10 Eylül 2014 Çarşamba

Feyzü'l-Furkan Açıklamalı Kur'ân-ı Kerîm Meali (Tâhâ Sûresi)

20. Tâhâ Sûresi

Mekke döneminde nâzil olmuştur. 135 âyettir. Sûre, adını başındaki mukattaa harflerinden almıştır. 130-131. âyetleri Medine döneminde inmiştir.[1]
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Tâ, Hâ.
2-3. (Resûlüm!) Biz Kur’an’ı sana zahmet çekmen için değil, ancak (Allah’tan) korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.
4. (Bu Kur’an,) yeri ve yüce gökleri yaratanın peyderpey (tedrîcen) indirdiği (bir kitap)tır.
5. O Rahmân(’ın hâkimiyeti) arşı kuşatmış/hükmü altına almıştır.
6. Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında olanlar(ın hepsi) ancak O’nundur.
7. Sesini (duada) yükseltsen (de yükseltmesen) de (O’na göre birdir). Çünkü O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. [bk. 14/38; 25/6]
8. Allah O’dur ki O’ndan başka ilâh yoktur, en güzel isimler O’nundur.
9. (Resûlüm!) Musa’nın haberi artık sana geldi.[2]
10. Hani, vaktiyle (Sînâ’da) o bir ateş görmüştü de ailesine: “Siz durun. Çünkü ben bir ateş gördüm. Belki size ondan bir kor getirir, yahut ateşin yanında bir yol gösteren bulurum.” demişti.
11. (Musa) o(nun yanı)na gelince, kendisine (şöyle) seslenildi: “Ey Musa!”
12. “Haberin olsun, senin Rabbin benim ben. Haydi pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vadide, Tuvâ’dasın.” [bk. 27/7-13; 79/16]
(Yüce Allah bu âyette, bir inceliğe işaret ediyor: Kutsal vadi ile pabuç münasebeti. Demek oluyor ki ayaklardaki pabuçlar, bir yönüyle kutsal yere temasta bir engel teşkil ediyor. Diğer yönüyle ayakta kirlenmiş olduğundan onları çıkarmak gerekiyor. Bunu mânevî yönden ifade edersek; Allah’ın huzuruna çıkarken, O’nunla yakın temasa geçmesi için hem bunu önleyecek dünyalıkları kalpten çıkarmak hem de kirlerden arınmış olmak lazımdır.)
13. “Ve ben (peygamberliğe) seni seçtim, şimdi vahyedilenleri dinle.” [bk. 7/144]
14. “Şüphesiz Allah, benim ben. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk et. Ve beni anmak için dosdoğru namaz kıl.”
15. “Elbette ki (beklenen kıyamet) saat(i) gelecektir. Ben onu, hemen hemen gizli tutuyorum ki herkes (her an âhiretine hazır olsun ve orada dünyada iken peşinde koştuğu ve) çalıştığının karşılığını bulsun.”
16. “Artık ona inanmayan ve (kendi) arzusuna uyan kimse sakın seni on(a inanmak)tan alıkoymasın, sonra (sen de) helak olursun!”
17. “O sağ elindeki nedir ey Musa?”
18. (Musa) dedi ki: “O âsâmdır. Ona dayanırım, onunla davarıma yaprak çırparım ve onunla daha birçok ihtiyacımı görürüm.”
19. (Allah) buyurdu: “Onu (yere) bırak ey Musa!”
20. O da onu bıraktı. Bir de ne görsün! O, (kıvranıp) koşan bir yılan oluvermiş.
21. (Allah) buyurdu: “Al onu (eline), korkma, biz onu yine ilk şekline döndüreceğiz.”
22-23. “Bir de elini koltuğuna sok. Kötü bir durum/bir hastalık olmaksızın, başka bir mucize olarak bembeyaz bir halde çıksın. (Böylece) sana en büyük mucizelerimizden gösterelim. [bk. 7/133-144; 27/12; 28/32]
24. “Firavun’a git, çünkü o azdı.” (Benim kullarım üzerinde otorite kurup kendisini ilâhlaştırdı.)
25. (Musa) dedi ki: “Rabbim! Benim gönlüme genişlik ver.”
26-27-28. “Benim işimi kolaylaştır, dilimden de (şu) düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar.”
29-30. “Ailemden kardeşim Harun’u bana vezir (yardımcı) yap.” [bk. 26/13]
31-32-33-34. “Onunla arkamı kuvvetlendir (Onu bana destek eyle). Onu işimde ortak yap ki seni çok tesbih edelim ve seni çok analım (tebliğ edelim).”
35. “Şüphesiz sen bizi görmektesin.”
36. (Allah) buyurdu: “Ey Musa! İstediğin sana verildi.”
37. “Andolsun ki biz, sana (önceleri) bir defa daha (şöyle) iyilikte bulunmuştuk:”
38. “Hani (sen doğduğunda) annene vahyedilecek şeyi (ilham ile) bildirmiştik.”
39. “Onu sandığa koy, (Nil) nehr(in)e at ki nehir de onu kıyıya getirip bıraksın. (Böylece) onu, hem bana hem de ona düşman olan birisi alacaktır.” (demiştik). “(Ey Musa! Sevilmen ve) nezaretim altında yetiştirilmen (ve görenlerin sevmesi) için sana kendimden bir sevgi koydum.” [krş. 28/7-9]
(Müneccimlerin Firavun’a İsrâiloğulları’ndan doğacak bir erkek çocuğun yetişip hâkimiyetini elinden alacağını haber vermeleri üzerine Firavun, Hz. Musa’nın doğup yetişmesini önlemek için İsrâiloğulları’nın doğan erkek çocuklarını öldürüyordu. Firavun ile karısı Âsiye bahçede gezinirken, suda akıp gelen bir sandığı çıkarttırıp içindeki çocuğu görünce birden şaşırdılar. Allah’ın lütfu ile içlerinde bir sevgi belirdi. Artık bir süt anne aramaya başladılar. Fakat çocuk, bulduklarını da emmiyordu; elbette bu sevk-i tabiî değil sevk-i ilâhî idi. Bunu duyan ablası, Firavun’un sarayına gitti.)
40. “Hani kız kardeşin (Firavun’un sarayına) gidip: ‘Ona bakacak (ve emzirecek) birisini size göstereyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene geri verdik. Hani, bir de (sen Mısırlı’ya bir tokat vurarak kaza ile) adamı öldürmüştün de seni (öldüreceklerken) o tasadan kurtarmış ve seni (bunlar gibi)[3] birtakım sıkıntılarla denemiştik. Bunun için Medyen halkı içinde senelerce kalmıştın. Sonra takdire göre (peygamberlik görevini yüklenecek duruma gelince, buraya) geldin, ey Musa!” [bk. 28/15-16]
41. “Seni kendim için (peygamber) seçtim.”
42. “Sen kardeşinle birlikte benim âyetlerimi götürün ve beni anmakta (o Firavun’a tebliğde) gevşeklik göstermeyin.”
43. “Firavun’a gidin. Çünkü o azdı.”
44. “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt dinler ve (benden) korkar.”
45. Dediler ki: “Ey Rabbimiz! (Onun) bize kötülük etmesinden veya iyice azmasından korkuyoruz.”
46. (Allah) buyurdu ki: “Korkmayın. Çünkü ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.”
47. “Hemen ona gidin de deyin ki: “Biz Rabbinin elçileriyiz. İsrâiloğulları’nı bizimle beraber gönder, onlara eziyet etme! Rabbinden sana bir mucize getirdik. Selam (ve saadet) doğruya uyanlaradır.”
48. “Bize, ‘(peygamberleri) yalanlayanlar ve (Hak’tan) yüz çevirenler mutlaka azaba çarptırılacaktır.’ diye vahyedildi.”
49. (Firavun:) “Rabbiniz kimdir, ey Musa!” dedi.
50. O da: “Rabbimiz her şeye yaratılış ve özelliğini verip sonra (bu özelliğe) uygun yolu gösterendir.” dedi.
51. (Firavun:) “Öyleyse ya önceki nesillerin durumu ne olacak?” dedi.
52. (Musa) dedi ki: “Onun bilgisi, Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim şaşmaz da, unutmaz da.”
53. “O (Rab) ki yeri size bir beşik yaptı. Orada sizin için yollar açtı ve gökten bir su (yağmur) indirdi.” (Allah buyurdu ki:) “Biz o su ile çeşitli bitkilerden çiftler çıkartmaktayız.” [krş. 21/31]
54. “Hem yiyin hem de hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda, (batıla uymayan) akıl sahipleri için (Allah’ın kudretini gösteren açık) deliller vardır.”
55. “Sizi (ilk olarak) ondan (karışmış çeşitli renk topraktan) yarattık Yine oraya (toprağa) döndüreceğiz. (Sonra dirilişiniz için) bir kere daha ondan çıkaracağız.” [krş. 7/25]
56. (Resûlüm!) Andolsun ki biz, ona (Firavun’a) bütün âyetlerimizi gösterdik de o yine yalanladı ve yüz çevirdi. (İnanmamakta) direndi. [bk. 17/101; 54/42]
57. Ve: “Ey Musa! Sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?” dedi.
58. “Biz de mutlaka sana, onun benzeri bir sihirle karşılık vereceğiz. Şimdi sen, aramızda bizim de senin de caymayacağımız uygun/düz bir (meydanlıkta) buluşma yeri ve vakti ayarla (da orada karşılaşalım).”
59. (Musa:) “Sizinle buluşma zamanımız, süs günü (bayram günü) ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir.” dedi.
60. Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini (en mâhir sihirbazlarını ve aletlerini) topladı sonra (buluşma yerine) geldi.
61. Musa onlara: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın. Sonra O (öyle) bir azap gönderir (ki) onunla kökünüzü kurutur. Doğrusu (O’na) iftira atan perişan olur.” dedi.
62. (Sihirbazlar) işlerini (ve Musa’nın sözlerini) tartıştılar ve (“Musa galip gelirse”! diye) fısıltı ile kendi aralarında konuştular.
63. Dediler ki: “Bunlar olsa olsa iki sihirbazdır: Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en ideal yolunuzu (yaşam düzeninizi bozmak) istiyorlar.”
64. “O halde, bütün hilenizi toplayıp sıra halinde (meydana) gelin. Bugün üstün gelen mutlaka kurtuluşa/muradına ermiştir.”
65. (Sihirbazlar:) “Ey Musa! Hünerlerini istersen önce sen ortaya at, istersen biz ortaya atalım.” dediler.
66. (Musa:) “Hayır! Siz atın!” dedi. (Ellerindekini attılar.) Bir de baktı ki onların ipleri (halatları) ve değnekleri, düzenbazlıkları yüzünden kendisine hakikaten (yılan şeklinde) koşuyor gibi görünüyor.
67. Bu yüzden, Musa içinde bir korku hissetti.
68. (Bunun üzerine biz:) “Korkma, çünkü sen evet sen daha üstün (gelecek)sin.” dedik.
69. “Sağ elindeki (âsâ)nı at, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları sadece bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nereye varsa (ne yapsa) umduğuna eremez.” [krş. 7/119]
(Hz. Musa’nın yere attığı âsâsı, gerçek bir ejderha olmuş ve sihirbazların ejderha şeklinde gözüken bütün aletlerini yutmuştu. Çünkü o vahye dayanmıştı. Sihirbazlar bunun bir sihir değil ilâhî bir mucize olduğunu anladılar. Çünkü Hz. Musa da onlar gibi sistemin batıla dayanan düzeneklerinden ve düzenbazlığından yararlansaydı, âsâsı onları yutamazdı ve aralarında boğuşma olur, üstün gelemezdi. İşte bu mucize, kaynağı ve dayanağı vahiy olan ile batıl olanın farkını ortaya koyar.)
70. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandı(lar): “Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik.” dediler.
71. (Firavun:) “(Benim yönetimim ve otoritemin geçerlilik alanında) ben size izin vermeden mi O’na iman ettiniz? (O’nun buyruğuna girdiniz?) Şüphesiz o size sihri öğreten büyüğünüzdür. O halde elbet ben, de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Siz de hangimizin azabı daha şiddetli ve daha süreklidir elbette bileceksiniz.” dedi.
(Ülke hâkimiyetini elinde bulunduran ve bundan dolayı o yerde kendisini en büyük rab sayan (79/24) Firavun’un ülkesinde, kendisine saygı göstermeyip ondan izin almadan Allah’ı ve O’ndan geleni tercih etmek, rejimi yönünden hem en büyük hainlik hem de düşman tehlikesinden bile öncelikli ve önü kesilmesi gerekli bir husus idi.) [bk. 7/118-126; 26/41-53; 85/4-8]
72. (Sihirbazlar): “Bize gelen (bunca) mucizelere ve bizi yaratana karşı seni asla tercih etmeyiz. Artık sen ne hüküm vereceksen ver (yapacağını yap)! Sen (olsa olsa) bu dünya hayatına hükmedebilirsin.”
73. “Doğrusu biz, hatalarımızı ve bizi zorla(yarak yaptır)dığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah(’ın mükâfatı seninkinden) daha hayırlı ve (cezası ve mükâfatı da) daha devamlıdır.” dediler.
(İşte sihirbazlar, tanrılık taslayan krala itaati reddedip kısa zamanda gerçek bir iman örneği sergilemişlerdir.)
74. Şüphesiz ki kim Rabbine suçlu olarak (emirlerini tanımamış olarak veya şirk içinde) gelirse, şüphesiz onun için cehennem vardır. Orada (yanmakla) ne ölü(p kurtulu)r ne de (tekrar dirilince) yaşar (daima yanıp ölür, dirilip tekrar yanar). [bk. 4/56; 25/14; 87/13]
75-76. Kim de O’na sâlih (sevaplı) amel işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler, alt tarafından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır ki (onlar) orada ebedî kalacaklardır. İşte bu, (her türlü günahtan) arınanların mükâfatıdır.[4]
77. Andolsun ki biz, Musa’ya: “Kullarımı (Mısır’dan) geceleyin yürüt (çıkar). Onlara denizde (âsân ile) kuru yol aç. (Firavun) yetişecek diye korkma. (Boğulmaktan da) endişe etme.” diye vahyetmiştik. [bk. 26/52; 44/23]
78. Firavun da askerleriyle onların peşine düştü. (Ama o yarılan) denizden onları saran (bir dalga), kendilerini kaplay(ıp boğ)uverdi. [krş. 26/60-66]
79. Firavun kavmini saptırdı ve doğru yola iletemedi.
80. Ey İsrâiloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr’un sağ yanında (Musa’ya Tevrat’ı indireceğimize dair) size vaadettik ve (Tîh çölünde de) üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
81. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz/helal olanlarından yiyin. Bu hususta azgınlık etmeyin. Sonra gazabım üzerinize iner. Kimin de üzerine gazabım inerse, hiç kuşkusuz o, uçuruma düşmüş (helak olmuş)tur.
82. (Bununla beraber) şüphesiz ben, tevbe eden, iman edip sâlih amel işleyen, sonra da doğru yolda giden kimseyi, elbette bağışlarım.
(Hz. Musa, kavmi ile Mısır’dan çıkıp Sînâ’ya geçtikten sonra, yerine kardeşi Harun’u koyup kendisi Cenâb-ı Hak’tan vahiy almak için alelacele Tûr’un yolunu tutmuştu. Halbuki 70 kişiyi de beraberinde götürecekti.) [bk. 2/57]
83. (Allah buyurdu:) “Ey Musa! (Seni alelacele) kavminden öne geçiren nedir?”
84. Dedi ki: “Onlar işte benim izimde(n gelmekte)dirler. Yâ Rabbi! Sen razı olasın diye sana (gelmekte) acele ettim.”
85. (Allah:) “Biz senden sonra, (çölde başlarına Harun’u bıraktığın) kavmini denedik. (Münâfık) Sâmirî onları saptırdı.” buyurdu.
86. Bunun üzerine Musa kızgın ve üzgün olarak kavmine döndü: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ben ayrılınca) size zaman uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üstünüze bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?” (dedi.)
87. Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik. Fakat biz, o halkın (Mısırlılar’ın) ziynetinden birtakım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (eritmek için ateşe) attık. Aynı şekilde Sâmirî de kendi mücevheratını attı.”
88. (İşte bu şekilde Sâmirî) onlara (yapmacık olarak) böğüren bir buzağı heykeli (döküp) çıkardı. (O ve adamları:) “Bu sizin de, Musa’nın da ilâhıdır; ama o unuttu (aramaya gitti).” dedi.
89. (Onun) kendilerine hiçbir sözle karşılık veremediğini, yine kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeye gücünün yetmediğini görmezler mi?
90. Doğrusu, Harun da onlara önceden: “Ey kavmim! Siz bununla ancak imtihan edildiniz. Şüphesiz ki Rabbiniz Rahmân (olan Allah)’tır. (Buna tapmayın) bana uyun ve emrime itaat edin.” demişti.
91. (Onlar:) “Musa bize dönünceye kadar ona tapmaya devam etmekten asla vazgeçmeyeceğiz.” demişlerdi.
92-93. (Musa dönünce:) “Ey Harun! Onları sapmış olarak gördüğün zaman, bana uymaktan (ve onları engellemekten) seni alıkoyan neydi? Emrime karşı mı geldin?” dedi (ve sakalından, saçından tutup çekmeye başladı). [bk. 7/150]
94. (Harun:) “Ey anamın oğlu! Sakalımı, başımı (saçımı) tutma! Doğrusu ben senin: ‘İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın ve sözüme dikkat etmedin.’ demenden korktum (da bunları terk edip gelmedim).” dedi.
95. (Musa:) “Ey Sâmirî! Ya senin (bu) işin nedir?” dedi.
96. (O da): “Ben onların görüp bilmediklerini gördüm de (onları yanıltıp inandırmak için) elçi (Cebrail’)in izinden bir avuç (toprak) avuçladım. Onu da (erimiş ziynetlerin içine) attım. Böylece nefsim bana (bunu) hoş gösterdi.” dedi.
(Böylece uydurduğu şeyleri Hz. Musa’ya da bir pâye vererek kendisini savunmaya çalıştı.)[5]
97. (Musa:) “(Defol) git! Doğrusu, artık hayatta senin için (ceza); ‘Bana dokunmayın.’ demendir. (Âhirette ise) senin için asla kurtulamayacağın bir ceza günü vardır. (Şu) karşısında durup tapmakta olduğun ilâhına bak! Biz onu mutlaka yakacağız. Sonra mutlaka ufalayıp denize atacağız.” dedi.[6] [krş. 44/58]
98. Ancak sizin ilâhınız, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. O her şeyi ilmi ile kuşatmıştır.
99. (Resûlüm!) Böylece sana, geçmiş (ümmet)lerin haberlerini anlatıyoruz. Şüphe yok ki tarafımızdan sana bir zikir (tefekkür hazinesi ve hayat nizâmı olarak Kur’an’ı) verdik.
100. Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz o kıyamet günü (ağır) bir günah yüklenecektir.
101. Onun (azabı) içinde ebedî kalacaklardır. Kıyamet gününde onlar için (bu) ne kötü bir yüktür!
102. O gün Sûr’a üflenir. Ve o gün suçluları (korkudan) gözleri göğermiş olarak (mahşerde) toplarız.
103. Kendi aralarında: “Siz (dünyada olsa olsa) on gün kadar (bir süre) kaldınız.” diye gizli gizli fısıldaşacaklar. [krş. 23/113; 30/55; 79/46]
104. Onların söyledikleri şeyleri biz daha iyi biliriz. Onların en olgun akıllı olanı (ise): “Bir günden daha fazla kalmadınız.” diyecek.
105. (Resûlüm!) Sana dağlar hakkında (da) soruyorlar. De ki: “Rabbim onları (kıyamet günü) ufalayıp savuracaktır.”
106. “Yerlerini dümdüz (çöl gibi) kuru bir toprak halinde bırakacak.”
107. Orada ne bir eğrilik (çukur) ne de bir tümsek göreceksin. [bk. 18/ 47; 101/5]
108. O gün (mahşerde insanlar) davetçiye hiçbir ‘eğrilik ve sapma’ olmadan uyarlar. Rahmân (olan Allah)’a karşı sesler kısılmıştır; fısıltıdan (uğultudan) başka ses işitemezsin.
109. O gün, Rahmân’ın kendisine şefaat izni verip sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. [krş. 2/255; 21/28; 53/26; 78/38]
110. (Allah) onların önlerindeki (gelecekleri)ni ve arkalarındaki (geçmişleri)ni bilir; onlar ise O’nu bilgice kavrayamazlar.
111. (Bütün) yüzler, Hayy ve Kayyûm[7] olan (Allah’a) boyun eğmiştir. (Omuzlarına) zulüm yüklenenler de hakikaten hüsrana uğramıştır.
112. Kim de iman etmiş olarak ‘sâlih (sevaplı) işler’ yaparsa, artık o, ne bir zulümden ne de hakkının eksik verilmesinden korkar.
113. İşte böylece, biz onu (tebliğ etmen için) Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Ve onda tehditleri/uyarıları türlü şekillerde açıkladık. Olur ki, ibadet ve itaat edip günahlardan sakınırlar yahut o (Kur’an) kendileri için bir öğüt ve ibret meydana getirir.
114. Gerçek hükümdar (ve hükümran) olan Allah yücedir. Sana O’nun vahyi (Cebrail tarafından okunup) bitirilmeden önce Kur’an(’ı okuma)da acele etme “Rabbim, ilmimi artır.” de.[8] [krş. 75/16-19]
115. Doğrusu biz, daha önce Âdem’e (o ağacın meyvesinden yememesini) emretmiştik. Fakat (o, bunu) unuttu. Biz de onu (bu hatasında) azimli (ısrarlı) bulmadık.
(Bakara sûresi 35-38. âyetlerde geçtiği gibi, Hz. Âdem, Allah’ın yasak emrine rağmen şeytanın teşviki ile onu unutup nefsine hoş gelene yönelmiş ve ağacın meyvesinden yiyerek günah işlemişti. Fakat şeytan gibi Allah’ın emrini yerine getirmemede şeytanın yaptığı gibi ısrarlı olmayıp derhal pişman olup var gücüyle öyle bir tevbe etti ki sonunda affa ve yüksek dereceye kavuştu.)
116. Hani meleklere: “(Kudretim için) Âdem’e secde edin.” dediğimizde İblis’ten başkaları hemen secde ettiler, o ise diretti.
117. Dedik ki: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın o sizi (cennetten) çıkarmasın, sonra (dünyada) zahmet çekersin!”
118. “Çünkü burada senin için ne acıkma ne de çıplak kalma zilleti vardır.”
119. “Ve sen hakikaten burada ne susayacaksın ne de güneş(in sıcağın)da kalacaksın.”
120. Nihayet şeytan onu vesvesesiyle (dışarıdan) fitleyip: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve yıpran(ıp çök)meyen bir saltanatı göstereyim mi?” dedi. [bk. 7/20-21]
121. Bunun üzerine ikisi de (şeytanın sözüne aldanıp) ondan (o yasak ağaçtan) yediler. Hemen (üzerlerindeki cennet libâsı bir ceza olarak gitti) ayıp yerleri açığa çıkıp görünüverdi. Üzerlerini cennet yaprağından örtmeye başladılar. Âdem (yanılarak da olsa,) Rabbine âsî oldu ve şaşırıp kaldı.
122. Sonra (yalvarmaya başladı) Rabbi onu yine seçti de tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.
123. (Ama Allah o sırada) buyurdu ki: “Birbirinize düşman olarak oradan inin. Artık benden bir rehber (peygamber/kitap) geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa ne sapar ne de (sefalete düşüp) bedbaht olur.”
124. Bundan böyle kim zikrim (Kur’an ve hükümlerim)den yüz çevirirse, (hevâsına/nefsine hoş gelene uyarsa) şüphesiz ki onun için dar bir geçim/sıkıntılı bir hayat vardır.[9] Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz (toplarız).
(Bu dünyada Kur’an ve hükümlerine karşı mânevî ve ruhânî körlük, âhirette fiilî bir körlük olacaktır.)
125. “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? halbuki, ben hakikaten (dünyada) çok iyi gören kimse idim.” der. [bk. 17/97]
126. (Allah) buyurdu ki: “Bu böyledir. Âyetlerimiz sana geldi de sen (okuyup görmedin, onun hükümleriyle amel etmeyi) unuttun. İşte bugün de sen böyle (görmez halde) bırakılacaksın.”[10]
127. İşte biz (Rabbinin âyetlerinden habersiz ömrünü) israf eden ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Elbette âhiret azabı daha şiddetli ve daha süreklidir.
128. Bizim, kendilerinden evvel nice asırlar(da insanları) yok etmemiz, onları hâlâ doğru yola getirmedi mi? Halbuki (şimdi kendileri) onların yurtlarında dolaşıp durmaktadırlar. Elbette bunda akıl sahipleri için ibretler vardır. [bk. 22/46; 32/26]
129. Rabbin tarafından (cezalarının ertelenmesi için) geçmiş bir söz ve tayin edilmiş bir vakit bulunmasaydı, elbette (onlara azap) kaçınılmaz olurdu.
130. O halde (onların) dediklerine sabret. Güneşin doğmasından evvel (sabahleyin) ve batmasından evvel (ikindi vaktinde) Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin (belirli) saatlerinde (akşam ve yatsıda) ve gündüzün etrafında (öğleyin) de tesbih et (namaz kıl)[11] ki (neticeden) razı olasın.
131. Kendilerini denemek için, o (inkâr ede)nlerden bir kısmını faydalandırdığımız dünya hayatının ziynetine (zenginlik ve debdebesine) asla gözlerini dikme! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
132. Ailene (ve ümmete) namaz kılmayı emret ve sen de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz sana rızık veriyoruz. (Güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinin (Allah’ın emrine uygun yaşayanların/karşı gelmekten sakınanların)dır.
133. “O, bize Rabbinden bir âyet (mucize) getirmeli değil miydi?” dediler. (Halbuki) evvelki kitaplarda olanın açık delili, (Kur’an’da) onlara gelmedi mi?
134. Eğer biz onları, o (Kur’an’)dan önce helak etseydik, (o zaman da kıyamette): “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de (böyle) alçak ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydık!” derlerdi. [krş. 6/155-157]
135. (Resûlüm!) De ki: “Herkes (dikkatle) gözetlemektedir. Siz de gözetleyin. Netice itibariyle hidayete eren (istikamet sahipleri) kimdir, doğru yolda olan kimdir bileceksiniz.”

[1] Peygamberimiz’in bir ismi de Tâhâ’dır. Ey Tâhir! (Ey temiz insan!). Ey Hâdî (Ey mü’mine hidayet eden!) mânaları verilmiştir. Bu sûre, Peygamberliğinin beşinci yılında Hz. Ömer’in müslüman olmasından önce inmiştir. İslâm’ın yaman düşmanı olan Hattaboğlu Ömer, Hz. Peygamber’i öldürme görevini üstlenmişti. Ona doğru giderken, kız kardeşi ile eniştesinin de müslüman olduğunu öğrenince önce onların işini bitirmeye yöneldi. Fakat onların evlerinde bu sûre okunurken işiten Hz. Ömer, onun cazibesinden sarsılmıştı. İçeri girip okuduklarını istemiş, sakladıkları için de onları dövmüştü. Sonra kız kardeşi müslüman olduklarını söyleyip yazılı sayfaları verdi. Ömer (ra.) bunları okuyunca Resûlullah’ın huzuruna gitti ve İslâm ile şereflendi.
[2] Burada ve 51/24, 76/1, 88/1. âyetlerdeki ‘hel’ edatı soru değil kesinlik ifade eder (Mukâtil, s. 57).
[3] 38. âyetten beri anlatılanlar ve peygamberliğine kadar olanlar. [bk. Fihrist, Hz. Musa md.]
[4] Son üç âyete yüce Allah’ın kelâmı olarak anlam verilmiştir (Nesefî, III, 60).
[5] Âyette geçen Resûl ile “bir avuç almak” kelimeleri arasında kurulan münasebetten dolayı çoğu müfessirler ve Garîbü’l-Kur’ân’a dair eserler yukarıdaki mânayı vermişlerdir. Fakat “eser” kelimesi tebliğ anlamında olursa, mâna şöyledir: ‘Ben, onların bilmediklerini bilmiş hem de Resûl’ün eserinden (bildirisinden) bir miktar almıştım. Fakat onu bırakıp terkettim. Nefsim bana (bunu) hoş gösterdi ‘de(yip itiraf et)ti.” (Âlûsî, V, 296-297). Yukarıdaki savunma onun uydurması olunca, mahiyette bu iki mâna, gerçek dışı bir iş yapıldığını bildirir.
[6] Allah’ın varlığına inanmayı ve O’na bağlanmayı kâfî görmeyip kavmini yaptığı buzağı putuna taptıran Sâmirî, Hz. Musa’nın bedduasından sonra çok tehlikeli olan cüzzam hastalığına yakalanmış ve herkesten uzak tek başına vahşîce yaşayıp ölmeye mahkum olmuştur. Her devirde modern Sâmirîler çıkmıştır. [bk. 7/148-152]
[7] “Hayy ve Kayyûm” daima diri, zâtıyla kâim ve bütün yaratıkları gözetip yöneten, demek olup rivayet edilen ve Kur’an’da geçen üç İsm-i A’zam’dan biridir. Ebû Ümâme (ra.) şöyle demiştir: “Resûlullah; ‘Allah’ın en büyük ismi (İsm-i A’zam) ki Allah onu vesile kılarak yani, “Yâ Rabbi! Hayy ve Kayyûm olan İsm-i A’zam’ın hürmetine!” diyerek bir şey isteyince verir. Bunlar şu üç sûrede bulunmaktadır: Bakara, Âl-i İmrân ve Tâhâ buyurmuştur.” Râvî, “Bunları aradım, Kur’an’da üç yerde ve üç sûrede ‘Hayy ve Kayyûm’ olarak buldum.” diyor. Haşr sûresinin sonundaki üç âyetin de İsm-i A’zam olduğu rivayeti vardır. [bk. 2/255; 3/2]
[8] Allahu Teâlâ, Resûlullah’a dolayısıyla ümmetine ilminin artırılmasını istemesini emretmiştir.
[9] Geçim darlığı, “Dünyada huzursuzluk, fakirlik korkusu, gönül darlığı ve psikolojik sıkıntı içinde bunalmak, âhirette de kabir darlığı ve kabir azabı içinde bulunmaktır.” Kim de Kur’an’ın hükümlerine uyarsa bunlardan korunmuş olur (İbni Kesîr (Sâbûnî), II, 497; Mehmed Vehbi, VIII, 3360; Fîrûzâbâdî, II, 625-627). [bk. 2/38]
[10] Kur’an’sız hayat körlüktür. Kur’an’ı ilmen ve amelen terkedenlere, Allah şeytanı arkadaş kılar. [bk. 25/30; 41/26 ve dipnotu; 43/36-37; 59/19]
[11] Beydâvî.

Share:

0 yorum:

Yorum Gönder