Aradığınızı Bulacaksınız...

Makale-Dinlerde Kudüs'ün Yeri ve Önemi

Dinlerde Kudüs'ün Yeri ve Önemi


Günümüzde kan gölüne dönen ve hiçbir zaman huzurun ve barışın temin edilemediği Kudüs; bütün semavi dinler tarafından kutsal bir şehir olarak kabul edilmiştir. Kudüs’ü kutsal kılan pek çok sebep vardır elbet. O sebeplerin başında, dünya insanlığına doğruyu göstermesi için gönderilen peygamberlerin pek çoğunun bu şehirde yaşamış olmasıdır. Tüm semavi dinlerde ibadet emri vardır. Bu kutsal beldede dinlerini tebliğ için gönderilen peygamberler, ibadethane (mabet) olarak bazı mekânları kullanmışlar; bu sebeple bu mekânlar da kutsal mekânlar olarak kabul edilmiştir.

Kudüs ve çevresinin kutsal olduğunu belirten ayetlerde vardır. Musa milletine şöyle demişti: “Ey milletim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın. Aranızdan peygamberler çıkardı ve size krallar yaptı. Âlemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey milletim! Allah’ın size yazdığı kutsal toprağa girin, geriye dönmeyin; yoksa zarar edenlerden olursunuz’” (Maide/-19-21) Hz. Musa, böyle seslenmekle Kızıldeniz’den geçtikten sonra kavmi ile birlikte Filistin topraklarına yerleşeceklerine işaret ediyordu.

Kudüs’ü kutsal yapan sebeplerden bir başkası da Hz. İbrahim’in ateşe atıldıktan sonra, ateşler bir anda gül bahçesine dönüşmüştü. Böylece Yüce Allah, Hz. İbrahim’i kurtarmış ve hicret etmesini emretmişti. Hz. İbrahim bunun üzerine Filistin’e hicret etmiş ve orada yaşamaya başlamıştır. Bazı kaynaklara göre; hem Hz. İbrahim ve hem de Hz. Lut aynı beldede yani; El-Halil’de yaşamışlardır. Kuran, Hz. İbrahim ve Hz. Lut için şu ayetiyle seslenmiştir: “Biz dedik ki; ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol. Ona bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz asıl kendilerini hüsrana uğrattık. Onu da Lut’u da içinde âlemler için bereketler verdiğimiz yere (ulaştırıp) koruduk” (Enbiya/69-71)

Hz. Zekeriya ve oğlu Hz. Yahya, Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa döneminde de Mescid-i Aksa’nın önemi (Beyt-i Makdis) çeşitli ayetlerle ortaya konulmuştur. Bazı kaynaklara göre Kudüs M.S.70 yılarında yıkıma uğramış; bu olayla birlikte Beyt-i Makdis’in de yıkıldığı belirtilmiştir. Bu mabet şuan ki durumuyla bir harabe olsa da; Yahudiler için bu mabet ‘Ağlama Duvarı’, Müslümanlar için ise ‘Burak Duvarı’ olarak önem arz etmektedir. Zira Hz. Muhammed (s.a.v) gönderilen Burak ismindeki bir binek ile buradan Miraç’a çıkmıştır.

Araf Suresi’nin 137 ayetinde şöyle buyrulmuştur. “Sonra da zayıf düşürülen topluluğu bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Böylece Rabbinin İsrailoğullarına olan güzel sözü sabretmelerine karşılık tam yerine geldi. Firavun ile toplumunun yapmakta olduklarını ve yükselttiklerini de yıktık” Bu ayette bereketli olarak ifade edilen yer Filistin toprakladır. Çünkü İsrailoğulları Mısır’da gördükleri zulümlerden kaçarak Filistin’e gelmişler ve kısa süreli olsa da burada hâkimiyet kurmuşlardır.

Yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletli olanları Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’dır. Bu mabetlerde eda edilen namazların diğer camilerde eda edilen namazlardan daha fazla feyizli ve sevaplı olduğu çeşitli hadislerle tasdik edilmiştir. Büyük hadisçilerden olan İbni Mace konuyla ilgili şu hadisi bildirmiştir. “Bir adamın kendi evinde eda ettiği namaza bir namaz sevabı verilir. Oturduğu beldenin sakinleriyle eda ettiği namaza yirmi beş kat sevap verilir. Cuma namazının kılındığı camide kıldığı namaza beş yüz kat sevap verilir. Mescidi Aksa’da kıldığı namaza elli bin kat sevap verilir. Mescidi Nebevi’de kılınan namaza elli bin kat sevap verilir. Mescidi Haram’da kıldığı namaza ise yüz bin kat sevap verilir” denilmektedir.

Bütün dinler tarafından kutsal kabul edilen Kudüs, her zaman büyük haçlı ordularının saldırılarına uğramış; bölge halkı haçlılar tarafından insanlığın yüzünü kızartacak derecede zulme uğramıştır. Kudüs’ün tarihçesine inmek, Kudüs’ü ve İsrail Devleti’ni daha iyi anlamak olacağından, konuyu biraz daha derinleştirmenin faydalı olacağına inanıyorum.

Kudüs, M.S. 638 yılında Bizans İmparatorluğu’nun egemenliği altındaydı. Aynı tarihlerde İslam Orduları Suriye, Ürdün, Horasan gibi önemli yerleşim bölgelerini ele geçirmişlerdi. İslam Devleti’nin II. Büyük Halifesi Hz. Ömer, Kudüs’ü içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve bu kutsal şehri İslam topraklarına katmak amacıyla kurduğu güçlü ordusu ile Bizans İmparatoru Heraklis’in üzerine yürüyerek Kudüs’ü Bizans’ın elinden alarak İslam topraklarına katmıştır. Ancak haçlılar, ellerinden çıkan bu kutsal şehri tekrar alabilmek için muhtelif tarihlerde İslam Ordularına defalarca Haçlı Seferleri düzenlemişlerdir.

İşte O Haçlı Seferleri


I. Haçlı Seferi: Bilindiği üzere, Haçlı seferlerini planlayanlar daima din adamları olmuştur. Bu bakımdan Haçlı seferleri Haç ile Hilal’in mücadelesi olarak tarihe geçmiştir. Papa II. Urban ve Piyer Lermit, yoğun çabaları sonucunda güçlü ve kalabalık bir haçlı ordusunun kurulmasını sağlamıştır. Kilise kaynaklı bu haçlı orduları ilk hedef olarak Anadolu topraklarını görmüş ve saldırmışlardır. Selçuklu Sultanı I. Kılıçaslan, güçlü ve kalabalık gelen haçlı ordularını ortadan kaldırmıştı. Ancak şövalyelerden, kontlardan ve düklerden oluşan daha profesyonel bir haçlı ordusu tekrar Anadolu topraklarına girerek Anadolu Selçuklularının merkezi İznik’i kuşatmıştır. I. Kılıçaslan, bir öncekinden daha profesyonel ve daha kalabalık gelen haçlılarla başarılı bir savaş vermesine rağmen, İznik’i boşaltmak zorunda kalmıştır. Haçlılar, aldıkları bu galibiyetle Antakya’yı işgal etmiş, 1099 yılında da Fatımilerle yaptıkları savaşı kazanıp, Kutsal Şehir Kudüs’ü işgal etmişlerdir. Böylece güçlü haçlı orduları, İznik ve Batı Anadolu topraklarını ele geçirmişlerdir. İznik’i kaybeden Anadolu Selçukluları bu defa Konya’yı başkent (merkez) yapmışlardır. Haçlılar ise; ele geçirdikleri Antakya, Urfa, Trablusşam, Sur, Yafa, Nablus gibi önemli şehirlerde feodal bir duka devleti kurmuşlardır.

II. Haçlı Seferleri: Musul Atabeyi İmadeddin Zengi, 1144 yılında Haçlılarla yaptığı savaşta haçlıları bozguna uğratarak Urfa’yı almıştır. Hedef büyüten Musul Atabeyi, Halep ve Şam üzerine bir sefer düzenlemiş ve bu beldeleri de Selçuklu topraklarına katmıştır. Toprakların birer birer elden çıktığını görüp, dehşete düşen Kudüs Krallığı, Papa’dan yardım talep etmiştir. Papa’nın çağrısıyla harekete geçen Alman İmparatoru III. Konrad ile Fransa Kralı VII. Lui, farklı yollardan hareket ederek, iki koldan Anadolu üzerine saldırmışlardır. Bu defa daha hazırlıklı ve güçlü olan Anadolu Selçuklu Orduları, birleşik haçlı ordularını bir kez daha bozguna uğratmıştır. İki kral, bozguna uğramanın verdiği şaşkınlıkla ve verilen kayıpların telafisi amacıyla Şam üzerine yürümüşler; ancak burada yaptıkları savaştan da elleri boş dönmüşlerdir.

III. Haçlı Seferleri: Bu dönem, çok güçlü bir devlete ve çok güçlü bir komutana şahitlik etmiştir. Zira Selahattin Eyyubi, Mısır’da Eyyubi Devletini kurmuş; amacını belirlemişti. Selahattin Eyyubi, ilk olarak haçlı egemenliğinde bulunan Suriye üzerine yürümüş, kanlı çarpışmaların ardından haçlı egemenliğine son vermiştir. (1187) Selahattin Eyyubi, yaptığı bu başarılı savaşlarla, Suriye’yi ve Kudüs’ü Eyyubi Devleti’ne katmıştır. Eyyubilerin baş döndüren başarıları karşısında çaresizliğe gömülen Avrupa, papaları vasıtasıyla her yerde dini propaganlar yapmaya başlamıştır. Dini propagandalar tesirini göstermiştir: Alman İmparatoru Frederik Barbaros, Fransa Kralı Filip Ogüst ve İngiltere Kralı Aslan Yürekli Rişar, komuta ettikleri haçlı ordularıyla karadan ve denizden Eyyübi Devleti’nin üzerine yürümüşler; Kudüs’ü İslam’ın elinden çekip alacakları hayaliyle gelen haçlı orduları, bir kez daha bozguna uğrayarak ayrılmak zorunda kalmışlardır.

IV. Haçlı Seferleri: Selahattin Eyyubi, haçlıların elinde bulunan Filistin’deki Yafa ve sahil şeridindeki bazı kaleleri almıştı. Bu beklenmedik durum karşısında yine papa sahneye çıkmış ve tüm Hıristiyan dünyasını seferberliğe çağırmıştır. Papanın çağrısı üzerine haçlılar, bu defa deniz yoluyla saldırmayı planlamışlardır. Venedik ile anlaşan haçlılar, İstanbul üzerine bir sefer düzenleyip, işgal etmişlerdir. Papanın muhalefetine rağmen Haçlılar, İzak ve oğlu Aleksi’yi çeşitli vaatlerle Bizans İmparatoru ilan etmişlerdir. Bizans’ın İstanbul’u yağmalayıp, talan etmesi sonucunda halk isyan etmiş; İzak’ı ve oğlu Aleksi’yi öldürmüşlerdir. Bu defa Haçlılar İstanbul’u işgal edip, Latin İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. (1204) İstanbul’da barınamayan Bizans soyluları kaçarak İznik’e yerleşmişler ve İznik Rum İmparatorluğu’nu (1204-1261) ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. (1204-1461) Kardeş iki imparatorluk arasındaki dostane ilişkiler kısa sürede bozulmuş; yapılan savaşlarda İznik Rum İmparatorluğu, Latin Rum İmparatorluğu’nu yıkmış, İstanbul merkezli büyük Bizans ruhunu canlandırmıştır.

V. Haçlı Seferi: Eyyubi Devleti’nin hem içeride hem de dışarıda ortaya çıkan olaylarla mücadele ettiği sırada; Papa yeniden Avrupa Hıristiyanlarına seslenerek haçlı ordularının harekete geçmesini istemiştir. Alman İmparatoru II. Frederik, deniz yolunu kullanarak donanmasıyla Akka’ya kadar ilerlemişti. (1228) Eyyubi Devleti’nin içinde bulunduğu zor şartlardan faydalanarak Sayda ve Kudüs şehrini kuşatmıştır. Eyyubi Hükümdarı Melik Adil, karadan ve denizden sarıldığı için ve devletinin içinde bulunduğu sıkıntılardan dolayı kalabalık haçlı ordusuna karşı duramamış, Alman İmparatoru’nun öne sürdüğü anlaşmayı kabul etmiştir. Anlaşmaya göre haçlılar on yıl boyunca Kudüs’te oturabileceklerdi. (1229) Böylece Haçlılar hedefledikleri Kudüs’e yerleşme imkânı bulmuşlar; ancak Filistin’e kadar ilerleyen Harzem Türkleri, haçlılarla yaptığı savaşta haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğratmış ve Kudüs’ü tekrar Eyyubi Devleti’ne teslim etmiştir. (1244)

VI. Haçlı Seferi: Kudüs Şehri’nin tekrar Türklerin eline geçmesiyle birlikte harekete geçen Papa, tekrar Avrupa Hıristiyanlarına seslenmiş; yeni ve güçlü bir haçlı ordusunun kurulmasını ve Kudüs’ün alınmasını istemişti; ne var ki, uzun yıllar savaşmaktan bıkmış olan Avrupalılar, Papa’nın bu isteğine sıcak bakmamışlardır. Papa’nın seslenişine cevap veren Fransa Kralı St. Louis, ordusu ile sefere çıkmış; ancak bu savaşta Eyyubi Hükümdarı Turanşah’a esir düşmekten kurtulamamıştır. Turanşah, St. Louis’ten ‘özgürlük fidyesi’ alarak ülkesine dönmesine imkân tanımıştır. (1248) VII. Haçlı Seferi: Tunus’tan harekete geçen Arap Korsanları, 1270’li yıllarda Akdeniz’den doğuya ilerlemeye çalışan Hıristiyan gemilerine baskınlar düzenleyerek ilerlemelerini engelliyordu. Buna aldırış etmeyen ve kardeşinin kışkırtmasıyla harekete geçen Fransa Kralı St. Louis, Kudüs üzerine son bir sefer daha düzenlemiş; ancak Fransa Kralı’nın bu seferi de öldürücü salgın hastalık sebebiyle ve korsanların saldırıları sonucunda başarısız kalmıştır. Bazı kaynaklarda, Fransız Kralı’nın vebadan öldüğü, bazı kaynaklarda da ülkesine döndüğü belirtilmektedir. Kutsal Şehir Kudüs’ün tarihi serüvenini kısaca aktardıktan sonra bu bölgede İşgalci (Siyonist) İsrail’in kimlerin desteğini alarak devlet kurduğunu aktarmaya çalışalım.


1920 yılından beri Filistin İngiltere yönetimindeydi. 1947 yılında İngiltere, Arap-İsrail sorununun çözümünü Birleşmiş Milletlere devretmiştir. Bu dönemde İsrail, bölgedeki nüfusun üçte birini oluşturuyordu. İşgal ettiği toprak ise %6 civarındaydı. Bölgedeki nüfusunun azlığını gören İsrail, gerek Almanya’dan ve gerek Rusya’dan kaçan Yahudileri bu bölgede toplamıştır. II. Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudi sayısı altı milyon civarındaydı.

İngiltere’den görevi teslim alan Birleşmiş Milletler (BM), bölgeyi Yahudiler ile Filistinliler arasında paylaştırma kararı almıştır. Yahudiler, BM’in kararından memnun olurken; Filistin’in temsilci göstermesini istememişlerdir. BM’in adaletten yoksun bölme planına göre İsrail, Filistin topraklarının %56’sına; Filistin ise toprakların %44’üne sahip olacaklardı.

BM’nin bu bölme planı BM ülkeleri arasında oylamaya açılmış; 33 ülke bu kararı onaylarken; 13 ülke bu karara ret oyu kullanmıştır. 10 ülke ise çekimser kalarak Siyonistlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Filistin, adil olmayan bu paylaşıma karşı çıktıysa da kendi lehine bir sonuç elde edememiştir.

Filistin’deki çatışmalar, pek çok İngiliz askerinin ölmesine sebep olduğu için; İngiliz kamuoyunda büyük tepki alıyordu. İngiltere, kamuoyu baskısından ve ABD’nin devamlı Yahudi göçmenlerinin Filistin’e toplanması konusunda yaptığı baskıdan bunalmış; 15 Mayıs 1948 yılında Filistin yönetimini tamamen Birleşmiş Milletlere devretme kararı almıştır. Bu kararın ardından, Filistinliler ve Yahudiler silahlanarak savaşmaya başlamışlardır. İlk Yahudi operasyonu 1947 yılında Filistin köylerine düzenlenmiştir. Yahudiler, iki bin yıl aradan sonra; 14 Mayıs 1948 yılında Telaviv’de İsrail Devleti’ni kurduklarını dünya kamuoyuna ilan etmişlerdir.

Filistinliler ise 15 Mayıs’ı “Felaket Günü” olarak ilan etmekle yetinmişlerdir. Emperyalist İsrail Devleti ile Filistin Devleti, 1948 yılında birbirlerinin bölgelerine silahla saldırmaya başlamışlardır. Yahudiler, İrgun ve Lehi adlı terör örgütleriyle hareket ederek, kendileri için tahsis edilen toprakların yanı sıra, Filistin Devleti için tahsis edilen topraklara da geniş çaplı saldırılarda bulunmuşlardır. Deir Yassin Köyü sakinleri bu saldırılarda katledilmiştir. Katliamdan kaçabilen Filistinliler, Mısır’a ve Batı Şeria’ya sığınmıştır. İlerleyişini sürdüren Siyonist İsrail Devleti, Negev, Galilee, Batı Kudüs ve kıyı bölgelerinin çoğunu işgal etmiştir.

Siyonist İsrail’in kuruluş aşamasına kadar ölüm uykusuna yatmış olan Arap Dünyası nihayet İsrail Devleti’nin kuruluşuyla kendine gelebilmiştir. Ürdün, Mısır, Lübnan, Suriye ve Irak Devletleri birleşerek İsrail’i işgal etmişler; ancak çok geçmeden geri püskürtülmüşlerdir. Mısır, Gazze’yi alırken, Ürdün de Doğu Kudüs çevresindeki bölgeyle birlikte Batı Şeria şehrini ilhak etmiştir. BM’in tekrar devreye girmesiyle birlikte bir ateşkes anlaşması imzalanmış, ardından da İsrail’in sınırları belirlenmiştir. Yapılan ateşkese rağmen, verilene razı olmayan Siyonist İsrail’in gerçek yüzünü daha iyi anlayabilmek için Arap topraklarında yaptığı vahşeti de burada nakletmenin faydalı olacağına inanıyorum.

Siyonist İsrail’in Vahşet Günlüğü

Çeşitli Siyonist Terör Örgütlerinin gerçekleştirdiği eylemlerden bazıları şöyledir:

* Kara Davut Oteli’nin Havaya Uçurulması: Irgun Terör Örgütünce gerçekleştirilen bu saldırıda 96 kişi ölmüş, 46 kişi de yaralanmıştır. Ölenler arasında Yahudilerin de bulunması sonucunda, eylemlerine dair kanıt bırakmamak amacıyla otel ateşe verilerek yakılmıştır. Katliamı büyük bir zafer havasına dönüştüren örgüt lideri Menahem Begin, olay sonrası şöyle konuşmuştur: “Bu önemli bir stratejik eylemdi. Bu eylemi gerçekleştirme şerefi sadece Irgun Örgütü’ne ait değildir. Bu eylem Satron’un ve Balamah Örgütü’ndeki topçu birliğin katkılarıyla gerçekleşmiştir.”

* Kibya Katliamı: Siyonist Devlet Başkanı Ariel Sharon’un yönetimindeki “Birlik 101” adlı 500 kişilik olduğu ileri sürülen bir Yahudi Komando Birliği, Batı Yaka’da bulunan Kibya Köyü’ne baskın düzenleyerek 67 Müslüman’ı katletmiştir. Baskında 75 Müslüman da yaralanmıştır. Katletmekle yetinmeyen Siyonistler, 45 ev ile iki Filistin köyünü de ateşe vererek yakmışlardır. 12 Ekim 1958.

* Kefer Kasım Köyü Katliamı: Fransa ve İngiltere Mısır’a saldırarak Süveyş Savaşı’nı başlatmıştı (1956) Çıkan kargaşadan faydalanan Siyonist İsrail, Sina’da bulunan Kefer Kasım Köyü’ne büyük bir saldırı düzenleyerek tarlalarından dönmekte olan Müslümanları kurşuna dizmişlerdir.

* Sabra ve Şatilla Katliamı: Sabra ve Şatilla Katliamı, Siyonist İsrail Devleti’nin Lübnan’ı işgal ettiği tarihte gerçekleşmiştir. Ordu komutanı sıfatıyla Ariel Şharon, Lübnanlı Hıristiyan falanjist milislerle birlikte hareket ederek 16 Eylül 1982 yılında Filistinli mültecilerin kaldığı bu şehirlerdeki kamplara saldırarak büyük bir katliam gerçekleştirmiştir. Saldırı sonrası bir açıklama yapan Lübnanlı bir yetkili; saldırılarda toplam 991 kişinin öldüğünü, 328 kişinin ise kimliğinin tespit edilemediğini bildirmiştir,

* Kudüs Katliamı: Siyonist İsrail, katliamlarına yeni bir kılıf bulmak amacıyla Mescidi Aksa’nın daha önce Süleyman Mabedi’nin (Siyon Madebi) yerine inşa edildiğini ileri sürerek Mescidi Aksa’yı yıkıp, yerine Siyon Mabedi’ni inşa etmek istemiştir. Yahudi Siyonistler, Arap ülkelerinin birbirine düştüğü ve Körfez Savaşı’nın başladığı günü iyi bir fırsat olarak görüp, Kudüs üzerine yürüyerek Kudüs katliamını gerçekleştirmiştir. 8 Ekim 1990 tarihinde; “Süleyman Mabedi Koruyucuları” ismiyle ortaya çıkan Yahudi Cemaatinden bir kişi, İsrail radyosunda yaptığı bir açıklamada artık Mescidi Aksa’nın yıkılma zamanının geldiğini kamuoyuna bildirdi.

Mescidi Aksa’nın yıkılacağını anlayan Müslümanlar, yıkımı engellemek amacıyla Mescidi Aksa’da toplanmışlardır. Süleyman Mabedi Koruyucuları, büyük bir grup halinde Mescidi Aksa’ya yaklaşarak; ellerindeki Tevrat’tan ayetler okuyarak ve Süleyman Mabedi’nin kutsal taşları olarak gördükleri taşlarla birlikte ilerleyişini sürdürmüşlerdir. Müslümanlar ile Siyonistler karşı karşıya gelince sert tartışmalar yaşanmıştır.

Tartışmaların çıkacağını ve hatta büyük çapta çatışmaların yaşanacağını hesap eden Siyonistler, tüm sokaklara silahlı askerler yerleştirmekle kalmamış, sivil Yahudileri de silahlandırmışlardı. Böylece çatışmada yaralıların ölüme terk edilmeleri planlanmıştı. Müslümanların direnişi sürerken, sokak aralarından ateş açılmış; bu yetmemiş, Müslümanlar üzerine gaz bombaları dahi atılmıştır. Ortaya çıkan bilgilere göre bu vahşetin bilançosu; 30 Müslüman şehit edilmiş, 800 Müslüman da yaralanmıştır.

Sokaklar, Siyonist askerler ve silahlandırılmış Yahudiler tarafından tutulduğu için kaçış yolu bulamayan Müslümanlar, Siyonist Askerler tarafından yakalanarak çeşitli işkencelere tabi tutulmuş, sonra da zincirlere vurularak esir kamplarına götürülmüştür.

Tarihin her döneminde Yahudileri pohpohlayan ve onların lehine kararlar alan BM, Kudüs’te yaşanan insanlık dramına sadece kınama cezası verebilmiştir. Kınama metninde İsrail Devleti’nin değil, katliamı gerçekleştirenlerin cezalandırılabileceği belirtilmiştir. Bunun üzerine BM heyeti, inceleme yapmak amacıyla Kudüs’e bir heyet göndermek istemiş; ancak İsrail Devleti, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu ileri sürerek heyetin gelmesini engellemiştir. Böylece Kudüs Katliamı, tüm dünya insanlığının gözleri önünde ört-bas edilmiştir.

* Hz. İbrahim Camisi Katliamı: 25 Şubat 1994 Cuma günü, Müslümanlar sabah namazını kılmak için Halil İbrahim Camiine gitmişlerdi. İsrail Ordusunda yedek subaylık yapan ve örgütün lideri olan Kırbat Erba, örgütüyle birlikte Hz. İbrahim Camine büyük çaplı bir saldırı düzenlemiştir. Caminin içine girerek namaz kılmakta olan Müslümanları makineli tüfeklerle taramış, 50 Müslüman şehit olmuş, 300 kadar Müslüman da ağır yaralanmıştır.

Siyonist Yahudiler ve örgüt üyeleri, katliamdan hemen sonra Hz. İbrahim Camini kuşatma altına alarak bu bölgeye gazetecilerin yaklaşmalarına ve bu olayı haber yapmalarına engel olmuşlardır. Katliamdan canı yanan Müslümanlar, İsrail Devleti’ni protesto etmişler; ancak eli kanlı Siyonistler, protestocu Müslümanlara ateş açarak şehit etmiştir. İsrail Hükümeti, sonraki protestoları önleyebilmek için El-Halil, Batı Yaka ve Gazze bölgelerinde ortaya çıkacak Müslüman protestocuların derhal öldürülmesi emrini vermiştir.

* Kana Katliamı
Eski İsrail başbakanı, seçimlerde Siyonistlerin oylarını alabilmek için Lübnan’da büyük bir katliam gerçekleştirmiştir. Kana Mülteci kamplarında barınmakta olan çoğu çocuk ve kadın, havadan gerçekleştirilen bombardıman sonucunda hayatlarını kaybetmiştir. Kana Mülteci Kampı’na lütfedip inceleme heyeti gönderen BM heyeti bu defa bu katliamın bir hata sonucu olmayıp, kasten gerçekleştirilmiş olduğunu açıklamıştır.


Son Tünel Olayı ve Kudüs Katliamı

Netanyahu, partisi Likud’u iktidara taşıdıktan sonra Mescid-i Aksa’yı yıkmak için hummalı bir çalışma başlatmıştır. İslam âleminden gelecek tepkilerin önünü alabilmek için bu yıkım için bir kılıf bulmak zorundaydı. Netanyahu, iktidarı döneminde Mescid-i Aksa ve Hz. Ömer Cami civarında tünel açılışı yapmıştı. Mescid-i Aksa’nın altında büyük bir tünel açarak kent trafiğini hafifleteceğini ileri sürüyordu. Amaç, Mescid-i Aksa’nın altında derin boşluklar oluşturarak Mescid-i Aksa’nın kendiliğinden yıkılmasını sağlamaktı.

Netan-yahu ikinci bir kılıf bulmakta zorlanmadı. Bu sefer, Mescid-i Aksa civarında arkeolojik kazı çalışmalarının yapılacağını dillendirdi. Kudüs Müslümanları, Siyonist İsrail’in Mescid-i Aksa’yı yıkmak istediğini bildiklerinden, İsrail Hükümeti’ne ve İsrail askerlerine karşı ayaklanmışlardır.

Müslümanların bu ayaklanması hafızalara “Mescid-i Aksa Direnişi” olarak kazınmıştır. Amacına ulaşmak için her türlü gayriinsanî ve gayriahlâkî yolları çekinmeden uygulayan İsrail Hükümeti, direniş yapan Müslümanları 27 Eylül Cuma günü Mescid-i Aksa’da Cuma namazı sırasında katletmiştir. Mescid-i Aksa’yı 4000 askerle kuşatan İsrail Hükümeti’nin gerçekleştirdiği vahşet sonucunda yetmiş Müslüman şehit olmuş, 2000 civarında Müslüman da ağır şekilde yaralanarak hastaneye götürülmüş; yaralanan Müslümanların bir bölümü de hastanede şehit olmuştur.

Yahudi Hükümeti’nin yaptığı katliamlara baktığımızda; İsrail Devleti’nin bir terör devleti olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Terör ve Devlet, esasında yan yana gelmesi en zor iki kelimedir; ancak İsrail bunu başararak dünyada eşine rastlanmayacak bir
Terör Devleti Kurmuştur.

BM, Filistin topraklarını İsrail lehine böldüğü dönemde Yahudilerin terör örgütlerince eğitilmiş yetmiş beş bin militanı bulunuyordu. Bu sayı İsrail Terör Örgütlerine şu şekilde yansımıştır: Hagana Örgütü; 60 bin, Balamah Örgütü; 5 bin, Irgun; 5 bin, Şatiron; bin, diğer 4 bin terörist de diğer terör örgütlerine mensuptu. Bu terör örgütleri tarafından eğitilenler, seçilmiş kişiler olarak İsrail Devleti’ni kurdular ve yönetmeye devam ediyorlar.

Siyonist İsrail’in ilk başbakanı olan Ben Gurion 1945 yılında terör örgütleri arasında koordinasyonu sağlayan kişidir. Ben Gurion, koordinasyonu sağladıktan sonra terör örgütlerine Müslümanlar üzerinde terör estirmelerini emretmiştir. Bu emir ile teröristler yukarıda belirtmeye çalıştığımız çeşitli katliamları gerçekleştirmiştir. Sonraki dönemlerde Ben Gurion hakkında İngiliz Manda yönetimi tarafından tutuklama kararı çıkartılmış; ancak Ben Gurion, Filistin topraklarını çoktan terk etmişti.

Camp David anlaşmasının imzalandığı dönemde İsrail Başbakanı Menahem Begin’di. 1943 yılından beri Irgun Terör Örgütü’nün liderliğini yapan Begin, örgütüne Kral Davut Oteli’nin havaya uçurulması emrini vermişti. Daha başka eylemlerle adını sıkça duyuran Irgun Örgütü Lideri Menahem Begin, 1978 yılında Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile birlikte Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştü!

Bayan Golda Meir, Menahem Begin’den önceki İsrail Başbakanıdır. Meir, 16 yaşından itibaren Siyonist Terör Örgütü’nde bulunmuş ve çeşitli faaliyetlere imza atmıştır. Meir, aldığı terör eğitimleriyle ünlenerek Yahudi Konseyi’nin ileri gelenleri arasında yerini almıştır.

İsrail Savunma Bakanlığı yapmış olan ve gerçekleştirdiği katliamlarla adını “Beyrut Kasabı” olarak tescilleyen Ariel Şharon, Sabra ve Şatilla katliamlarının baş sorumlusudur. 1982 yılında Lübnan’ı işgal eden Siyonist İsrail Ordusu’nun başında yine bu katil bulunuyordu.

Teddy Kollek; Hagana Terör Örgütü Militanı’dır. İsrail’in kuruluşundan önce pek çok kanlı terör eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmiştir.

İzak Rabin; 18 yaşında Gizli Palmach Ordusu’na katılmıştır. 1948 savaşında Kudüs civarındaki çatışmaların komutanlığını yapmıştır. 1964 yılında, İsrail Genel Kurmay Başkanı olmuştur. Kendi örgütünün düzenlediği bir suikast sonucunda katledilmiştir.

Buraya kadar aktardığımız sadece birkaç örnekten ibaret olup, İsrail üst kademe yöneticilerinin de büyük çoğunluğunun bu terör örgütleri tarafından eğitilip, yönetim kademelerine getirilen militanlar olduğunu söylemek sanırım yanlış bir ifade olmaz.

Share on Google Plus

About İbrahim Can Gezer

This is a short description in the author block about the author. You edit it by entering text in the "Biographical Info" field in the user admin panel.
    Blogger Comment

0 yorum:

Yorum Gönder