Aradığınızı Bulacaksınız...

Makale-İnsanlık Can Çekişiyor

İnsanlık Can Çekişiyor




Dünya insanlığının büyük bir kısmı açlıktan ölme tehlikesi yaşarken, bir kısmı da normal hayatını sürdürme çabasındadır. Konu insanlık olunca; Afrika’da patlak veren açlık ve açlıktan ölme olayları tüm insanlığın ortak sorunu olarak görülmeli ve bu ayıp tüm insanlığın ayıbı olarak değerlendirilmelidir. Ortaya çıkan bu utanç tablosu, emperyalizmin dünya güç dengelerini nasıl bozduğunun apaçık bir sonucudur.

Peki, Afrika ülkeleri nasıl bu hale geldi?

Bu sorunun cevabı elbette sömürgecilik olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, insanlığı açlıktan ölme noktasına getiren sömürgeciliğin daha iyi anlaşılabilmesi için emperyalizmin tarihi sürecinde kısa bir gezinti yapmanın daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Üç bin yıl önce, başta Fenikeliler olmak üzere pek çok ülke Akdeniz ve Kızıldeniz kıyılarında büyük koloniler kurarak ilk sömürgeleştirme faaliyetlerinin temellerini atmışlardır. Ancak esas sömürgecilik, Avrupa devletleri tarafından 16 ve 20. yüzyılları arasında başlatılmıştır. Bu ülkeler başta Afrika’yı, Asya’yı ve Amerika kıtasını hedef almıştır. Sonraki dönemlerde bu sömürgelerle yetinmeyen Avrupalılar, Akdeniz sahilleri dışına çıkıp yeni sömürge arayışına girmişlerdir.

Bu emperyalist yayılma, Avrupalılara bir dönem için bulundukları coğrafyalarda hâkimiyet elde etme imkânı sağlamıştır. Ancak bu hâkimiyetleri, bizzat kendilerinin başlattığı Haçlı Seferleri sonucunda etkinliğini kaybetmiştir. Zira bu emperyalist devletler, Haçlı Seferleri sonrasında Emevi, Fatımi, Memluk ve Osmanlı İmparatorluğu arasında sıkışıp, kalmıştır. İslam Devletleri arasında sıkışan Emperyalist devletler, bölgede ne siyasi ve ne de idari yönden etkili olamamışlardır.

Bu dönem uzun sürmemiştir. İspanyollar, İspanya’ya kadar gelip, hâkimiyet kuran Müslümanların hâkimiyetine son vermişlerdir. Avrupalıları heveslendiren bu olay, emperyalist Avrupalılar için iyi bir fırsata dönüşmüştür. Avrupalılar, zaman kaybetmeden Akdeniz’e açılmış, 1505 yılında Kuzey Afrika’da stratejik önemi olan bazı kaleler ile şehirleri ele geçirmişlerdir. Aynı yıllarda bu açılan kapıdan içeri giren Portekizliler de Afrika sahillerinde emperyalist amaçlı seferler düzenlemişlerdir.

Avrupa’nın iki büyük Haçlı gücü bir araya gelince, bulundukları bölgelerde yüzyıllar boyu bağımsızca yaşayan Müslümanların egemenlikleri de tehlike altına girmiştir.
Tarihin bu noktasında Cihan İmparatorluğu yolunda dev adımlarla ilerleyen Osmanlı Devleti sahneye çıkmıştır. Mücadelesini, 16. yüzyılın başlarından itibaren Akdeniz’e, sonra da Kuzey Afrika’ya yönlendirmiştir. Kuzey Afrika’da hâkimiyet kuran İspanyollara, Kızıldeniz ve Doğu Afrika sahillerinde de Portekizlilere karşı ciddi bir tehdit unsuru haline gelmiştir.

Osmanlılar, ilk iş olarak İspanyolların elinde bulunan Cezayir’i, Tunus’u ve Trablusgarp’ı ve pek çok stratejik önemi olan şehirleri ve kaleleri almıştır. Osmanlılar, 1708 yılına kadar İspanyolların elinde bulunan Vehran şehrini de almıştır ancak; Cidde önlerine kadar gelen güçlü Portekiz donanmaları karşısında Mekke ve Medine gibi kutsal topraklar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştı. Bu dönemin güçlü devletlerinden olan Memluk Devleti, hem Portekizlilere karşı bir şey yapamıyor ve hem de Osmanlı Devleti’nin önünde büyük bir engel olarak duruyordu. Bu nedenle Osmanlı Devleti, Memluk Devleti’ne savaş açmış ve bu büyük engeli ortadan kaldırmıştır.

Osmanlı’nın bu durdurulamaz gücü karşısında çaresiz kalan Portekizliler, Kızıldeniz’den ayrılmak zorunda kalmışlardır. Ancak Osmanlı Devleti, 16. yüzyıldan itibaren Portekizlileri Batı Hint Okyanusu’nda, Güney Arabistan sahillerinde ve Basra Körfezi’nde takibe alarak hareket kabiliyetlerini bloke etmiştir. Böylece 16. yüzyılda Afrika Kıtası’nı tamamen egemenliği altına almayı hedefleyen sömürgecilerin tüm hevesleri ve planları Osmanlı Devleti’nin müdahalesiyle yerle bir olmuştur.

Doğu Afrika bölgelerinde yeni devletler haline gelen Sudan’da Kanim Bornu sultanlığı, Mali Cumhuriyeti, Nijer Devletli, Songay Sultanlığı gibi daha pek çok sultanlık ve devletler, Osmanlı Devleti ile sağlam ilişkiler kurmuşlardır. Osmanlı Sultanlarını İslam halifeleri olarak kabul eden bu devletlerin Osmanlı’ya bağlılıkları 20. yüzyılın başına kadar devam etmiştir.

Portekizliler, İspanyollar, Fransızlar ve İngilizler savunmasız durumda olan Batı Afrika sahillerinde Senegal’den başlayıp, Güney Afrika’daki Ümit Burnu’na kadar birçok bölgede ticari koloniler kurmuşlardı. Bu dönemde Avrupalıların köle ticaretinin yanı sıra, kendileri için gerekli malzemeleri aldıkları görülüyor. Yine bu dönemlerde, Moritus, Reunion, Doğu Hint Okyanusu adalarından olan Endonezya Devleti’ni oluşturan Sumatra, Cava ve Selebes gibi adalar modern sömürgeciliğin üssü haline getirilmişti.

Avrupa sömürgeciliği, 17. ve 18. yüzyıllarda Batı ve Güney Afrika sahillerinde köle ticaretinin dışında pek varlık gösterememiştir. 19. yüzyıla girilirken, yerli halkın tamamı Müslüman olan bu bölgeye yetişmiş eğitmenlerini (misyonerler) yollayarak Müslümanların Hıristiyanlaştırılması için hummalı bir faaliyet göstermişlerdir.
Misyonerlerinin sürekli dolaşabilmesi için Osmanlı Devleti’nden vize (buyrultu) almaları gerekiyordu. Osmanlı idaresi, Müslüman kisvesi altına gizlenen seyyahlara (misyoner) buyrultuya gerek kalmadan serbestçe dolaşma imkânı tanımıştır.

Misyonerlerin cirit attığı bu dönemlerde, seyyah olup, İslam beldelerinde dolaşarak devlet ve İslam düşmanlığı yapanların pek azı sağ olarak dönebilmiştir. Ancak bazı seyyahlar, rolünü iyi oynayarak sağ dönmeyi başarabilmişlerdir. Buyrultu (vize) ile giden seyyahlara, gittikleri her yerde büyük bir misafirperverlik gösterilmiştir; ancak bu tür faaliyetlerin ortalığı bulandırması sonucunda bu misafirperverlik yerini kaygıya ve endişeye bırakmıştır. İşte bu sebeple kendini iyi gizleyemeyen misyonerler sağ dönememişlerdir. Fransız Rene Caille, Henry Duveynier, İngiliz Richard Burton, Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için çıktığı bu yolda sağ dönenlerden bazılarıdır.

Osmanlı Devleti, 16. yüzyıldan başlayıp, 18, yüzyılın sonlarına kadar Afrika’nın Kuzeyini ve Doğusunu işgalcilerden kurtarmakla kalmamış, bu bölgeleri kendi idaresi altına alarak bölgelerin ve bölge halkının emniyetini de sağlamıştır. Geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu, elinde tuttuğu bu bölgeleri koruyabilmek için ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Asker sayısını artırmak için Anadolu’dan, Balkanlar’dan ve Kafkaslardan asker temin etmiştir. Osmanlı’nın asker temininde zorlandığı bu dönemlerde sömürgeciler, 19. yüzyıldan itibaren savaşlarda kendi askerleri yerine zorla silah aldıkları yerlileri cepheye sürmüşlerdir. Bu Avrupalının yaptığı ilk iş değildi elbet. Avrupalı, 1.ve 2. Dünya Savaşlarının yapıldığı dönemlerde, bu kıtadan getirdikleri yerli askerleri cepheye sürmüşlerdir. Ne için savaştığını dahi anlamayan yerliler, bu cephelerde hayatlarını kaybetmişlerdir.

İslam Devletlerinin sömürgeciliğe savaş açmalarının ana sebebi, İslamiyet’in asla böyle bir uygulamaya müsaade etmemiş olmasıdır. Dikkat edilirse, Osmanlılar, fethettikleri topraklarda hiçbir ferdin dini inancına karışmamış, onların hürriyetlerini zaptı-rapt altına almamıştır. İslam’ın emri olan hoşgörüyü daima ön planda tutarak, halkın sempatisini kazanmıştır. Bu sebepledir ki; pek çok kişi, kendiliğinden Müslüman olmuş, devlete olan vergi borcunu ödemiş, sefer dönemlerinde de zorlama olmadığı halde cepheye koşmuşlardır.

Hâlbuki Avrupa sömürgeciliğinde Afrika yerlilerinin ne canları, ne de malları emniyet altında olmamıştır. Kendi arazilerinde birer köle gibi çalıştırıldıkları yetmediği gibi, Güney Amerika, Karayıp Denizi, Büyük Okyanus veya Hint Okyanusu’nda bulunan diğer sömürgelerine ucuz insan gücü olarak gönderilmiştir. Ayrıca; Avrupa’da Sanayi Devrimi gerçekleşince; bu sefer de çaresiz Afrikalı insanlar, maden ocaklarına ve fabrikalara ucuz işçi olarak gönderilmiştir.

Afrika Kıtası, emperyalist Avrupalılar tarafından paylaşılırken; Osmanlı Devleti her zaman yerli halkın yanında olmuş ve sömürgeciliği peşinen reddetmiştir. Bu sebeple; Libya’yı korumak için İtalyanlarla, Çad ve Nijer’i korumak için de Fransızlarla savaşmıştır.

1885 yılında Berlin’de Kongo Konferansı’na Osmanlı yöneticileri en üst düzeyde katılarak kıta üzerinde mutlak söz sahibi olduğunu göstermiştir. Bunu sebebi; Anadolu ile Afrika arasında sağlam köprüler atılmış ve yıllar boyunca kuvvetlenmiştir. Bu nedenle Anadolu olmadan Afrika, Afrika olmadan da Anadolu düşünülemez olmuştu. İstanbul’un tehlikeye düşmesi demek, Afrika Kıtası’nın sömürgecilerin eline düşmesi demekti. Afrika, Osmanlı’nın elinden çıkarsa bu defa da Osmanlı Devleti’nin ayakta kalması imkânsız hale gelecekti. Bu nedenle Afrika, Osmanlı için çok büyük önem taşımıştır.

Gerek denizlerde ve gerekse karada Birleşik Haçlı Ordularına karşı tek başına mücadele veren Osmanlı Devleti, Avrupalının yoğun sömürgeleştirme faaliyetleri sonucunda maalesef Afrika Kıtası’nı elinde tutamamış, büyük tarihi ömrünü bu şekilde tamamlamıştır. Böylece Avrupalı Emperyalist Devletler, yüzyıllar boyu ele geçirip sömürmeye çalıştığı Afrika Kıtası’nı kendi aralarında paylaşarak, doğal enerji kaynaklarını sömürmenin keyfini çıkarıyorlar.

Son söz olarak, Osmanlı’nın sömürgeciliğe karşı verdiği mücadelesi insanlık tarihine altın harflerle düşerken; Batılıların yaptığı insanlık dışı uygulamaları da insanlık tarihine kara bir leke olarak düşmüştür. Unutmayalım ki; bugün atasözümüz gibi görülen bazı yanlış atasözleri ile dinimize sinsice sokulan hurafeler ve yanlış dini bilgiler o tarihlerde misyonerlerin, Müslümanlara zerk ettiği zehirlerden başka bir şey değildir.
Share on Google Plus

About İbrahim Can Gezer

This is a short description in the author block about the author. You edit it by entering text in the "Biographical Info" field in the user admin panel.
    Blogger Comment

0 yorum:

Yorum Gönder