10 Eylül 2014 Çarşamba

Feyzü'l-Furkan Açıklamalı Kur'ân-ı Kerîm Meali (A’râf Sûresi)

7. A’râf Sûresi

Mekke döneminde nâzil olmuştur. 206 âyettir. A‘râf, 46. âyette geçtiği üzere, cennetlecehennem arasında yüksek bir tepe olup ondan bahsedilmesi itibariyle bu kelime sûreye ad olmuştur. Bazılarına göre sûrenin 163 ve 171. âyetleri Medine’de inmiştir.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Elif, Lâm, Mîm, Sâd.
2. (Resûlüm! Bu,) kendisiyle (insanları) uyarman ve inananların da düşünüp öğüt alması (ve irşadlarına vesile olması) için sana indirilen bir kitaptır. Bundan dolayı yüreğinde bir sıkıntı/bir şüphe olmasın.
3. (Ey insanlar!) Rabbinizden size indirilen (Kur’ân-ı Kerîm’)e uyun, onun dışında/onsuz birtakım velîlere/‘önder ve dostlara’ uyup peşlerinden gitmeyin.[1] Ne az öğüt alıyorsunuz!
4. Nice isyankâr memleket (halkı) var ki biz onları helak ettik. Öyle ki azabımız onlara (Lût kavmine) geceleyin veya (Şuayb kavmine) gündüz uykusunda iken geliverdi. [krş. 7/97-99; 16/45]
5. Azabımız onlara geldiğinde, onların yakınmaları (itirafları): “Biz gerçekten (Allah’ın hududunu aşan) zalimlerdendik.” demelerinden başka bir şey olmadı.
6. Kendilerine (peygamber) gönderilenlere, (sapmalarının sebebini) mutlaka soracağız ve gönderilen (peygamber)lere de (kendilerine uyup uymayandan ve tebliğ vazifesinden) elbette soracağız.
7. Ve onlara (dünyada yaptıkları) her şeyi, kesin bilgi(miz) ile mutlaka anlatacağız. Biz, hiçbir zaman onlardan uzak (ve habersiz) değildik.
8. O gün (kıyamette, herkesin dünyada yapıp ettiğini) tartmak haktır (gerçektir). Kimlerin tartıları (sevapça) ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
9. Kimlerin de terazileri(nin sevap tarafı) hafif gelirse, işte onlar (inkâr ederek veya değer vermeyerek) âyetlerimize haksızlık ettiklerinden dolayı, kendilerine yazık eden kimselerdir.
10. Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik ve size orada (birçok) geçim vasıtaları meydana getirdik. Öyleyken pek az şükretmektesiniz.
11. Yine andolsun ki sizi(n önce insan olarak maddenizi) yarattık, sonra size (teşekkül devresinde insan olarak) şekil verdik, sonra da meleklere: “(Kudretim için) Âdem’e secde edin.” dedik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. [krş. 2/34-39]
(Âyet-i kerîmede geçtiği üzere insan, kendisinin yaratıcısı değildir. Kendisine şekil/suret, dillerini ve renklerini veren de kendisi değildir (3/6; 30/22; 40/64; 64/3). Bunun gibi bilgisi de ezelî, ebedî, herşeyi kapsayıcı ve görecesiz değildir. Böyle olunca insan yüce Yaradanı’na karşı, İblis misâli O’nun yüceliğini tanısa bile, büyüklük taslayarak secde/ibadet etmez, emrini yerine getirmezse, nankörlük yapmış/kâfir olmuş ve şeytanın kendine benzetmeye çalıştığı kimselerden olmuş olur.)
12. (Allah, İblis’e:) “Sana emrettiğim zaman, secde etmekten seni meneden nedir?” dedi. (İblis de:) “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yaratın.” dedi.
13. (Allah:) “Öyleyse, in oradan! Orada (cennette) büyüklük taslaman (kafa tutman) senin haddine değildir. Çık oradan! Çünkü sen aşağılıklardansın!” buyurdu.
(İşte şeytan, yüce Allah’ın emrine karşılık hevâsına göre akıl yürüttüğünden ve Allah’a itaat etmeyip kendi fikri doğrultusunda hareket ettiğinden lanetli ve aşağılık olmuştur.)
14. (İblis: “Hiç olmazsa insanların tekrar) dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.” dedi.
15. (Allah:) “Sen mühlet verilenlerdensin.” buyurdu.
16. (İblis:) “Madem ki beni (rahmet ve cennetinden kovup) azgın bıraktın; andolsun ki ben de insanlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunda onlar için (pusu kurup) oturacağım.”
17. “Sonra onların önlerinden arkalarından sağlarından, sollarından (her yönden onları azdırmak için) yanlarına gelip sokulacağım (onları azdırıp saptıracağım.) Sen de onların çoğunu şükrünü (kulluğunu) yerine getirenlerden bulmayacaksın.” dedi.
(Allah’ın emri şeytanın aklına yatmadı, bundan dolayı emrine itaat etmedi. Yüce Allah da onu lanetleyip huzurundan kovdu ve kendi azgınlığında bıraktı. Bundan böyle şeytan, kendisinin yaptığı gibi insanları, hem Allah’ın emrine karşı, kendi fikrini ön plana çıkarmaya, kendi fikir ve görüşüne göre davranmaya hem de Allah’ın yasak ettiği şeyleri yapmaya teşvik edecektir. Böylece kimi günaha, kimi küfre sapacaktır. Allah’ın emri aksine emir veren de kendini rab yerine koymuş olacaktır. Gerçek müslümanlar şeytanın tuzaklarına düşmezler.) [krş. 4/118-119; 36/60; 38/76-83]
18. (Allah) buyurdu ki: “Haydi, yerilmiş ve (rahmetimden) kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, andolsun ki hepinizi cehenneme dolduracağım.”
19. (Allah, Âdem’e şöyle hitap etti:) “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleş(in), dilediğiniz yerden yiyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşmayın. Sonra kendisine yazık edenlerden olursunuz.”
20-21. Derken şeytan, onlara, (gözlerinden örtülerek) gizlenmiş ayıp yerlerini kendilerine göstermek için, (cennet kapısı yanında onlara şöyle) fısıldadı da: “Rabbiniz size, meleklerden olursunuz veya (cennette) ebedî kalanlardan bulunursunuz diye, bu ağaçtan (meyve) yemenizi yasakladı.” dedi. Ardından: “Şüphesiz ben, sizin (iyiliğiniz) için öğüt verenlerdenim.” diye de yemin etti.
22. İşte böylece, ikisini de aldatarak (o yasak meyveden yedirdi ve Allah katındaki mevkilerini) aşağı indirdi. Onlar ağacı(n meyvesini) tattıklarında (bir ceza olarak cennet giysisi soyuldu) ikisinin de edep yerleri açılıverdi ve cennet yaprağı ile oralarını örtmeye başladılar. Rableri de onlara: “Ben, sizin bu ağaçtan (meyve) yemenizi yasaklamadım mı? Şeytan muhakkak ki size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. [krş. 2/35-37; 20/116-123]
(Âyet-i kerîmede bize ibretlik bir ders çıkıyor ki o da, Allah’ın yasak ettiklerini nefis, şeytan ve benzerleri cazip gösterse de asla onlara yaklaşmamaktır.)
23. (İkisi de:) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan muhakkak biz, ziyana uğrayanlardan oluruz.” dediler.[2]
24. (Allah) buyurdu ki: “(Şeytana uymakta) birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde (ecelinizin geleceği) bir zamana kadar kalmak ve geçinmek (artık takdir edilmiş)tir.” [bk. 2/36; 20/123]
25. Yine buyurdu ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (dirilip) çıkarılacaksınız.” [bk. 84/3-5]
26. Ey Âdemoğulları! Size edep yerlerinizi örtecek bir giysi, giyinip süsleneceğiniz bir elbise ihsan ettik.[3] Takvâ (Allah’ın emrine uygun hareket, haya ve iffetini koruma) elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar Allah’ın âyetleri (lütfunun alametleri)ndendir ki belki bu sayede düşünüp öğüt alırlar. [krş. 7/32 ve dipnotu]
(Bu elbiselerin ancak her ikisinin beraber bulunması, insanı Allah yanında şerefli kılar. Bu da Allah’a gereği gibi saygı duymak ve O’na itaat etmekle ve haya/utanma duygusu ile olur.)
27. Ey Âdemoğulları! Şeytan (ilk defa) ana babanızı, (yanıltıp) çirkin yerlerini kendilerine göstermek için örtülerini soyarak cennetten çıkar(mayı başar)dığı gibi, sizi de şaşırtıp saptırmasın! Çünkü o da, yandaşları da, sizin kendilerini görmeyeceğiniz yerden sizi görür(ler). Elbette biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yaptık.
(Şeytan ve şeytanın insan ve cin dostları aynı gayede olup Allah’ın emrini tutmak isteyenlere düşmanlık ederler. İnsan da böylece Allah’ın emir ve yasağını ön planda tutmaz da şeytanın ve dostlarının cazip gösterdiği şeylere uyarsa, burada olduğu gibi, bulunduğu mevkii ve durumdan ihraç edilme ve mahremiyetinin ortaya çıkması söz konusudur. Şeytanın gayesi de budur.)
28. Onlar, kötü (haram) bir iş yaptıkları zaman: “Babalarımızı bu yolda bulduk, (onlarda bunları gördük, bunları öğrendik.) Allah da bize bunu emretti.” derler. De ki: “Şüphesiz ki Allah, çirkin işleri emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
29. De ki: “Rabbim bana adaleti ve itidâli emretti. Her mescidde (namazda) yüzlerinizi (kıbleye) çevirin. Dini yalnız ‘Allah’a has kılarak’ (ve ihlasla) kendisine (kulluk edip) yalvarın (başkalarını putlaştırıp/tanrılaştırıp onlara sığınmayın. Unutmayın ki) ilk defa sizi yarattığı gibi, yine (O’na) döneceksiniz.”
30. (Allah, insanlardan) bir kısmını doğru yola iletti, bir kısmının üzerine de (kötü niyet ve amellerine göre) sapıklık (sıfatı) hak oldu. Çünkü onlar, Allah’ı bırakıp şeytan (ve ona yandaş olan)ları velî (dost ve önder) edindiler, (üstelik) kendilerinin de (hâlâ) doğru yolda olduklarını sanırlar. [bk. 16/36]
31. Ey Âdemoğulları! Her mescid(de yani secde edeceğiniz zaman ve mekân)da ziynet (olan temiz ve güzel elbise)nizi alın (giyinin).[4] Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.
32. De ki: “Allah’ın kulları için (yaratıp) çıkardığı süsü (ve onların maddelerini) ve rızıktan temiz/helal olanlarını kim haram etmiştir?” De ki: “Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde iman edenler içindir. İşte (biz,) bilen kimseler için âyetlerimizi böyle geniş geniş açıklıyoruz.[5]
33. De ki: “Rabbim açığı ile gizlisi ile kötü işleri (her türlü) günahı, haksız yere isyanı/azgınlığı ve kendisine tapılması hususunda hiçbir delil indirmediği şeyi (yüceltip ona bağlanmakla) Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
34. Her ümmetin bir eceli (takdir edilmiş bir süresi) vardır. Onların eceli gelince ne bir an geri kalabilir, ne de bir an öne geçebilirler (tam vaktinde helak olup giderler).[6]
35. Ey Âdemoğulları! İçinizden size âyetlerimi anlatan bir peygamber gelir de, kim (günahlardan) korunur ve kendini ıslah ederse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
36. Âyetlerimizi yalanlayanlar, onlar(ı kabuld)e büyüklük taslayanlar ve yüz çevirenler var ya, işte onlar, cehennem ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.
(Bu açık âyetlere rağmen ‘kendi zan ve hevalarına uyup akıl ve felsefî kanaatlerini esas alan kişiler’ Allah’ın gönderdiğini ve Peygamber’e uymayı küçümserler.)
37. Şu halde, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onların Kitab’dan nasipleri (ne ise) kendilerine ulaşacaktır. Nihayet canlarını alacak elçilerimiz (melekler) onlara geldikleri zaman: “Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız/dilek ve şikayetlerinizi yaptığınız (putlar) nerede?” diyecekler, onlar da: “Bizi bırakıp kayboldular.” diyecekler ve böylece hakikaten inkârcı olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik edecekler.
38. (Allah, onlara:) “Sizden evvel gelip geçmiş cin ve insan ümmetleriyle birlikte siz de girin ateşe.” buyurur. Her ümmet (cehenneme) girdikçe (kendisine uyup tâbi olduğu) yandaş (ve önder)lerine lanet eder. Nihayet hepsi peşpeşe orada toplanınca, sonrakiler evvelkiler için: “Ey Rabbimiz! İşte bunlar bizi saptırdı, onlara ateşten bir kat daha (fazla) azap ver.” derler. (Allah) buyurur ki: “Her biri(niz) için bir kat fazla (azap) vardır. Fakat siz (onu) bilmezsiniz.”
(Yüce Allah, hükümlerini beğenmeyip de açık veya gizli kâfir olan liderlere, hem kâfir olduklarından hem de toplumu bu sapık zihniyetleri doğrultusunda saptırdıklarından dolayı; bunların peşinden gidenlere de; hem kendi iradeleriyle küfre rıza göstererek saptıklarından hem de peşinden gittiklerinin saltanatlarının uzamasına vesile olduklarından dolayı –her iki kesime de– iki kat ceza verir.)[7] [bk. 2/165-167; 34/31]
39. Buna karşılık, öncekiler de sonrakilere: “Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktur. O halde kazandıklarınız yüzünden siz de tadın azabı!” derler.
40. Âyetlerimizi yalanlayıp da ona (inanmayıp) büyüklük taslayanlar var ya! Göğün kapıları onlar(ın ruhların)a açılmayacak ve halat[8] iğne deliğinden girinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte günahkârları böyle cezalandırırız.
41. Onlara, cehennem (ateşin)den bir döşek ve üstlerinde de (yine ateşten) örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!
42. İman edip de sâlih amel işleyenler (ise) –ki biz hiç kimseye gücünün yettiğinden başka bir şey teklif etmeyiz–, işte onlar cennetliktirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
43. Onların yüreklerinden ‘kin ve haset’ cinsinden ne varsa söküp atarız, (köşklerinin) alt tarafından ırmaklar akarken: “Bizi buna eriştiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah, bizi doğru yola iletmeseydi, biz kendimiz (buna) erişemezdik. Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmiştir.” derler. (Onlara:) “İşte (dünyada) yapmış olduğunuz (iyi işler)den dolayı mirasçı edildiğiniz cennet budur.” diye seslenilir.
44. Cennetlikler, cehennemliklere (şöyle) seslenirler: “Rabbimizin bize vaadettiğini, biz gerçek olarak gördük. Siz de Rabbiniz’in size (azap) vaadini gerçek olarak gördünüz mü?” (Onlar da:) “Evet.” derler. O sırada aralarından bir görevli şöyle seslenir: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.”[9]
45. “Onlar (insanları) Allah yolundan engelleyen, onu eğri (geri bırakıcı) göstermek isteyenlerdir. Onlar âhireti de inkâr edenlerdir.”
46. İki (taraf) arasında bir perde (olan sur) vardır. A’râf’ın (sûrun yüksek tepeleri) üzerinde de (cennetlik ve cehennemliklerin) her birini sîmâlarından tanıyan kimseler vardır. Cennet ehline: “Selâmün aleyküm” (Allah’ın selamı size olsun) diyerek seslenirler ki bunlar çok arzu ettikleri halde, henüz oraya (cennete) girmemiş kimselerdir.
(A‘râf, meşhur kavle göre, cennetle cehennem arasındaki sûrun yüksek tepeleri demektir. Huzeyfe (ra.), İbni Mes’ûd (ra.) ve İbni Abbas’tan gelen rivayetlere göre A‘râf ehli, yani yüksek tepelerde oturanlar, sevap ve günahları eşit olan kimselerdir. Bunlar, cennete girmeyi arzu ve ümit etmekte olup Allah’ın dilediği bir zamana kadar burada kalacaklar, sonra Allah’ın affına nâil olarak cennete gireceklerdir.)[10]
47. Gözleri cehennem ehli tarafına çevrildiği zaman da: “Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğuyla beraber bulundurma.” derler.
48. (Yine) A‘râf ehli, sîmâlarından kendilerini tanıdıkları (inkârcı) birtakım adamlara seslenerek: “Ne topluluğunuz/ne topladığınız mal ne de büyüklük taslamanız size fayda verdi.” derler.
49. “Allah, onları hiçbir rahmete eriştirmez, diye (hakir görüp) yemin ettiğiniz, bu (cennetlik ola)nlar mıydı?” derler. (Bu sırada cennetliklere de şöyle denilir:) “Girin cennete, size hiçbir korku yoktur, siz mahzun olacak da değilsiniz.”
50. Cehennem ehli, cennet ehline: “(Sizdeki) sudan veya Allah’ın size verdiği rızıktan (biraz) da bize akıt(ıp aktar)ın.” diye feryat ederler. Onlar da: “Doğrusu Allah, bunları kâfirlere haram etmiştir.” derler.
51. Onlar (o küfre sapanlar), dinlerini bir eğlence ve oyun yaptılar ve dünya hayatı da kendilerini aldattı. (İşte onlar) bugünlerine kavuşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bilerek inkâr ettikleri gibi, bugün biz de (ceza içinde) onları unutur (terk eder)iz. [bk. 6/70]
(Kâfirliği benimseyenler, İslâm’ı değersiz gördüler, hatta müslüman olmakla sevinmek yerine, aşağılık kompleksine kapıldılar. Buna karşılık başka ideolojileri yücelttiler. Âyet-i kerîme şu mânayı da ihtiva etmektedir: Onlar, dinlerini eğlence ve zevk haline getirdiler; yani İslâm’ı bırakıp eğlence ve geçici zevklerini din yaptılar ve onlara taptılar. Fahreddîn-i Râzî’nin ifade ettiği gibi, “Onlar dünyaya meylettiler ve onun, ateşin üstünde bir tavan gibi olduğunu düşünmediler.” Böylece nefsin meşru olmayan arzu ve isteklerini hırsla elde etmeye çalıştılar ve böylece cehenneme düştüler (bk. 10/7-8).)
52. Biz, gerçekten onlara iman edecek herhangi bir topluma doğru yolu öğretici ve rahmet olarak, hem de (mâna ve hükümlerini) ilim üzere (tam bir bilgiyle) geniş geniş açıkladığımız bir kitap getirdik.
53. (O kâfirler,) ancak onun tevilini (Kitab’ın haber verdiği sonu) mu bekliyorlar? Onun haber verdiği âkıbet (son), (başlarına) geldiği gün, önceden onu unutanlar: “Hakikaten Rabbimiz’in peygamberleri (bize) gerçeği getirmişti. Şimdi bizim için şefaatçilerden (birileri) var mı ki bize şefaat etseler veya geri (dünyaya) döndürülür müyüz ki (önce) yapmış olduğumuzun başkasını yapsak?”[11] derler. Hiç şüphesiz onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları (Allah yerine bağlandıkları) varlıklar da kendilerinden uzaklaşıp kayboldu.
54. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (devrede) yaratan, sonra Arş’ı hükmü altına alan; geceyi, peşi sıra gelen gündüzle bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır.[12] Haberiniz olsun ki yaratmak da, emir de/hüküm de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir![13]
55. Rabbinize (gönülden) yalvararak gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.
56. (İman, ahlâk ve ilâhî adaletle belirli bir) düzen sağlandıktan sonra (bunlardan saparak)[14] yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak O’na dua edin. Muhakkak ki iyi hareket eden (ve iyilik yapan)lara Allah’ın rahmeti çok yakındır.
57. O, rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgarları gönderendir. Sonunda o (rüzgar)lar, (topladığı yağmur yüklü) ağır bulutları yüklenince onu, ölü (kurak) bir ülkeye/bölgeye yollarız; derken onunla su indirir ve o (su) ile de (türlü türlü) meyveler (mahsuller) çıkartırız. İşte ölüleri de böyle (diriltip) çıkartacağız. Artık (herhalde bunları) düşünüp ibret alırsınız.[15]
58. Rabbinizin izniyle (toprağı) güzel diyarın, bitkisi de (bol/güzel) çıkar. Kötü olandan ise, yararsız bitkiden başkası çıkmaz. İşte şükredecek bir toplum için âyetleri böyle çeşitli şekillerde açıklıyoruz.[16]
59. Andolsun ki Nuh’u kavmine (peygamber olarak) gönderdik, (o da): “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Doğrusu ben, size (inecek), büyük bir günün azabından korkuyorum.” dedi.
60. Halkından ileri gelenler şöyle dedi: “Biz seni hakikaten apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.”
61. (Nuh) dedi ki: “Ey halkım! Bende hiçbir sapıklık yoktur. Ben sadece, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.”
62. “Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size (iyiliğiniz için) öğüt veriyorum ve Allah’tan (gelen vahiy sayesinde) sizin bilmediklerinizi biliyorum.”
63. “Yoksa siz, ‘Allah’ın emirlerine uygun yaşayıp’ da bu sayede merhamete erişesiniz diye uyarmak için, içinizden bir kimse vasıtasıyla Rabbinizden size bir vahiy (ve ihtar) gelmesine (inanmayıp da) şaştınız mı?”
64. (Bunun üzerine) onu tekrar yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları da (tûfanda) boğduk. Çünkü onlar, (gerçeklere karşı) kör bir kavim idiler. [krş. 11/24-49]
65. Âd (kavmin)e de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O da: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Siz hâlâ ‘Allah’ın emrine uyup azabından sakınmaz’mısınız?”dedi. [bk. 11/52-60; 41/16; 46/21-25; 51/41-43]
66. Halkından ileri gelen kâfirler: “Biz seni hakikaten bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve hiç şüphesiz seni yalancılardan sanıyoruz.” dediler.
67. (Hûd) dedi ki: “Bende hiçbir beyinsizlik yoktur. Ben sadece âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.”
68. “Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin (iyiliğiniz) için çalışan güvenilir bir öğütçüyüm.”
69. “(Yoksa gelecek azaba karşı) sizi uyarmak için, içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir öğüt (ve ihtar) gelmesine mi şaştınız? Düşünün ki (Allah,) sizi Nuh kavminden sonra onların yerlerine geçirdi/hükümdarlar yaptı, yaratılışta size (onlara nispetle) fazla boy pos (üstünlük ve kuvvet) verdi. O halde Allah’ın nimetlerini (unutmayıp) hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”
70. (Onlar:) “Yalnız Allah’a kulluk etmemiz ve babalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi bize geldin? O halde doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin (o azâb)ı getir bize.” dediler.
71. (Hûd) dedi ki: “Artık Rabbinizden üzerinize bir azap (fırtınası) ve gazap elbette gerçekleşti. Allah onlar(a tapmanız) hakkında hiçbir delil indirmediği halde, sizin ve babalarınızın taktığı (uydurma) isim(li put)lar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Artık bekleyin (azabın gelişini), ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!”
72. Onu ve onunla beraber olanları (katımızdan) bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanların ve iman etmeyenlerin de kökünü kestik.
73. Semûd (kavmin)e de, kardeşleri Salih’i (gönderdik, onlara) dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil (ve mucize) geldi. İşte size bir mucize olarak Allah’ın dişi devesi! Onu (kendi haline) bırakın, Allah’ın arzında otlasın, ona dokunmayın (bir fenalık yapmayın), yoksa sizi acıklı bir azap yakalar.”
(Semûd kavmi, Hz. Salih’e, “Eğer sen hakikaten bir peygamber isen dua et de şu kayanın içinden gebe ve karnı aç bir deve çıksın da sana inanalım.” dediler. Hz. Salih de dua edince, Hıcr tarafında bulunan kaya yarılıp istenilen deve çıktı. Bu mucize karşısında bir kısmı hemen iman etti. Diğerleri de kâfirliğine devam etti. Gerek bu inkârcılar, gerekse kavminden diğer inanmayanlar, 11/63-69; 17/-59; 27/44-53; 26/154-158. âyetlerde geçtiği üzere, inkârlarını artırdılar. Devenin dokunulmadan yiyip içip serbestçe dolaşması istendiği halde, bir müddet sonra ayaklarından biçerek yıkıp boğazladılar. Salih (as.), oradan hicret etti, kavmi de olası bir volkanik sarsıntı ve şiddetli bir sesle helâk olup gitti.) [bk. 51/44; 26/158; 7/78]
(Semûd’un başşehri Hıcr idi. Medine’den Tebük’e giderken, şehrin kalıntılarına rastlanır. Burada konaklamak Hz. Peygamber’in tavsiyesi ile yasaktır. Semûd halkı burayı medeniyetin beşiği durumuna getirmişti. Fakat yoksullar barınacak ev bulamazken, zenginleri şımarıkça hünerlerini göstererek ihtiyaç dışı şatafatlı köşkler edinir ve gösteriş için anıtlar dikerlerdi. Maddî refah, onlara âhiretlerini unutturdu, onları putperest bir toplum haline getirdi ve küfür ve şirk bataklığına itti.)
74. “(Ey Semûd kavmi!) Düşünün ki vaktiyle (Allah) Âd (kavmin)den sonra size hükümranlık bahşetti, sizi yeryüzünde yerleştirdi; ovalarında köşkler edinip dağlarından evler oyar, (kayaları) yontardınız. Artık Allah’ın nimetlerini anın, (emirlerinden çıkıp) yeryüzünde ortalığı karıştırarak bozgunculuk yapmayın.”
75. Onun kavminden (iman etmeyip) büyüklük taslayanlar, içlerinden kendilerince zayıf (ve hor) görülen mü’minlere: “Siz Salih’in gerçekten Rabbi katından gönderilmiş (bir peygamber) olduğunu biliyor musunuz?” dedi(ler). (Onlar da:) “Doğrusu biz (ona ve) onunla gönderilenlere inananlarız.” dediler.
76. Büyüklük taslayan o kişiler: “Biz, sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz.” dediler.
77. Derken o (mucize olarak gönderilen) dişi deveyi ayaklarından biçerek öldürdüler[17]ve Rablerinin emrine isyan ettiler ve: “Ey Salih! Eğer sen gönderilen peygamberlerden isen bizi tehdit ettiğin (azâb)ı bize getir.” dediler.
78. Bunun üzerine onları şiddetli (bir sesle gelen) sarsılma yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çök(üp cansız kal)ıverdiler.
79. (Salih de gördüğü dehşet verici manzara karşısında) yüzünü öteye çevirip: “Ey kavmim! Andolsun ki ben, size Rabbimin gönderdiği hükmü duyurmuş ve size (iyiliğiniz için) öğüt vermiştim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi.
80. Lût’u da (gönderdik).[18] (O da) vaktiyle, kavmine demişti ki: “Sizden önceki âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir fuhşu mu yapıyorsunuz?”
81. “Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere varıyorsunuz.[19] Doğrusu siz haddi aşan (azgın) bir kavimsiniz.”
82. Kavminin cevabı: “Onları (Lût ve yandaşlarını) kasabanızdan çıkarın. Herhalde onlar, fazlasıyla temiz olan insanlarmış!” demekten başka olmadı.
83-84. Biz de onu ve ehlini (aile ve taraftarlarını) karısı hariç kurtardık. Çünkü o, (gizli küfrü sebebiyle) geride kal(ıp helak ol)anlardan oldu. O sırada üzerlerine (felaket getiren) bir yağmur yağdırdık. İşte bak, günahkâr suçluların sonu nasıl oldu![20]
85. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik, onlara şöyle) dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını (haklarını) eksik vermeyin, (iman ve ilâhî adaletle) düzeltildikten sonra da yeryüzünde (tekrar saparak) bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan kimseler iseniz, bunlar sizin için hayırlıdır.”[21]
86. “İman edenleri tehdit edip Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğri göstermek isteyerek yol başına oturmayın (köşe başlarını tutmayın). Düşünün ki vaktiyle siz az idiniz de (Allah) sizi çoğalttı. Bakın (Allah’ın emirlerinden saparak) fesat çıkaranların sonu nasıl oldu!”
87. “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene iman etmiş, bir grup da iman etmemişse, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
(Hz. Şuayb’ın toplumdaki yaygın ticârî ahlâksızlık ve hilekârlığa engel olmaya çalışmasına ve onları ilâhî emre uyarak düzeltmek için uyarmasına rağmen, vurguncu menfaatperestler bir cephe oluşturup karşı çıktılar.)
88. Kavminden (iman etmeyip) büyüklük taslayan ileri gelenler: “Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber iman edenleri ya kesinkes kasabamızdan çıkaracağız ya da kesinlikle milletimize (bizim yaşadığımız dinimize) dönersiniz.” dediler. O da: “Biz istemesek de mi?” dedi.
(Puta tapanlar/batıl dinliler, atalarından duyduklarını din kabul edip Allah’a ve O’ndan gelenlere teslimiyeti kabul etmediklerinden peygamberleri ve onlara inananları yurtlarından çıkarma/sınır dışı etme tehdidinde bulunmuşlardır. Halbuki onlar bilmiyorlar ki inananların vatanı, inancını rahatça yaşadığı her yerdir.) [krş. 8/30; 17/76; 63/8]
89. “(Sonra bilin ki) Allah bizi, (vahiyle o batıl dininize inanmaktan) kurtardıktan sonra, eğer sizin dininize dönersek, Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi dışında o (sizinki)ne dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak olan ne ise ona hükmet, sen hükmedenlerin[22] en hayırlısısın.”
90. Kavminden inkâra sapanların ileri gelenleri (kralcılar): “Eğer Şuayb’a uyarsanız, kesinlikle zarara uğrar, perişan olursunuz.” dedi.
91. Bunun üzerine onları müthiş bir deprem yakalayıverdi ve yurtlarında dizüstü çök(üp cansız kal)ıverdiler. [bk. 11/84-95]
92. Şuayb’ı yalanlayanlar… Sanki orada hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar var ya (işte) asıl zarara uğrayan onlar oldular.
93. Bunun üzerine (Şuayb), onlardan yüz çevirip: “Ey kavmim! Andolsun ki Rabbimin gönderdiği hükümleri size duyurmuştum ve size (iyiliğiniz için) öğüt vermiştim. Artık kâfir bir kavme ne diye üzüleyim?” dedi.
94. Biz, hangi diyara bir peygamber gönderdiysek, onun halkını, (inkârları yüzünden) ancak yalvarıp yakarsınlar diye, fakirlik ve sıkıntıyla yakalamışızdır.
95. Sonra bu kötülük/sıkıntı yerine iyilik (ve bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar (ibret almak şöyle dursun, yine isyana başlayıp): “Babalarımızın başına da sıkıntı ve felaket, iyilik ve bolluk geldi (bunlar normal)” dediler. Bu sırada hiç hatırlarından geçmezken onları ansızın (azabımızla) yakalayıverdik. [krş. 7/130-131]
(Çağlar boyu otorite ve saltanatlarının elinden gideceğinden ve Allah’ın emirlerinin hâkim olacağından korkan Firavun ve benzerleri, peygamberleri kendilerine rakip, onlara inananları da potansiyel suçlu görerek onlara her türlü eziyeti reva görmüşlerdir. Halbuki yüce Allah kullarının din ve ahlâklarının bozulmasından ve onları kula kulluktan kurtarmak için emirlerini bildiren peygamberler göndermiştir. Ama onları dışlayan, emirleri kabullenmeyen, akıllarına, hevâlarına ve tâğûtlara tapan âsî kavimlere, ilâhî kanun gereği, bazen darlık, kuraklık, kıtlık ve afet şeklinde uyarılar gelmiş, fakat bunun karşısında, “Bunlar tabiat olayları/doğal afetlerdir.” deyip geçmişler, bazen de bolluk ve rahat verilince onun da bir imtihan olduğunu düşünmeyip şımarıp azmışlar, yüce Allah’ın takdirini, O’na sığınmayı , tevbe ve şükrü unutmuşlardır. Böylece de helak olup gitmişlerdir.)
96. Eğer o memleketlerin halkı, iman edip (Allah’a karşı inkâr ve isyandan) sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluk (kapı)larını açardık. Fakat (peygamberlerini) yalanladılar, biz de kazandıkları (günahları) yüzünden onları (azapla) yakaladık. [bk. 10/98; 34/34; 37/147-148]
97. (Yoksa o) memleketlerin (inkârcı) halkı geceleyin kendileri uyurken, azabımızın onlara gelmesinden emin mi oldular?
98. Ya da o memleketlerin halkı kendileri oynayıp eğlenirken bir kuşluk vaktinde azabımızın onlara gelmesinden emin mi oldular?
99. Onlar, Allah’ın (azap) tuzağından (kurtulup) emin mi oldular? Fakat (nefislerine uyup) kendilerine yazık eden topluluktan başkası, Allah’ın (mühlet verdiği azap) tuzağından emin olmaz.
(Allah’a gönülden inananlar, O’nun azabından her an korkarlar ve O’na karşı her türlü saygısızlıktan kaçınırlar. Ancak inanmayanlar, Allah’tan korkmazlar ve O’nun emir ve yasaklarını hiçe saydıklarından kendilerini güvende zannederler. Halbuki afetlerin ne zaman ve nereye geleceği belli olmaz.) [bk. 7/4; 16/45]
100. (Önceki) sahiplerin(in helakin)den sonra, dünya mülküne vâris olanları şu (gerçek olaylar) yola getir(ip hâlâ uyandır)madı mı! Eğer biz dileseydik, günahları yüzünden onları felâkete uğratır ve kalpleri üzerine mühür basardık da onlar (hakikati) işitmezlerdi.
101. İşte o memleketler… Sana onların haberlerinden (bazısını) anlatıyoruz: Andolsun ki onlara peygamberleri açık deliller getirmişti. Fakat daha önce yalanladıkları şeylere iman edecek değillerdi. Allah kâfirlerin kalbini (küfürlerindeki inatları sebebiyle) işte böyle mühürler. [bk. 11/101-102; 17/15]
102. Biz, onların çoğunda (iman ve itaat) sözüne bağlılık bulamadık. Onların çoğunu gerçekten itaatten çıkmış kimseler bulduk.
103. Sonra onların (o peygamberlerin) ardından Musa’yı[23] âyetlerimizle (mucizelerimizle) Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına gönderdik Onlar da (inkâr ederek) âyetlerimize haksızlık ettiler. Bak, fesat çıkaranların sonu nasıl oldu?
104. Musa dedi ki: “Ey Firavun! Muhakkak ki ben âlemlerin Rabbi katından (gönderilmiş) bir Resûlüm.”
105. “(Benim için) doğru olan görev, Allah’a karşı haktan başkasını söylemememdir. Doğrusu size, Rabbinizden bir âyet (peygamberliğime şahit bir mucize) ile geldim, artık İsrâiloğulları’nı benimle (Şam’a)[24] gönder.”
106. (Firavun) dedi ki: “Eğer bir âyet (mucize) ile geldiysen ve eğer doğru söyleyen birisi isen haydi getir de (göster) onu!”
107. Bunun üzerine (Musa) âsâsını (yere) attı. Bir de ne görsünler; o, apaçık bir ejderha (oluver)di.
108. Elini (koltuğuna sokup) çıkardı, bir de ne görsünler; o, bakan kimseler için bembeyaz (gözleri kamaştıran bir el)dir!
109. Firavun’un kavminden ileri gelenler dedi ki: “Doğrusu bu çok bilgili bir sihirbazdır.”
110. “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” (Firavun): “Öyleyse ne buyurursunuz?”[25]
111. Dediler ki: “Onu ve kardeşini (Harun’u) beklet; (bu sırada) şehirlere toplayıcı (tellâl)lar gönder.”
112. “Bilgili sihirbazların hepsini sana getirsinler.”
113. Sihirbazlar Firavun’a geldi(ler): “Eğer galip gelenler biz olursak, bize elbet bir mükâfat var, değil mi?” dediler.
114. (Firavun:) “Evet” dedi, “hem de siz, mutlaka (benim) yakınlar(ım)dan olacaksınız.”
115. (Sihirbazlar:) “Ey Musa! Sen mi (hünerini önce) ortaya koyacaksın, yoksa (önce) biz mi koyalım?” dediler.
116. (Musa:) “Siz ortaya koyun.” dedi. (Onlar ellerindeki ip ve sopaları) atınca, insanların gözlerini büyülediler. Onlara (kıvranıp gezinen büyük yılanlar gösterip) korku saldılar; büyük bir sihir (meydana) getirdiler.
117. Biz de Musa’ya: “Âsânı bırak.” diye vahyettik. Bir de ne görsünler; o, (sihirbazların) uydurup gösterdiklerini yakalayıp yutuyor (yok ediyor)du.
118. İşte gerçek meydana çıktı ve onların yaptıkları boşa gitti.
119. İşte orada yenildiler ve küçük düştüler.
(Çünkü batıl ve batıla dayalı şeyler, vahye dayalı hareketler karşısında eriyip yok olurlar. Fakat ortaya konulan hak, batıla bulanmış veya batılla karıştırılmışsa, hak olma özelliğini kaybedecek ve batıla tesir edemeyecektir. Eğer Hz. Musa da onların öğrendikleri düzen ve düzeneklere başvursa idi, yılanlar, toplanılan o meydanda birbiriyle boğuşurlardı. Fakat Hz. Musa vahye dayandığı için onların hepsi yenik düştüler.) [krş. 20/69; 21/29 ve 109. sûre]
120. Sihirbazlar (bu yenilgi üzerine) secdeye kapandılar.
121-122. “…Musa ve Harun’un Rabbi olan âlemlerin Rabbine iman ettik.” dediler.
123. Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz ha! Şüphesiz bu, halkını oradan çıkarmak için şehirde (aranızda anlaşarak) kurduğunuz bir tuzaktır. Yakında (başınıza neler geleceğini) bileceksiniz.”
124. “Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.” [krş. 5/33; 20/71]
125. (Onlar:) “Şüphesiz biz (her hâlükârda ölüp) Rabbimize döneceğiz.” dediler.
126. “Ve sen ancak, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde (onlara) iman ettik diye bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Üstümüze (bol) sabır yağdır, bizi müslümanlar olarak öldür.” dediler.
(İşte Firavun, Nemrut ve benzerleri, kendi otoritelerine ters düşenlere, vahye ve tevhide tâbi olanlara çeşitli cezalar uygulamışlardır. Çünkü bu tür kişiler, kendilerini rab yerinde gördüklerinden, gerek Allah’a ve Peygamber’e iman, gerekse onların emirlerine itaat, ancak kendi izinleri ölçüsünde olsun isterler (20/71). Her ne kadar bir zaman Fransız İhtilâli’nde “Sezar (Kral)’ın hakkı (hukuku) Sezar’a, Tanrı’nınki de Tanrıya göredir.” denmişse de Tanrı’nın haklarını vermede/emirlerini yerine getirmede de yine kral tanrı durumuna geçen Sezar’ın izni geçerli olmuştur. Firavun ve ileri gelenlerinin korkuları, inananların çoğalması ve sistemlerinin çökmesinden ileri gelmektedir. Çok kimse, sihirbazların bu iman cesaretini gösterememiştir.) [bk. 5/59; 9/74; 12/106 ve açıklaması; 20/70-74; 26/46-49; 85/4-8]
127. Firavun kavminin ileri gelenleri (Firavun’a): “Musa ve kavmini, bu yerde (Mısır’da) bozgunculuk etmeleri (senin rabliğini tanımayıp insanları senin aleyhine tahrik etmeleri), (Musa’nın da) seni ve (seni temsîlen dikilen ve tapınmalarına izin verdiğin)[26] ilâhları terk etmesi için mi bırakıyorsun?” dedi(ler. Firavun da:) “Oğullarını öldürteceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız; elbette biz, onların üstünde otoriter (bir güc)üz.” dedi.
128. Musa, kavmine: “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı yapar. (Güzel) âkıbet (Allah’ın emirlerine) uygun yaşayanlar içindir.” dedi.
129. (Musa’ya iman edenler: “Ey Musa! Sen) bize (peygamber) gelmeden önce de, geldikten sonra da, bize (hep) işkence edildi.” dediler. (Musa: “Biraz sabredin,) umulur ki Rabbiniz, düşmanınızı yok eder, bu yerde (Mısır’da) sizi yerlerine hükümran yapar da nasıl hareket edeceğinize bakar.” dedi.
130. Andolsun ki biz, Firavun (ve) halkını, düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca kuraklık ve mahsul kıtlığı ile cezalandırdık. [krş. 2/49-50]
131. Onlara iyilik (bereket) gelince: “Bu bizim (hakkımız)dır.” derler. Eğer onlara bir kötülük (kıtlık) ulaşırsa, Musa ile onun beraberinde olanları uğursuz sayarlar. Haberiniz olsun ki onların uğursuzluğu (amelleri sebebiyle) ancak Allah katındandır. Fakat çokları (Allah’a ve dinine karşı tavır aldıklarından asıl uğursuzluğun kendilerinde olduğunu) bilmezler (inananları küçültücü çeşitli isimlerle yaftalarlar). [krş. 7/95-96]
132. (Firavun’un yandaşları, Musa’ya:) “Bizi büyülemek için bize her ne delil (mucize) getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.” dediler.
133. Bundan dolayı (Musa da onlara beddua etti. Biz de) onların üzerlerine ayrı ayrı âyetler (mucizeler) olarak tûfan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve (sularına) kan gönderdik; yine de (iman etmeyip) büyüklük tasladılar ve suçlu/günahkâr bir toplum oldular.
134. Üzerlerine (bir de) o azap (felaketi) çökünce: “Ey Musa! Rabbine, sana verdiği söz (ve teminat) hürmetine, bizim için dua et. Eğer bu azabı bizden kaldırırsan, andolsun ki mutlaka sana iman edeceğiz ve mutlaka İsrâiloğulları’nı seninle beraber (Mısır’dan) göndereceğiz.” dediler.
135. Biz, erişecekleri boğulma vaktine kadar onlardan azabı kaldırdığımızda, derhal ahitlerini bozdular.
136. Biz de onlardan intikam aldık; âyetlerimizi yalan saydıkları ve onları umursamadıkları için kendilerini denizde boğduk.
137. Zayıf ve hor görülen (yahudi) kavmi(ni) de, içine feyz ve bereket verdiğimiz yerin (Şam’ın) doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. (Böylece eziyetlere) sabretmeleri yüzünden, Rabbinin İsrâiloğulları’na olan güzel sözü tamamen yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları (köşkleri) ve yükseltmekte oldukları (binaları)nı da yıkıp harap ettik.
138. İsrâiloğulları’nı o denizden geçirdik de, (çölde) kendilerine mahsus putlara tapan bir kavme (Amalika kavmi) rastladılar. “Ey Musa! Onların ilâhları gibi bize de bir put/ilâh yap!” dediler. (Musa) dedi ki: “Hakikaten siz cahillik eden bir kavimsiniz.”
(Âyet-i kerîmede geçen olayın benzerleri her devirde, çeşitli şekillerde cereyan etmiştir. Artık günümüz dünyasında Allah’a inanmakla beraber açıktan açığa Allah’a ortak koşularak tapılan putlar pek kalmamış fakat bunun yerine, çağdaş birtakım putlar edinme yoluna gidilmiştir. Çünkü insanlar, çocuk veya ilkel insanlar gibi zihince küçük kaldıkları, gelişmedikleri müddetçe ancak gördüklerine inanmak veya inandıklarını görmek isterler, görünmeyen yüce şeylere pek akıl erdiremezler. Hatta inanıyor gibi olsalar da yine gözleri önünde dikilen put ve benzerlerine Allah’tan daha çok bağlanmak isterler (2/165). Bunun içindir ki Hz. Musa’nın kavmi de gözlerinin önünde tapınacakları bir put istemişlerdi.)
139. (Musa dedi ki:) “Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır, (ibadet diye) yaptıkları şey de boşunadır.”
140. “O (Allah), sizi âlemlere üstün kılmışken ben size ilâh olarak Allah’tan başkasını mı arayayım?” dedi.
141. (Ey İsrâiloğulları!) Hani sizi Firavun (ve) yandaşlarından kurtarmıştık. Oysa, onlar sizi azabın en kötüsüne uğratıyorlardı; oğullarınızı öldürüp kadınlarınızı (kızlarınızı) da sağ bırakıyorlardı. Bunda, Rabbinizden size, büyük bir imtihan vardı. [bk. 2/49; 7/127]
142. Musa ile, otuz gece[27] (için) sözleştik ve onu, bir on (gece ilâvesi) ile tamamladık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit, kırk gece olarak tamamlandı. Musa (ayrılırken) kardeşi Harun’a: “Kavmim içinde benim yerime geç/vekilim ol, (onlara tebliğ et ve yumuşaklıkla)[28] ıslaha çalış, bozguncular(dan yana olup onlar)ın yoluna gitme!” demişti.
143. Musa (ibadet için) tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi ona (hâtiften ilâhî kelâm ile) konuşunca (Musa): “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım.” dedi. (Allah): “(Sen dayanıp da dünya gözüyle)[29] beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de beni göreceksin.” buyurdu. Rabbi(n cemâli) o dağa tecelli edince, onu yerle bir ediverdi ve Musa baygın olarak yere düştü. Ayılınca: “Seni tenzih ederim (sen yücesin, bu sözümden dolayı), sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim.” dedi.
144. (Allah) buyurdu ki: “Ey Musa! (Verdiğim) elçilik (görev)lerimle ve seninle konuşmamla seni (zamanındaki) insanların üzerine seçkin kıldım; sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!”
145. Biz, ona, (Tevrat’a ait) levhalarda (zamanıyla ilgili) her şeyin bir açıklamasını yazdık: “Bunları kuvvetle (sımsıkı, önem vererek) tut, kavmine de emret, onları en güzel şekliyle tutsunlar. Size, fâsık (Allah’ın emrinden sapan)ların yurdunu (nasıl harap ettiğimi de ibret almanız için) göstereceğim.” (dedik). [bk. 19/12]
146. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerim(i anlamak)tan uzaklaştıracağım. Onlar her türlü mucizeyi görseler de ona inanmazlar, doğru yolu görseler, onu yol edinmezler; (fakat) azgınlık yolunu görürlerse, yol olarak onu edinirler. Bu, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlar(ı anlamak)tan gafil olmalarındandır.
147. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar var ya, onların bütün işledikleri boşa gitmiştir. Onlar, yapmakta oldukların(ın karşılığın)dan başka bir şeyle mi cezalandırılırlar? (Hayır ancak onunla.)
148. Musa’nın (Tûr’a gidişi, otuz günü geçince) ardından kavmi, ziynet takımlarından (eriterek tapınmak için canlıymış gibi) böğüren bir buzağı heykeli edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onlara bir yol da gösteremeyeceğini görmediler mi? (Böyle iken Sâmirî’nin başkanlığında) onu (ilâh) edindiler ve zalimlerden oldular.[30]
149. (Buzağıya tapmaktan) çok pişmanlık duyup[31] da kendilerinin hakikaten saptıklarını görünce: “Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.” dediler.
150. Musa kavmi(nin bu hali)ne kızgın ve üzgün olarak dönünce, (Harun’a): “Ben (gittik)ten sonra, benim arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini (beklemeye tahammül göstermeyip dininizi değiştirmekte) acele ettiniz ha?” dedi. (Tevrat) levhaları(nı öfkesinden yere) bıraktı ve kardeşinin başından (saçından) tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi Harun): “Ey anamın oğlu! Bu kavim beni zayıf görüp küçümsedi, az kalsın beni öldürüyorlardı. (Böyle yaparak) düşmanları bana güldürme ve beni bu zalimlerle beraber tutma.” dedi.
151. (Musa üzülerek:) “Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, rahmetine bizi de dahil et, sen merhametlilerin en merhametlisisin.” dedi.
152. Buzağıyı (ilâh) edinenlere (gelince), hiç şüphesiz, onlara Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında da bir aşağılanma erişecektir. İşte biz, yalan uyduranları böyle cezalandırırız. [bk. 20/85-97]
153. Kötülükleri işleyip de sonra ardından tevbe eden ve iman edenler(e karşı) muhakkak ki Rabbin bundan sonra elbette çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
154. Musa’nın öfkesi (geçip) sakinleşince, (yerden) levhaları aldı. Onların bir nüshasında (şu vardı): “Hidayet ve rahmet, Rablerin(e karşı gelmek)den korkan kimseler içindir.”
155. Musa (buzağıya tapan arkadaşları namına af dilemek üzere tekrar) tayin ettiğimiz vakit(te buluşmak) için,[32] kavminden yetmiş adam seçti de (onlar, Allah’ın Musa ile olan konuşmasını işitmelerine rağmen, ancak Allah’ı görünce inanacaklarını söylemeleri üzerine) onları bir sarsıntı (zelzele) tutunca (yıkılıp bayıldılar. Musa) dedi ki: “Yâ Rabbi! Eğer dileseydin onları da, beni de daha evvel helak ederdin. İçimizdeki birtakım beyinsizler yüzünden bizi de mi helak edeceksin? Bu senin imtihanından başka (bir şey) değildir. Onunla dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin, artık bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” [bk. 2/55]
(Âyet-i kerîmede geçen yahudiler gibi, her devirde bir kısım insanlar, Allah’a samimi olarak dönmeye ve emirlerine teslimiyete çağırıldıkları zaman, içlerindeki putları kıramayan ve görsel putlara rağbet edenler bir bahane bulup yan çizerler ve âsîliklerine devam ederler. Bunlara karşılık mü’minler: “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helak etme Allah’ım.” diye dua etmelidirler.)
156. “Bize hem bu dünyada hem de âhirette iyilik nasip et. Şüphesiz biz (tevbe edip) sana yöneldik.” (dedi). (Allah) buyurdu ki: “Ben, (amellerine göre) dilediğim kimseyi azâbıma uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatır, onu muttakî olan (Allah’ın emrine uygun yaşayan/karşı gelmekten sakınan)lara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara nasip edeceğim.”
(Bu âyetlerin inmesi üzerine yahudiler,“Biz, Allah’ın âyetlerine yani Tevrat’a iman etmekte ve zekâtı da vermekteyiz. Onun için Allah’ın rahmetine biz dâhiliz.” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, artık bunun böyle olmadığını, kim Resûlü Muhammed’e ve ona indirilen Kur’an’a iman edip uyarsa, ancak onların saadete erip cennete gireceğini aşağıdaki âyetle bildirdi. Bu böyle olunca hiç kimse, kimseye bu şartların dışında cennet sözü verme tasarrufunda bulunamaz.)
157. O (Ehl-i Kitab ola)nlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (adını ve özelliğini) yazılmış olarak bulacakları, ümmî[33] peygamber olan (son) Resûl (Muhammed)’e uyarlar.[34] O (Peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz/hoş şeyleri helal, (kendilerince helal saydıkları veya amel olarak) pis ve murdar şeyleri de haram kılar.[35] Onlar(ın sırtın)dan ağır yükü ve üzerlerinde olan zincirleri (zor teklifleri) kaldırır. Artık ona inanan, ona hürmet eden, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte (dünya ve âhirette) kurtuluşa erenler sadece onlardır. [bk. 2/146]
158. (Resûlüm!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, Allah’ın sizin hepiniz için (gönderilen) peygamberiyim. O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı kendisinindir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, hem diriltir hem öldürür. O halde Allah’a inanın; Allah’a ve O’nun sözlerine inanan, ümmî peygamber Resûlü’ne de inanın. Ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”[36] [bk. 2/107; 34/28]
159. Musa’nın kavminden de (halkı) doğruya çağıran ve onunla adaleti sağlayan bir cemaat var(dı). [bk. 2/146]
160. Biz onları (İsrâiloğulları’nı)[37] ayrı topluluk halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi (Tîh çölünde), kendisinden su isteyince, Musa’ya: “Âsân ile taşa vur.” diye vahyettik. (Vurunca) ondan on iki pınar (su) fışkırdı. (Kabilelerden) herkes, su içecekleri yeri bildi (krş. 2/60). Bulutu da üzerlerine gölge yaptık ve onlara, kudret helvası ile bıldırcın eti indirdik. “Size verdiğimiz rızkın temiz ve helallerinden yiyin.” (dedik). Onlar (sapmakla), bize değil, fakat kendilerine zulmediyorlardı.
161. O zaman onlara: “Şu kasabada yerleşin, dilediğiniz yerde on(un nimetlerin)den yiyin. ‘Affet’ deyin ve (şehrin) kapısından baş eğerek (hürmet içinde tevâzû ile) girin ki sizin hatalarınızı bağışlayalım; iyilik (ve iyi hareket) edenlere (mükâfatı) daha da artıracağız.” denilmişti. [krş. 2/58]
162. Ne var ki aralarındaki zalimler, (af dilemeleri için söylediğimiz) sözü (tahrif edip) kendilerine söylenenden başka hâle soktular. Biz de (böyle) haksızlık ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten iğrenç bir azap (vebâ) indirdik. [krş. 2/59]
163. (Resûlüm!) Onlara, deniz kıyısındaki o kasaba[38] (nın başına gelen felaket)i sor. (Hani onlar, Allah yasak ettiği halde), Cumartesi gününde (balık avlama yasağını dinlemeyip) haddi aşıyorlardı. Çünkü (onların, ibadete saygı gösterip tatil yaptıkları) Cumartesi günü, balıklar sürüler halinde meydana çıkarak onlara doğru gelirlerdi. Cumartesi dışındaki günlerde ise gelmezlerdi. İşte itaatten çıkmaları sebebiyle, biz onları böyle imtihan ediyor (belaya uğratıyor)duk.
(Yahudilerden bir kısmı, Allah’ın emirlerini dinlemeyip yasaklarını çiğniyorlardı. Bir kısmı bunları görüp hiç ses çıkarmıyor, bir kısmı da onları ikaz ediyordu. Fakat ertesi gün onları, yine aynı halde gördükleri halde onlarla oturup yiyip içip sohbet ediyorlardı. İşte onlardan bir kısmı Allah’ın cezası olarak rivayete göre şeklen veya rûhen maymuna dönüşmüşlerdir (7/166). Bedenen dönüşmüş olanlar üç gün sonra ölmüşlerdir. Rûhen maymuna dönüşenler ise, onlar gibi aç gözlü ve taklitçi olanlardır[39] (2/65). Bu anlamda her devirde nefislerinin esiri olan insanlar, taşkın hareket ve davranışlarıyla rûhen çeşitli hayvanlara dönüşmüş görünümdedirler. Bu anlamda, “İnsanlaşan hayvan olmamıştır, ama hayvanlaşan insan çok olmuştur.” Netice olarak, Cumartesi ibadetini bırakıp Allah’ın yasakladıklarını çiğnemekle meşgul olanlar ve onları meşrulaştıranlar maddeten ve mânen cezaya uğratılmışlardır. Müslümanlara da Allah, Cuma vaktinde ticareti (kazancı) bırakmayı emretmiştir.) [bk. 62/9]
164. Hani içlerinden bir cemaat: “Allah’ın yok edeceği veya (âhirette) şiddetli bir azaba çarptıracağı bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?” dedi. (Öğüt verenler de: “Vazifemizi yapmış olmakla) Rabbinizce mazur görülmek için, bir de belki onlar, ‘Allah’ın emrine uygun yaşayıp karşı gelmekten sakınırlar’ diye (öğüt veriyoruz).” dediler.
165. Onlar, kendilerine verilen nasihatleri unutunca, biz de kötülükten menetmeye çalışanları kurtardık, zalimlik yapanları da ‘Allah’ın emrinden sapmalarından’ dolayı şiddetli bir azap ile yakaladık.
166. Onlar yasak edilen şeylerden (vazgeçmeyip) haddi aştıkları zaman kendilerine: “Aşağılık maymunlar olun.” dedik. [krş. 2/65; 5/60; 7/163]
167. (Resûlüm!) O vakit, Rabbin, kıyamet gününe kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseleri, mutlaka göndereceğini bildirmiştir. Şüphesiz Rabbin cezayı çok çabuk verendir. Hem de O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
168. Biz, onları yeryüzünde parça parça topluluklara ayırdık. Onların içinde iyi olanlar da var, aksine (küfür ve fâsıklıkta) olanlar da var. (Biz,) onları belki (iyiliğe) dönerler diye hem iyiliklerle hem de (kıtlık ve sıkıntı gibi) kötülüklerle imtihan ettik.
169. Nihayet onların ardından yerlerine birtakım (kötü) kimseler geldi ki (onlar), Kitab’a (Tevrat’a) mirasçı oldular, şu en değersiz/aşağılık (dünya)nın malını (haksız ve yanlış hüküm verme karşılığında değişip) alırlar ve: “Biz (nasılsa) bağışlanacağız.” derler. Kendilerine ona benzer bir mal/menfaat daha gelse onu da alırlar. Onlardan, Allah hakkında hakikatten başkasını söylemeyeceklerine dair Kitab üzerine kuvvetli söz alınmamış mıydı? (Evet alınmıştı.) Halbuki onlar, onun içindekini de (durmadan) okumuşlardı. Âhiret yurdu, ‘Allah’ın emrine uygun yaşayan/günahlardan sakınanlar’ için daha hayırlıdır. Hâlâ (akıllanıp) düşünmeyecek misiniz?
170. Kitab’a sımsıkı sarılan (Kur’an’ın hükümlerine göre hareket eden) ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz böyle iyiliğe çalışanların mükâfatını zâyi etmeyiz.[40]
171. Bir zaman (Tûr) dağı(nı tehdit için İsrâiloğulları’nın) başlarının üstüne sanki bir gölgelik gibi (yerinden) kaldırmıştık. Onlar da hakikaten onun üzerlerine düşeceğini sanmışlardı. (İşte bu sırada:) “Size verdiğimiz (Kitab’)ı kuvvetle tutun, onda olanı düşünün ki bu sayede (Allah’tan korkar, günahlardan) sakınırsınız.” (demiştik). [krş. 2/93; 4/154]
172. (Resûlüm!) Hani Rabbin, Âdemoğulları’ndan, onların (gelmiş gelecek) zürriyetlerini, sırtlarından (sulblerinden zerreler halinde)[41] al(ıp çıkar)mış ve onları, kendilerine şahit tutarak: “Ben sizin, Rabbiniz değil miyim?” (demişti.) Onlar da: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk.” demişlerdi. (Bu da dünyada kâfirliğe sapıp da) kıyamet gününde: “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir.
173. Yahut: “(Ne yapalım) ancak daha evvel babalarımız (Allah’tan başkasına bağlılık göstererek O’na) ortak koşmuşlardı. Biz ise ancak onlardan sonra (gelen ve onlara uyan) bir nesil olduk. Batıl yoldan gidenlerin işledikleri (günahlar) yüzünden bizi de helak edecek misin?” dersiniz diyedir.
174. İşte onlar (doğru yola) dönsünler diye; âyetleri böyle, geniş geniş açıklıyoruz.
175. (Resûlüm!) Onlara (o yahudilere) şu kimsenin haberini oku ki biz ona âyetlerimizi vermiştik de o bunlardan sıyrılıp çıktı (küfre meyletti). Böylece şeytan onu peşine taktı, o da azgınlardan biri olup çıktı.
(Bu âyetteki adam, rivayete göre Bel’am b. Baûrâ olup İsrâiloğulları’ndan bilgin ve duâsı kabul olunan bir kimse idi. Bunun bulunduğu şehir halkı kâfir olduğu için Hz. Musa’nın getirdiği şeriate karşı çıkmışlar, Hz. Musa da onlarla savaşmıştı. Halktan ileri gelenler buna gelerek Hz. Musa ve kavmi aleyhinde bulunmasını ve beddua etmesini istediler. Önce razı olmamıştı. Fakat kendisine birtakım dünyalıklar verilince, biraz da pohpohlanınca mü’minlerin aleyhinde olmaya ve beddua etmeye başladı. Bunun üzerine yüce Allah tarafından ilmi kendisinden alınarak dili (aşağıdaki âyette misal verildiği gibi) göğsüne kadar uzayıp sarkmış ve böylece cezasının bir kısmı daha dünyada iken verilmişti. İşte böyle şan, şöhret ve mevki elde etme uğruna dinini satanlara “Bel’am” sözü darb-ı mesel olmuştur.)
176. Eğer dileseydik onu, âyetler ile (iyiler derecesine) yükseltirdik. Fakat o, yere (aşağılık dünyaya) meyletti ve hevesinin peşine düştü. Artık onun durumu köpeğin hali gibidir ki üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da yine dilini çıkarıp solur (aşağılık bir haldedir). İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. (Onlara) bu hadiseyi anlat; olur ki iyice düşünür (öğüt alır)lar.
177. Âyetlerimizi yalanlayıp (bu suretle) sadece kendi kendilerine yazık eden toplumun durumu ne kötüdür!
178. Allah kime hidayet ederse, işte o, doğru yolu bulmuştur. Kim de sapıklık yaparsa, işte onlar asıl zarara uğrayanların ta kendileridir.
179. Andolsun ki biz, cin ve insanlardan birçoğunu cehennemlik kıldık;[42] çünkü onların kalpleri vardır, onlarla (ilâhî hakikatleri) anlamazlar; gözleri vardır, onlarla (İslâm’a ait gerçekleri) görmezler; kulakları vardır, onlarla (İslâm’a dair emirleri) işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler, hatta daha aşağı/daha şaşkındırlar.[43] İşte onlar, (düşünce, inanç ve yaratılış gayesinden ve Allah’a kulluktan) gafil olanların ta kendileridir. [krş. 8/22; 25/44; 32/13; 51/56; 67/2; 95/5]
180. Esmâü’l-Hüsnâ (en güzel isimler) ancak Allah’ındır.[44] O halde O’na, onlarla dua edin. O’nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları terk edin. Onlar yapmakta olduklarıyla cezalandırılacaklardır.
181. Yarattıklarımız içinde (öyle) bir ümmet vardır ki (batıla bulanmış ve batıl birlikteliğinde olmayarak) hak ile rehberlik ederler ve onunla adaleti sağlarlar. [krş. 2/42]
182. Âyetlerimizi yalanlayanları ise bilemeyecekleri yerden kademe kademe helake yaklaştıracağız.
183. Onlara (görünüşte) mühlet veririm (diledikleri gibi yaşarlar), fakat benim tuzağım (lütuf zannettikleri kahrım)[45] çok şiddetlidir.
184. Onlar hiç düşünmediler mi ki, arkadaşları (Muhammed’)de hiçbir delilik yoktur. O, ancak (dünya ve âhiret azabı hakkında) açık bir uyarıcıdır.
185. Onlar, göklerde ve yerdeki (Allah’ın) hükümranlığ(ın)a, Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye, hiç olmazsa ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğine hiç (ibretle) bakıp düşünmezler mi? Onlar bundan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanacaklar?
186. Allah, kimi (kötü amellerinin sonucu olarak) sapıklıkta bırakırsa,[46] artık onu doğru yola getirecek yoktur. Ve onları, azgınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakır.
187. (Ey Resûlüm!) Sana: “Onun gelip çatması ne zaman?” diye, (kıyamet) saat(in)den soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin yanındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O (kıyamet vakti), göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ancak ansızın gelecektir.” Sanki sen kesin biliyormuşsun gibi, onu sana soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allah’ın yanındadır; fakat insanların çoğu (böyle olduğunu) bilmezler.”
188. De ki: “Ben, Allah’ın dilemesi dışında kendime ne bir fayda ne de bir zarar verme (gücüne) sahibim. Eğer ben gaybı bilseydim elbet daha çok hayır yapmak isterdim ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben, ancak inanan bir kavme, bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
189. Sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yaratan, (gönlü) onunla huzur bulsun diye eşini de o(nun özünden/cinsi)nden var eden O’dur.[47] (Âdem) eşi (Havva) ile birleşince o hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı), bir müddet bununla geçti. (Gebeliği) ağırlaşınca ikisi de, Rableri olan Allah’a: “Eğer bize düzgün/kusursuz bir çocuk verirsen andolsun ki mutlaka şükredenlerden olacağız.” diye dua ettiler.
190. Fakat (Allah) onlara bir düzgün (çocuk) verince, (sonraki insanlar, Allah’ın) kendilerine verdiği (çocuk hakkı)nda O’na ortaklar koşmaya başladılar. Allah ise onların ortak koştuğu şeylerden yücedir.
(Müşrikler çocuklara “Abdullah” ismi yerine “Abdüluzzâ” (Uzzâ’nın kulu) gibi isimler vererek onları putlara nispet ettiler. Hıristiyanlar Hz. İsa’ya, yahudiler de Hz. Üzeyr’e “Allah’ın oğlu” dediler, onlara bağlanıp taptılar. Böylece şirke düştüler. Bazı müslümanların da çocuklarının olması hususunda: “Falanca türbeye gittim de çocuğum oldu.” gibi sözleri veya Allah’ın izni ile demeyerek, Allah’a sığınmaya lüzum görmeyerek: “Bu işi ancak ben yaparım veya falanca yapar.” demeleri de gizli şirk cümlesinden sayılmıştır.)
191. Hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olanları (Allah’a) ortak mı tutuyorlar?
(Allah’ın yarattıklarını yüceltip ilâhlaştırıyorlar, Allah’a yapılacak tâzimi ona yapıyorlar.) [bk. 2/165]
192. (O tapılanlar,) ne o (tapa)nlara bir yardım edebilirler, ne de kendilerine yardımları olur!
193. (Ey mü’minler!) Eğer onları (müşrikleri) doğru yola (İslâm’a) çağırırsanız, size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha (çağırmayıp) susmuşsunuz, size karşı (durumları) birdir.
194. (Ey müşrikler!) Allah’tan başka taptıklarınız, sizin gibi kullardır.[48] Eğer, (onların ilâh olduğu hakkında) doğru söylediğiniz iddiasında iseniz, haydi onları çağırın da siz(in istekleriniz)e karşılık versinler!
195. Onların yürüyecekleri ayakları mı, yoksa tutacakları elleri veya görecekleri gözleri yahut işitecekleri kulakları mı var? (Resûlüm!) De ki: “(Eğer varsa) çağırın (tapınmada) ortak (koştuk)larınızı, sonra bana (istediğiniz) hileyi düşünün, bana göz bile açtırmayın!”
196. Şüphesiz ki Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren benim velîm (dostum ve sığındığım) Allah’tır ve O, (bütün) iyi kimselerin velîsidir (onları görüp gözetir).
197. O’ndan başka taptıklarınız (ve sığındıklarınız), ne size yardım edebilir ne de kendilerine yardımları olur.
198. Onları doğru yola çağırsan duymazlar. Onların sana baktıklarını görürsün; ama aslında onlar görmezler.[49]
199. (Resûlüm!) Affetme yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir (kendini bilmezlerin söz ve hareketlerine karşılık verme).
200. Şeytandan bir vesvese seni dürterse hemen Allah’a sığın Çünkü O, (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir. [krş. 7/27; 27/24; 35/6]
201. Takvâya erenler (Allah’ın emirlerine uygun yaşayanlar) var ya, onlara şeytandan bir vesvese dokunduğunda, (Allah’ın emirlerini) hatırlayıp, hemen hakikati görürler.
202. (Şeytanların) yandaşlarına[50] gelince, (şeytanlar) onları sapıklığa çekerler, sonra da yakalarını bırakmazlar.
203. Onlara (istedikleri) bir âyet (mucize) getirmediğin zaman: “Onu da kendin derleyip getirseydin ya!” derler. De ki: “Ben, ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu (Kur’an), Rabbinizden gelen açık delillerdir, iman eden bir toplum için de yol gösterici ve rahmettir.”
204. Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamete eresiniz.
(Kur’ân-ı Kerîm’den fikren ve zikren faydalanmak, aynı zamanda ona hürmet ve saygı göstermek için Kur’an okunurken susmak ve dinlemek gerekir. Hasan-ı Basrî’ye ve Zâhirîler’e göre âyetteki “dinleyin ve susun” lafızları birer emir olup mutlaktır ve mânası umûmîdir. Bu itibarla gerek namazın içinde gerek namazın dışında okunan Kur’an’ı dinlemek ve susmak vâciptir. Fahreddîn-i Râzî ve Hazîn tefsirlerinin beyanı da böyledir. Aynı zamanda bu, mü’min olmanın bir alâmeti (8/2); aksi ise inkârcıların hallerine benzemektir (41/26). Bu konuda “Namaz dışında okunan Kur’an’ı dinlemek müstehaptır.” diyenler de vardır. Dinleme edebi ile ilgili gerekli hassasiyeti göstermek kaydı ile uygun şart ve mekânlarda elektronik cihazlardan istifade ile Kur’an dinlemek de caizdir.)
205. Rabbini, içinden yalvararak, korkarak, yüksek olmayan (hafif) bir sesle sabah ve akşam zikret/an, gafillerden olma!
206. Şüphesiz ki Rabbin katındaki (melek)ler, O’na kulluk etmek hususunda kibirlenmezler, (daima) O’nu tesbih ve yalnız O’na secde ederler.[51]

[1] Çünkü Allah’ın emirlerine karşı olan işlerde hiç kimseye itaat edilmez (Münâvî, VI, 432).
[2] Kalpte Allah’ın emri yerine, nefsin emri (heva ve heves) hâkim olursa insan ziyana uğrayanlardan olur (Mukâtil, s. 89).
[3] bk. 57/25.
[4] Câhiliye döneminde Araplar, “içinde günah işlediğimiz elbiselerimizle tavaf etmeyiz” diyerek Kâbe‘yi çıplak tavaf ederlerdi. Bu âyet, bu hâdise hakkında nâzil oldu (Beydâvî).
[5] Âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ, temiz ve güzel olan helal yiyecekleri ne kendine yasaklayarak riyâzete çekilmeyi, ne de aşırı yiyip içerek/israf etmeyi ve haddi aşmayı istiyor, itidâl üzere/dengeli olmamızı murad ediyor (17/27-29). Diğer taraftan insanın süsü olan elbiseleri de caiz olan ölçüler içinde giyinmemizi emretmekte, çul içinde ve hırpânî bir kılıkta gezmeyi veya câhiliyedeki gibi çıplaklığı yasaklamaktadır (33/59). Diğer bir husus da hiç kimsenin Allah’ın helal saydıklarını haram (yasak), haram saydıklarını helal (serbest) yapma yetkisi yoktur (9/31 ve açıklaması).
[6] Toplumsal ecel, toplumun özünü teşkil eden mânevî değer ve dinamiklerin kaybolup başka bir topluma dönüşmesiyle de olabilir.
[7] Böylece Cenâb-ı Hak, kim olursa olsun küfre sapanlara itaati ve onlara uymayı yasaklıyor. [bk. 7/24; 33/66-68]
[8] Âyetteki “el-cemel” kelimesi, kökü itibariyle hem deve hem de halat anlamına gelmektedir. Sahabe ve tâbiîn, halat ifadesini kullanmıştır. Zemahşerî de İbni Abbas’tan böyle rivayet ederek halat ile iğne arasındaki mecazın uygunluğunu ifade etmiştir. Bazı müfessirler deve ifadesini tercih etmişlerdir.
[9] Âyetteki “bulduk” kelimesi anlam kolaylığı için “gördük” olarak ifade edilmiştir.
[10] İbni Kesîr (Sâbûnî), II, 22.
[11] Âyetten anlaşıldığı üzere, hiçbir suret ve şekilde tekrar dünyaya dönüş yoktur.
[12] Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında bk. 41/9-12.
[13] Dînin kapsamına giren bütün emirler O’nun emirlerine uygun olmalıdır. [bk. 2/166-167; 4/48; 12/40; 95/8]
[14] Görülüyor ki fesat, Allah’ın koyduğu adalet ve düzeni bozmaktır (Mukâtil, s 134). [bk. 30/41]
[15] Âyet-i kerîmede, havadan ağır olduğu halde hemen düşmeyen nemlerin, ilâhî kanun gereği, yağmur halinde yağması için, önce rüzgarlarla bir araya getirilip yoğunlaştırıldığı, sonra yüce Allah’ın dilediği yere sevk edilip yağdırıldığı ve orada hayatî bir diriliş vesilesi olduğunun fizîkî bir tablosu sergilenmektedir. İşte burada olduğu gibi, ölüleri diriltmesi de O’nun için çok kolaydır.              Bu âyet-i kerîmeden hareketle, ibret vesilesi olacak bir diğer husus da, mü’minler havadaki dağınık bulutlar gibi durmayıp da iman rüzgarıyla bir araya gelip yoğunlaşırlarsa o zaman bir yağış ve yeniden diriliş olacaktır.
[16] Allah’ın âyetleri karşısında mü’minle, münâfık ve inkârcıların hali, bu toprak cinslerine benzer (Beydâvî). Mü’min, yaşayışına Allah’ın emirlerini hâkim kılar; münâfık ve inkârcılar da sırf menfaatlerini, hevâ ve heveslerini hâkim kılarlar.
[17] “Akara”, bir hayvanı ayaklarını biçerek devirmek demektir.
[18] Hz. Lût, Hz. İbrahim’in kardeşi Harra’nın oğlu olup Sodom şehrine peygamber olarak gönderilmiştir (Kurtubî, VII, 243; Ahmet Cevdet Paşa, I, 8).
[19] Lût kavmi, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir fuhşu (homoseksüellik) yapıyordu.
[20] Allah’ın belirttiği küfür, fuhuş ve benzeri yasakları çiğneyenlerin ve diğer helak edilenlerin başlarına gelen cezalar, aklı olup da düşünenlere ibret olarak kâfî gelecektir.
[21] Medyen, Akabe Körfezi’nin doğusunda yer alan ve Hz. Şuayb’ın kavminin yaşadığı şehirdir.
[22] Âyette geçen “feth” kelimesi, açmak anlamına gelmekle beraber aynı zamanda hüküm mânasındadır. [bk. 32/18-19]
[23] Hz. Musa’nın M.Ö. 13. yüzyıl(ın 1200’lü yılın ortaların)da yaşadığı sanılmaktadır. Firavun, Mısır krallarına verilen addır. Kur’an’da sözü edilenin, mumyası da bulunmuş olan II. Ramses olduğu söylenir. [krş. 10/92]
[24] Celâleyn.
[25] Müşâverede kullanılan mecâzî emirdir.
[26] Elmalılı, IV, 113.
[27] Münâcaatının ve orucunun sonunda Tevrat’ın verilmesi ve ibadet için.
[28] Zuhaylî (Tefsîr), s. 167.
[29] Nesefî (Medârik), II, 75-76.
[30] Her devirde yeni Sâmirîler çıkmış, Allah’a karşılık ortaya koydukları kendi anlayışlarına insanları taptırmaya çalışmışlar hatta zorlamışlardır. Yahudilerin bu hareketi, onların maddeye tapmaları/maddeperestlikleri ve âhireti inkârlarının başlangıcı olmuştur. [krş. 20/87-88]
[31] “Sukıta fî yedihî” Arapça’da “çok pişman olmak” anlamına gelen mecâzî bir ifadedir (Sicistanî, s. 173).
[32] Tevrat’ta, tayin edilen vakit yerine toplanma çadırı ifadesi geçmektedir. [bk. Tevrat, “Sayılar”, 11/16-17]
[33] Burada ümmî lafzı, okur yazar olmayan anlamındadır. [bk. 29/48-49]
[34] Hz. Muhammed (sas.), Allah’ın kendisine kitap verilen elçisi olmak bakımından “Resûl,” halka Hakkın emirlerini tebliğ ve haber vermesi itibariyle “Nebî”dir. (Beydâvî).
[35] Âyet-i kerîmede geçtiği üzere, 2/173; 5/3; 6/145. âyetlerde geçen haramların dışında bildirilmeyen haram ve helal kapsamında olan şeyler hakkında hüküm koyma yetkisi, bu ve diğer (bk. 59/7; 5/92) âyetlerde Peygamberimiz’e verilmiştir. Âyet-i kerîmede pis ve murdar olarak bildirilenlerin neler olduğunu o açıklamıştır.
[36] Ehl-i Kitab olan yahudi ve hıristiyanlar, (bilgisi kendilerine ulaşmış mükellefler olarak) Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve bütün insanlara gönderilmiş olduğunu bile bile kabul etmezlerse kâfir olurlar. [İbni Abidîn, IX, 16; XVII, 2; diğer âyetler için bk. 4/42; 6/33; 7/157-158; 10/2; 13/43; 47/2; 48/13]
[37] İsrâiloğulları, Hz. Yakub’un 12 oğlundan çoğalarak kabile haline gelmiştir.
[38] Medyen ile Taberîye arasında Şa‘b denizi yakınındaki Eyle (Eila) kasabasıdır. Medyen veya Taberîye de denilmiştir (Beydâvî; İzmirli, I, 294).
[39] Maymunlaşmanın rûhen olduğuna dair rivayetler varsa da bedenen olmasındaki delâlet daha açıktır (İbni Kesîr (Sâbûnî), II, 59-60; Mehmed Vehbi, V, 1789-1791).
[40] “Kur’an kitabımdır.” demek, onu sadece ölüye okumak ve evin en mûtenâ duvarına süslü kılıflar içerisinde asmakla değil, onun hükümlerini kişinin hayatına uygulamasıyla olur.
[41] Bu zerreler alabildiğine küçük olmasına rağmen son derece ilginçtir. Tıpkı bunun gibi, bütün insanların genleri bir araya gelse, bir toplu iğnenin başını geçmez (Bâr, s. 54).
[42] “Zera’e” fiilinin tefsirlerdeki “yarattık” ve “kıldık” anlamlarından, İslâm inancına da uygun olması için “kıldık” anlamını tercih ettik.
[43] Kalbini Allah sevgisine, ilâhî emirlere, hak ve hakikatlere kapatmış, onun yerine maddeperestliği, şehvetperestliği, dünyaperestliği doldurmuş olanların diğer uzuvları da onları elde etmeye çalışır; hatta onların zarif giyinişi, ilgi çekici kibarlık ve nezaketi de çoğu kez bunun içindir. İnsanların, hayvanlardan daha şaşkın/daha aşağı oluşu, Allah’ın kendisine kulluk etmek için lütfettiği şuur ve sorumluluk duygusunu kaybetmiş olması dolayısıyladır. [krş. 8/22]
[44] “En güzel isimler” demek, “en güzel mânalara delâlet eden lafızlar” demektir. Sıfatları da buna dâhildir (Beydâvî).
[45] Beydâvî.
[46] Allah kulunu azdırmaz, saptırmaz, zulmetmez. Ancak kötü amellerin sonucu olarak Allah onu sapıklık hali üzere bırakır; bu da adaletinin gereğidir.
[47] Havva anamızın nasıl yaratıldığını bilmeye, aklımız ve ilmimiz yeterli değildir, biz ancak böyle inanırız. [bk. 4/1]
[48] “Taptığınız kullar” ifadesi, önünde âyin yapılan, kendisine yalvarılıp şikayet ve dileklerde bulunulan bütün varlıkları içine alır.
[49] Bütün putlar ve putlaşanlar böyledir.
[50] Şeytanın dostları, küfre sapanlar, inkârcılar ve tâğûtlardır. [bk. 2/257; 4/76; 6/12]
[51] Bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı Kerîm’deki “secde” âyetlerinin birincisidir. Kur’ân-ı Kerîm’de 14 secde âyeti vardır. Bu âyetlerin tamamını veya bir kısmını yahut sadece mealini okuyan veya dinleyen kimsenin “Tilâvet secdesi” yapması gerekir. Bu secdeler Hanefî mezhebine göre vâcip, diğer mezheblere göre sünnettir.
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder