13 Eylül 2014 Cumartesi

Makale- Jön Türklerin Tarihi Misyonu

Jön Türklerin Tarihi Misyonu

Tarihimizde Jön Türklerin yeri ve önemi oldukça önemlidir. Kimi tarihçilerimiz, Jön Türkleri Osmanlı’yı yıprattığı için eleştirmiş; kimi tarihçilerimiz aydın olduklarını ileri sürerek övgüye layık görmüştür. Jön Türk hareketinin karakteristik yapısına bakıldığında ılımlı olduğunu, rejimle ilgili herhangi bir sıkıntısının olmadığını görebiliriz. Jön Türkler, rejimin değişmesini değil, ‘İstibdad’ anlayışının kaldırılmasını savunmuştur. Ancak; ilerleyen dönemlerde İTC adı ile yönetimde söz ve karar sahibi olduğunda, ihtilalci yönlerinin ortaya çıktığına şahit olmaktayız.

Sloganları; ‘yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet’ olan Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan milliyetçi, laik ve meşrutiyetçi bir akımın temsilcileridir. Önceleri yönetime muhalif olan bu akımın temsilcileri daha sonra Osmanlı’da iktidarı ihtilal yoluyla ele geçirmiştir.

Jön Türk kelimesi ilk olarak 1828 tarihinde Charles Mc Farlane tarafından kullanılmıştır. Daha sonra 1855 tarihinde Ubiceni, 2. Mahmut dönemindeki reform hareketine katılan devlet adamlarını ve Abdülmecit döneminin Tanzimatçılarını tanımlamak için ‘Jevene Turqvi de Mahmut’ ve ‘Jevene Turqvie d’AbdulMedjid’ ifadelerini kullanmıştır. Bu terimleri resmi olarak ilk kullanan kişi ise Hippolyte Castille olmuştur.

Genç Türkler veya Yenilikçi Türkler kavramı yeni bir kavram olarak ortaya çıkmamıştır. O dönemlerde Avrupa’da yönetime karşı isyan halinde olan kesimlere de benzer isimler verilmekteydi. Örneğin: Hem siyasi, hem de edebi bir akım olarak Almanya’da da muhalif kesimler ortaya çıkmış ve ‘Genç Almanya Akımı’ adıyla anılmıştı. İtalya’da da ‘Genç İtalya Akımı’ ve Polonya’da da ‘Genç Polonya Akımı’ Avrupa’da sıklıkla adından söz ettiren muhalif akımlar olarak tarihe mâl olmuştur. Bu genç akımların ortak özelliği; hem yönetime muhalif olmaları ve hem de aydın-edebiyatçı olmalarıdır. Yönetime olan tepkilerini bildirileriyle, şiirleriyle, dergi ve gazeteleriyle yansıtmışlardır.

Jön Türklerin ideolojilerini genel olarak Batı’daki gelişmeler şekillendirmiştir. Fransa’daki aydın kesimler, Burjuva sınıfına seslerini duyurabilmek ve onları yönetime karşı aydınlatma amacında olmuştur. Genç Türkler de aynı yolu izlemiş ve edebi yollarla halkı aydınlatmaya çalışmıştır. İlerleyen dönemlerde İTC adıyla teşkilatlanan Jön Türklerin amacı; Osmanlı saltanatını yıkmak değildi. Sultan Abdülhamit Han’ın sıkı politikalarını yumuşatmak, bir alt meclis kurularak halkın tamamının temsil edilmesini sağlamaktı. Her ne kadar Jön Türkler kadrosu bu anlayış içerisinde hareket etmiş olsa da her birinin farklı ideolojik düşüncelere sahip olduğunu da belirtmekte fayda vardır.

Jön Türkler, faaliyetleri sonucunda 2 bin civarında üye toplamıştır. Abdülhamit Han yönetimi, Jön Türklerin faaliyetlerinden rahatsız olmuş; Jön Türk kadrosu da yönetimin tavrından endişelenerek ülkeyi terk etmiştir. Jön Türklerin bir kısmı Avrupa’ya özellikle de Fransa’ya gitmiş, bir kısmı da Mısır’a giderek adeta sürgün hayatı yaşamıştır. Genç Türklerin kadrosuna baktığımızda şu önemli kişileri görebiliriz: Abdullah Cevdet, Abdurrahman Bedirhan, Ahmet Rıza, Ahmet Fazıl, Ahmet Ferig, Ahmet Kemal, Ahmet Lütfullah, Ahmet Niyazi, Ahmet Saib, Ali Fahri, Ali Fehmi, Ali Haydar, Ali Şefkati, Bahaeddin Şakir, Derviş Hüma, Ethem Ruhi, Emie Şekib Aslan, Halil Canem, Hüseyin Tosun, Hüseyin Sami, Hüseyinzade Ali, İbrahim Temo, İshak Suküti, İsmail Campolat, İsmail Enver, İsmail Kemal, Mahmut Celaleddin Paşa, Mahir Said, Mehmet Ali Halin Paşa, Hacı İbrahim Paşazade Hamdi, Tarsusizade Münih, Tunalı Hilmi, Yusuf Akçura.

Genç Türklerin fikri ideolojilerini oluşturan bir başka etken de Osmanlı’da meydana gelen siyasi olaylardır. Bu olayların başında vergiye tabi bir Bulgaristan’ın kurulması, Makedonya’da bir türlü çözülemeyen anlaşmazlıklar, Yunan çetelerinin ardı ardına gerçekleştirdiği faaliyetler, Girit’te meydana gelen ayaklanmalar, Ermenilerin özerk devlet kurma amacında olması, Kürt isyanları, Arnavutların ve Arapların siyasi yönden uyanışı ve Osmanlı yönetiminden ayrılmak istemesi, Osmanlı mekteplerinde düzenin bozulması, işin paraya ve tembelliğe evirilmesi; Mithat Paşa döneminde bastırılan ulema sınıfının yeniden önem kazanması, 2. Abdülhamit Han’ın, Osmanlı’yı yeniden güçlü kılmak için uyguladığı ‘İstibdat’ yönetimi, Jön Türk ideolojilerinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Jön Türklerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu kötü gidişi eleştirmelerine rağmen Osmanlı’da mevcut olumlu şartları göz ardı etmiştir. Öncelikle Osmanlı idaresinde milliyetçilik anlayışı yerine ümmetçilik anlayışı kabul görmüştür: Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimler, ibadetlerini hür bir şekilde yerine getiriyor, vergisini veriyor, ticaret yapabiliyor, sanat ile uğraşabiliyordu. Kendi dillerini istediği gibi kullanıyor; kültürel değerlerini yaşayabiliyordu. Osmanlı’nın bu engin hoşgörüsü karşısında Hıristiyanlar ve Museviler, kendi istekleriyle Osmanlı tebaası olmak için bir takım çalışmalarda bulunuyordu. Ancak; Avrupa’dan estirilen milliyetçilik-ulusalcılık rüzgârları ile etnik unsurlar kitleler halinde uyanışa geçerek Osmanlı topraklarında kendi milli devletlerini kurmak için sinsi çalışmalarda bulunuyordu.

Türklerde ilk batılılaşma hareketleri Jön Türkler döneminde başlamıştır. Bu dönemin Osmanlı-Türk aydınları yeteri kadar Avrupa’yı ve Padişahı tanımıyordu. Padişahı eleştirmek gibi bir düşünce henüz mevcut değildi. Özellikle Avrupa’da ve Mısır’da sürgün durumunda bulunan Türk aydınlar, örgütlenerek fikirlerini Osmanlı topraklarına kadar taşımıştır. Bu neşriyatlarla Osmanlı halkı hem Avrupa’yı hem de Padişahı yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Halk yavaş yavaş bilinçlendirilmişti. Jön Türklerin amacı; aydınları ve halkı 2. Abdülhamit rejimine karşı örgütlemek ve Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe sokarak meşrutiyetin ilanını sağlamaktı. Osmanlı-Türk aydınlarının yurt dışından neşrettiği tüm yayınlar, Osmanlı topraklarında özel postalar vasıtasıyla elden ele herkese ve her kesime ulaşıyordu. Bu faaliyetler özellikle 1900’lü yıllarda daha da artmıştır. Osmanlı yönetimi, Jön Türklerin yayınlarını durmak istemiş ancak bunu başaramamıştır. Bu bakımdan hükümet, Jön Türklerle pazarlık masasına dahi oturmuştur. Bunu fırsata dönüştüren Jön Türkler, yayınlarını fahiş fiyatlarla hükümete satarak kapatılmasına rıza göstermişti. Ne var ki Jön Türkler, 1908 yılından sonra çıkardığı gazete ve dergileriyle fikir hayatına yeni bir boyut kazandırmıştır. Genç Türkler; İngiltere, Fransa, Avusturya, Bulgaristan, İtalya, Yunanistan, Romanya, İsviçre, Brezilya, Belçika, Amerika ve Kıbrıs olmak üzere tam 13 ülkede Türkçe ve Yabancı dillerde olmak üzere 152 gazete ve dergi yayınlamıştır.

Jön Türklerin neşriyatlarından bazıları şunlardır:

a-) Meşveret: Ahmet Rıza tarafından 1895 yılında Türkçe ve Fransızca olarak yayınlanmıştır. Meşveret Gazetesi meşrutiyetçi bir çizgide yayın yapmıştır. Halkın mutlaka eğitilmesi gerektiğini savunmuştur. Gazete yazarlarından Ahmet Cevdet, Osmanlı’yı ağır şekilde eleştirdiği için Fransız savcı tarafından gazete kapatılmıştır.

b-) Mizan: 1886 yılında Murat Bey tarafından çıkarılmıştır. Merkezi İstanbul olarak seçilmiştir. Siyasi ve ekonomik konularda hükümetin dikkatini üzerine topladığından Mısır’a kaçmak zorunda kalmıştır. İstanbul’daki dönemlerde ekonomi konularına değinmesine rağmen, Mısır’da tahrikçi ve ihtilalci bir kimliğe bürünerek yayınını sürdürmüştür.

Jön Türkler hareketi bu dönemlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak partileşmiş; ittihatçıların düşüncelerini ve görüşlerini savunmaya başlamıştır. Yasal sınırlar içinde kalmak koşuluyla basının özgür kalmasını, yargının yeniden ıslah edilmesini ve bir danışman kurulu vasıtasıyla sorumlu bir hükümet ve ayan meclisinin mutlaka kurulmasını yazılarıyla anlatmıştır. Murat Bey Panislamist bir çizgiyi takip etmiştir. Bu nedenle Halifenin tüm Müslümanları yabancıların boyunduruğundan kurtarması ve büyük bir İslam İmparatorluğu kurması gerektiğini savunmuştur. Namık Kemal’in düşüncelerinden esinlenerek düşüncelerinde bir takım değişiklikler olmuş ve bu nedenle Ahmet Rıza ile arası açılmıştır. Böylece Jön Türkler bu iki kişi etrafında kümelenmiştir. Murat Bey yurda döndüğünde Mizan Gazetesi’ni yeniden çıkararak İttihatçı karşıtı yazılar yazmaya başlamıştır. Yazıları sebebiyle 31 Mart Ayaklanmasıyla Rodos Adası’na sürgün edilmiş ve gazetesi de kapatılmıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından olan İshak Sükûti, Abdullah Cevdet ve Tunalı Hilmi gibi önde gelen kişiler, vakit geçirmeden ilk Jön Türk Gazetesi olan Osmanlı Gazetesi’ni Fransızca, İngilizce ve Almanca yayınlamıştır. Saray halkı bu Jön Türk Gazetesi’nin yayınlanmasından pek hoşnut kalmamış; Jön Türklerin öteden beri serbest bırakılmasını istediği Afrika’daki Jön Türklerin serbest bırakılması karşılığında gazetenin kapatılmasını önermişti. Jön Türkler, Saraydan gelen bu teklif karşılığında gazeteyi kapatmış; ancak Saray, verdiği sözde durmayınca İttihatçılar gazeteyi 1897 yılında yeniden yayınlamıştır. Gazete, yayın hayatı boyunca devamlı Cumhuriyet fikrini öne çıkararak halkı ayaklandırmaya gayret etmiştir. Ancak bu görüş Jön Türkler tarafından kabul görmemiştir. Gazetenin başına Prens Sebahattin geçtiğinde Jön Türkler fikri ayrılıklara düşmüş ve padişaha karşı kara propaganda faaliyetlerinde bulunmuştur.

c-) Şuray-ı Ümmet Gazetesi: Ahmet Rıza tarafından yayınlanmıştır. Gazete, merkeziyetçi bir çizgide yayın yapmış ve bir takım ilkeler benimsemiştir. Bu ilkelerden bazıları şunlardır: 1876 Anayasasını savunmak, Tüm Osmanlı uyruklarında vatanseverliği ortak bir duygu haline getirmek, Padişah hanedanlığını ve tahtını korumaktır. Şuray-ı Ümmet Gazetesi’nin o günkü yazar kadrosunda yer alan Selanikli Nazım, Ahmet Suip, Yusuf Akçura, Sami Paşazade, Sezai ve Ahmet Ağaoğlu yer almıştı. Meşrutiyetin ilanından sonra Prens Sebahattin başta olmak üzere tüm İttihatçılar Ahmet Rıza’nın fikri etrafında birleşmiştir. Bu dönemde sırasıyla Kanun-i Esasi 1896 yılında Mısır’da, Hak 1899 yılında, Sade-i Millet Mısır’da 1898 yılında, İkdam ve Muhbir 1866 yılında, İbret 1870 yılında yayınlanmaya başlamıştır.

İttihatçılar, gazeteleri yanında dergilerde yayınlamıştır. Dergileri genellikle bilimsel ağırlıklı olmuş ve değişik yerlerde basılmıştır. Dergiler sırayla şunlardır: Şikaye, Şark ve Garp (Paris) Musavve, Mecmua-i Kemal ve İçtihat.

Dönemin Şair ve Yazarlarından Bazıları:

İbrahim Şinasi Efendi; İslami ilimlere meraklı, şair ve ilk oyun yazarıdır. Fransızcayı çok iyi bilen Şinasi yeniden İstanbul’a dönerek eski işine başlamış; ancak sakal uzattığı bahane edilerek görevinden alınmıştır. Asıl sebep Mustafa Reşit’in adamı olmasıdır. 1860 yılında Agâh Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahval’ı çıkarak Şair Evlenmesini yazmış; Tasvir-i Efkâr’ı yayın hayatına sürmüş ve Namık Kemal’i kadrosuna almıştır. Aile düzeni bozulan Şinasi, Fransa’ya (Paris) gitmiş ve burada yalnızlık, çaresizlik ve sefillik içinde vefat etmiştir. Meşrutiyet ve Siyasi rejim takıntısı olmayan Şinasi’nin hayat felsefesine baktığımızda aklı, bilimi, hümanizmi ve adaleti savunduğunu görebiliriz. Başta Namık Kemal olmak üzere pek çok şair ve yazarın Şinasi’yi örnek alarak edebiyat alanında faaliyet gösterdiğini söyleyebiliriz.

Namık Kemal; daha çok divan şiiriyle ve yenilikçi olmasıyla bilinir. Fransızcayı iyi öğrenmiş, batı kültürünü yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Şinasi’nin isteği ile Fransa’ya giderek başyazarlık yapmıştır. Burada fikirlerini daha özgür bir halde yazmaya başlamış ve bu nedenle Osmanlı Hükümeti Namık Kemal isminden ciddi rahatsızlık duymaya başlamıştır.  Rahatsızlığın sebebi, özgürce yazdığı yazıları değil, ‘İttifak-ı Hâkimiyet’ isimli bir gizli örgütle olan ilişkisidir. Bu sebeple Erzurum Vali yardımcılığına sürgün edilmiş; burada yaşayamayacağını anlayınca Mustafa Fazıl Paşa’nın yardımıyla yeniden Fransa’ya (Paris) kaçmıştır. Paşa’nın yardımlarıyla burada Yeni Osmanlılar Cemiyetini kurmuştur. Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde genellikle dış siyaset ve toplumsal sorunları gündemine almıştır. Fransa’nın önemli şair ve yazarlarından olan J. Locke ve J.J.Rasseau Namık Kemal’in bu fikri yazılarından çok etkilenmiştir.

Şinasi gibi Namık Kemal’in de amacı siyasete muhalefet etmek değil; Ali Paşa yönetimine muhalefet etmekti. Zira Ali Paşa yönetimi, Avrupa’dan aldığı tüm kanunları olduğu gibi uyguluyordu. İlerleyen dönemlerde Namık Kemal, yazı yazmamak koşuluyla İstanbul’a dönmüş; Ali Paşa vefat edince yazılarına kaldığı yerden devam etmiştir. Yazdığı yazılar Mithat Paşa tarafından hoş görülmeyince Gelibolu’ya sürülmüş; burada yolsuzluklarla mücadele ettiğinden azledilmiş ve yeniden İstanbul’a çağrılmıştır. Namık Kemal’in ‘Vatan Yahut Silistre’ adlı eseri büyük heyecan yaratmış ve tüm vatanperverleri sokaklara dökmüştür. Bir anda halk kahramanı olan Namık Kemal, yönetim tarafından tehlikeli görüldüğünden Magosa’ya sürülmüştür. Burada 38 ay zindan hayatı yaşayan Namık Kemal; tahta çıkan Murat tarafından affedilerek yeniden İstanbul’a dönmüştür. V. Murat’tan sonra tahta geçen 2. Abdülhamit döneminde Kanun-i Esasi’yi hazırlayan kurulda yer almıştır. Ancak ilerleyen dönemlerde Abdülhamit Han ile arası açılarak tekrar sürgün edilmiştir. Hayatının büyük bölümünü sürgünlerle geçiren Namık Kemal’in fikirleri; eğitimin Türkçe yapılması, Vatanın istikbali için eğitime ve kültüre önem verilmesi ve köylülerden alınan ağır vergilerin mutlaka hafifletilmesi yönünde olmuştur.

Ali Suavi: Duruma göre pozisyon almasıyla bilinir. Hırçın olması, aşırıya kaçması, uyumsuzluğu, İngiliz ajanlığı ile suçlanması ve aşırı iddialı olması hasebiyle çevresinde sevilmeyen kişi ilan edilmiştir. Kendini ulema olarak nitelendiren Ali Suavi, Muhbir Gazetesi’nde Ali Paşa’yı eleştirdiği ve Mehmet Fazıl’ın yazılarını gazetesinde yayınladığı için Yeni Osmanlılar arasına girmeyi başarmış; ancak Kastamonu’ya sürülmekten kurtulamamıştır. Yazdıklarından ve tavrı sebebiyle tehdit altında bulunduğundan Paris’e kaçmıştır. Londra’da yayınlanan gazetesi bir anlaşmazlık nedeniyle kapatılmıştır. Agresif ve kendini beğenmişliği nedeniyle yalnızlaşan Ali Suavi, Fransa’da Ulûm Gazetesi’ni çıkararak yeniden arkadaşlarına rakip olmuştur. Ulûm Gazetesi’nde yazdığı yeni yazılarla 2. Abdülhamit Han ile barışmayı sağlayarak Galatasaray’da müdür olmayı başarmıştır. Ne var ki; Ali Suavi, Çırağan baskınında öldürülmüştür.

Atatürk’ün devlet anlayışını kabullenmesi, halifeliği bir kurum olarak görmemesi, batıcılara karşılık ulemaları desteklemesi, Türklerin yüksek nitelikli bir ırk olduğunu savunması, İslamiyet’e en büyük hizmeti Türklerin yaptığını ileri sürmesi, Türkçenin büyük bir dil olduğunu ve bu nedenle yabancı sözcük kullanılmasına karşı çıkması, dış Türklerle ilişkide bulunulması gerektiğini savunması, medreselerin kapatılmasını ve sarıkların kaldırılarak din dersinin Türkçe verilmesini ileri sürmesi ve Osmanlı Bankalarının kurularak yeni fabrikaların inşa edilmesini savunmuştur.

Ahmet Cevdet Paşa; Halep’te resmi görevlerde bulunmuş; 1868 yılında Divan-ı Ahkem-i Adliye reisliğine yükselmiştir. Fransız kanunlarının Osmanlı’da kabul ettirilmesine gayret gösteren Mithat Paşa ve yandaşlarına yazdığı ‘Mecelle’ ile karşılık vermiştir. Özellikle Abdülhamit Han döneminde çok önemli vazifelerde bulunan Ahmet Cevdet Paşa, muhalif olarak faaliyette bulunan Mithat Paşa’yı tutuklatmıştır.

Ahmet Cevdet Paşa’ya göre Osmanlı’nın daha uzun ömürlü olamamasının sebebi; Osmanlı idaresinin Müslümanları tek bayrak altında toplamadan fetih hareketlerine başlamış olmasıdır. Şayet tüm Müslümanlar fetih seferlerinden önce tek bayrak altında birleştirişeydi, Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrü çok daha uzun ve sağlıklı olacaktı. Osmanlı’nın güç ve kudretinin Türklerden oluştuğunu söyleyen Cevdet Paşa; çağdaşlarının bir kısmının aksine İslam Birliği’ni savunmuş; Kanun-i Esasi’yi gereksiz görmüş, bunun yerine Şeriat-i Garra’nın uygulanmasını savunmuştur.

Ahmet Rıza; 1894 yılında Meclis-i Mebussan başkanı olmuştur. Galatasaray’da eğitimini tamamladıktan sonra tarım eğitimi almak üzere Fransa’ya gitmiş ve pozitivizm ilkelerini benimsemiştir. Fransa’da Pierre Latifte ’ten ders alan Ahmet Rıza’yı pozitivizm ilkelerine çeken sebepler kısaca şöyle özetlenebilir: Pozitivizm, metafiziği reddeder, bilimin üstünlüğünü savunur ve hatta bilim toplum olaylarını açıklayabilir. Ahmet Rıza’ya göre Pozitivizmin temel ilkeleri; Hıristiyanlıkla alakasının olmaması, Osmanlı toplumunun İslamiyet’in farkında olması, Osmanlı padişahlarının keyfi şekilde yönetime tabi olması; bu nedenle sarsıntı, isyan ve savaş durumlarında devletin dağılabileceği ve topluma yön verecek olanların uzmanlar olduğudur.

Fikir bazında yönetimin değil, toplumun değişmesi gerektiğini savunan Ahmet Rıza, ilk dönemler İTC çizgisinde rol almış, Meşveret Gazetesi’ni çıkarmış; Ayan Meclisi’ne girdikten sonra da İTC karşıtı tavır ortaya koymuştur.

Abdullah Cevdet; Jön Türk kadrosu içinde İslam’a karşı tavır gösteren entelektüellerden biridir. Çalışkanlığı ile bilinen Abdullah Cevdet; siyaset, toplumbilimi, psikoloji, edebiyat gibi konularda pek çok kitap ve makale yazmıştır.

Prens Sebahattin; 1902 yılında Jön Türk Kongresi’ne Adem-i Merkeziyetçiliği getirerek Jön Türklerin bölünmesine sebep olmuştur. Sebahattin, Nihat, Reşat, Dr. Rıfat, Miralay Zeki Jön Türk Kadrosundan ayrılarak Adem-i Merkeziyetçi olmuştur. Prens Sebahattin’e göre;‘İstibdad’ toplumun şartlarından kaynaklanır. Bu nedenle toplum şartları değiştirilmezse ‘İstibdad’ yeniden yaşanır.

Yusuf Akçura; 1908 yılına kadar Meşveret ve Şüra-i Ümmet’e yazılar yazmıştır. Yazdığı en önemli makalesi “Üç Tarz Siyaset” olmuştur. Bu makalesini yazarken kendisini etkileyen faktörler: Tatar ıslahatçılığı ve çağdaşçılığı (İktisadi ve siyasi gelişim sonucu) Kazan’da İslamiyet çağdaşlaştırılmış, medreselerde müspet ilimler okutulmuştur. İslam öncesi Türk tarihine önem vermek, Türklüğü İslamiyet ile birleştirmemek. Çünkü İslami gelenek İslam öncesini küçümser ve reddeder. Tarihe ve siyasete düşünce ve idealler yönünden değil de iktisadi yönden bakılmalıdır.

Yusuf Akçura, “Üç Teşkilattan Millet Teşkilatı’ adlı eserinde İslam birliğinden bahsederken; Osmanlı’nın tek bir millet olmasının imkânsız olduğunu savunmuştur.

Son sözler olarak;
Muhalif hareketler her dönemde olmuştur ve olacaktır. Yöneticilerin her yaptığının doğru olduğunu kabullenmek kesinlikle kısır ve yanlış bir anlayışın yansımasıdır. Hükümetlerin icraatlarını en ince ayrıntısına kadar irdeleyen aydınlar, hükümet icraatlarının aksayan ve topluma faydası olmayan yönlerini derin analizlerle halka anlatır; bu yanlış politikaların devam etmesi durumunda ülkenin ve vatandaşların ne tür sıkıntılarla sarsılacağına dikkat çeker. Tarih, aydınlara öteden beri büyük misyonlar yüklemiştir. Bunun bilincinde olan aydınlar, ülkesinin ve milletinin menfaatlerini önceleyerek hareket etmektedir. Hükümet adına kalem sallayan ve bu yolla nemalanan sözde aydınlar asla ‘Milletin gözü, kulağı ve vicdanı’ olamaz. Onların gayesi; gaflet uykusuna yatanları gerçeklerle yüzleştirmektir.
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder