak’ta alınan ağır yenilgiler, Başkumandan Enver Paşa’nın siyasi otoritesini sarsmaya yetmediyse de, stratejik zekasına olan güven ciddi şekilde sarsıldı. Enver Paşa’nın sağ kolu konumunda bulunan İaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa’nın adının yolsuzluklara bulaşmış olması da ITC rejimini yıpratan diğer faktörler olarak öne çıktı.

ITC’nin sonu:
1. Dünya Savaşı’nda alınan yenilgiler sonucunda Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918 tarihinde istifa etti. Daha sonra, 1 Kasım’da yapılan olağanüstü kongrede ITC kendini feshederek “Teceddüd Fırkası” yani; Yenilenme Partisi adıyla yeniden kuruldu; ancak aynı yılın 2 Kasım’ında ITC liderlerinden Enver Paşa, Talat, Cemal ve Bahaeddin Şakir ile Dr. Nazım çareyi yurtdışına kaçmakta buldular. Gerek Türkiye’de ve gerekse itilaf devletlerinde genel kabul görmüş inanca göre parti örgütü kendini feshetmemiş, şartların düzelmesi durumunda yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmiştir. Diğer iddialar ise; savaş sırasında meydana gelen yolsuzluk ve ölümlerden sorumlu tutulan liderler gizlenmiş, savaş suçlarına karışmamış olan Cavit, Rauf, Fethi, Vasıf, Rahmi, İsmail Canbulat gibi isimler öne çıkarılmıştır.

Sonları Nasıl Oldu?
  • Talat Paşa, 15 Mart 1921 yılında Berlin’de Ermeni Sogoman Teyleryan tarafından öldürüldü.
  • Cemal Paşa, 22 Temmuz 1922 yılında Tiflis’te uğradığı bir suikast sonucunda öldürüldü. Bu suikastın sorumlusu bugüne kadar bilinmiyor.
  • Enver Paşa, 4 Ağustos 1922 yılında Tacikistan’da Kızılordu ile girdiği silahlı çatışma sonucunda öldürülmüştür. ITC’nin sağ kalan eski liderleri ise Cumhuriyet döneminde 1925 yılında çıkartılan Takrir-i Sükun Kanunu’na göre siyasi hayattan men edilmiş ve 13 kişi 1926 yılında İzmir Suikastına karıştıkları iddiasıyla İstiklal Mahkemesince idam edilmiştir.

İTC Nasıl Bir Yönetim Sergiledi?
  • Silahlı Kuvvetlerde büyük revizyon yapıldı. Buna bağlı olarak Enver Paşa dört rütbe birden yükseltilerek paşa oldu ve ordu yönetimine getirildi.
  • İTC, Alman yanlısı bir politika izledi. 1914 yılında Rusya’ya ve İngiltere’ye savaş açıldı, seferberlik ilan edildi.
  • İTC, ideolojisini Türkçülük ve Turancılık olarak ortaya koydu.
  • Gayrimüslimlerin gücünü ekonomi hayattan çıkardılar, Milli İktisat Politikasını benimsediler. Böylece 1914 yılında tek taraflı olarak Kapitülasyonlar feshedildi.
  • 1915 yılında “Tehcir Yasası” çıkarılarak Anadolu’daki Ermeniler, Osmanlı sınırlarında bulunan Suriye’ye yerleştirildiler. Bu yasa halen Ermeni Katliamları olarak Türkiye’nin önünde büyük bir sorun olarak durmaktadır.
  • Dili sadeleştirme ve Türkçeleştirme çalışmaları yapıldı.
  • Medrese eğitimi modernleştirildi ve Maarif Nezareti denetim altına alındı.
  • Hukuk-i Aile Kararnamesiyle medeni hukukta kadın ile erkeğin eşit olduğu belirlendi ve kadınlara boşanma hakkı getirildi.

Atatürk’ün İTC ile ilişkisi Nasıl Başladı?
Kemal Atatürk, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuştu. Şam’da stajını tamamlayıp döndükten sonra (1907) tüm arkadaşlarının İTC’ye katıldığını gördü. Bunun üzerine kurduğu cemiyeti feshederek ITC’ye katıldı. 22 Eylül 1907 yılında Trablusgarp delegesi olarak ITC’nin düzenlediği kongrede partiyi tenkit etti. Cemiyet içinde subayların bulunmasının doğru olmadığını, siyasetle uğraşacak kişilerin askerlik vazifelerini bırakmaları gerektiğini söyledi. Aksi halde askeri emir komuta zincirinin, cemiyetin hiyerarşik düzeninin karışacağını ve askeri disiplinin sekteye uğrayacağını ileri sürdü.

Parti yöneticilerinden pek çoğu Atatürk’ün düşüncelerini onaylamazken; Kazım Karabekir Atatürk’ü destekleyen tek kişi olarak öne çıktı. Atatürk, bu tarihten itibaren 1923 yılında siyaseti bırakarak askerlik ile ilgilenmeye başlamıştır. Atatürk’ün kongredeki konuşmaları bir kısım partilileri rahatsız etmiş; Yakup Cemil isimli bir şahsı suikastçı olarak seçmişlerdi. Yakup Cemil, Atatürk’e suikast yapmayı kabul etmiş; ancak Atatürk’ü dikkatli olması için uyarmıştı. Atatürk’ün makamına silahlı olarak giren Yakup Cemil, Kemal Atatürk’ün inançlı ve etkileyici konuşması sonucunda suikast yapmaktan vazgeçtiğini bizzat Atatürk’e söylemiştir.

İTC’nin Milli Mücadele Yıllarındaki Rolü:
1. Dünya Savaşı kaybedilince; 1915 yılında Enver Paşa bir direniş örgütü kurulmuştu. Anadolu’dan Milli Mücadele için çağrılan kişiler İstanbul’da eğitilmiş, Anadolu’da gazeteler çıkarılmış ve dernekler kurulmuştu. Böylece, Batı ve Kuzey Anadolu’da Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin önderliğinde Kuvayı Milliye adlı bir direniş örgütü kuruldu.

Bu örgütlenmede dikkat çeken husus; teşkilatı oluşturan kadroların tamamının eski İTC üyelerinden oluşmasıdır. Başta Atatürk, Rauf, Fethi, Kazım Karabekir, İnönü, Celal Bayar, Adnan Adıvar, Şükrü, Rahmi, Çerkez Reşit, Çerkez Ethem, Bekir Sami, Yusuf Kemal, Celalettin Arif, Ağaoğlu Ahmet, Recep Peker, Şemsettin Günaltay, Hüseyin Avni, Ziya Hurşit beyler gibi milliyetçi liderler kadroyu oluşturuyordu.

İTC’nin basın ve propaganda sözcülerinden Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Akif Ersoy, Celal Nuri, Yunus Nadi, Falih Rıfkı Atay, Velid Ebüziya ve diğerleri Milli Mücadele’nin önde gelen savunucularındandı. Tablo böyle iken; Milli Mücadele kadrosunun eski İTC’nin bir devamı mı, yoksa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yeni bir oluşum mu olduğu sorusu halen cevaplanabilmiş değildir.

Share:

0 yorum:

Yorum Gönder