10 Eylül 2014 Çarşamba

Feyzü'l-Furkan Açıklamalı Kur'ân-ı Kerîm Meali (Fetih Sûresi)

48. Fetih Sûresi

Medine döneminde, Hicret’in altıncı yılında, Hz. Peygamber Hudeybiye antlaşmasındandönerken inmiştir. 29 âyettir. Adını ilk âyetindeki aynı kelimeden almıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. (Resûlüm!) Biz, sana apaçık bir fetih (ve zafer yolu) açtık.[1] [bk. 90/12]
2-3. (Bu) senin (zelle olan) günahından, geçmiş ve gelecek olanı Allah’ın bağışlaması,[2] sana nimetini tamamlaması ve seni (böylece) doğru bir yola iletmesi ve yine Allah’ın sana şanlı bir zaferle yardım etmesi içindir.
4. İmanlarına iman kat(ıp artır)sınlar diye, mü’minlerin kalbine huzur (ve sebat) indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları ancak Allah’ındır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
5. (Hem bu lütuflar,) mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebedî kalmak üzere, alt tarafından ırmaklar akan cennetlere yerleştirmesi ve onların kötülüklerini örtmesi içindir. Bu da Allah katında büyük bir kurtuluştur.
6. (Öte yandan mü’minlere bu yardım, onların “Allah, mü’minlere yardım etmez.” diyerek) Allah’a kötü zanda bulunan münâfık erkeklerle münâfık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azap etmesi içindir. (Mü’minlerin başına gelmesini istedikleri) kötü olaylar, kendi başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir dönüş yeridir!
7. Göklerin ve yerin (azap ve yardım) orduları yalnız Allah’ındır. Allah, yegâne galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
8. (Resûlüm!) Şüphesiz biz seni (bütün insanlara) bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. [krş. 21/107; 22/49; 25/56; 34/28]
9. Bu ise: (Sizlerin de) Allah’a ve Resûlü’ne iman edip o (Resûlü’)ne yardım etmeniz, ona saygı göstermeniz, sabah akşam (Allah’ı) tesbih etmeniz[3] içindir.
10. (Resûlüm!) Sana (samimiyetle) biat edenler (ölünceye kadar sana bağlılığa ve İslâm uğrunda savaşmaya söz verenler)[4] ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın (kudret) eli onların ellerinin üstündedir. Artık kim (bu bağlılığı) bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a söz verdiği şeyi yerine getirirse, O da ona büyük bir mükâfat verecektir. [bk. 4/80]
11. (Hudeybiye senesinde mazeret ileri sürmelerinden dolayı) bedevîlerden geri kalanlar sana: “Mallarımız ve çoluk çocuğumuz(un durumu) bizi alıkoydu. Bizim için (Allah’tan) mağfiret dileyiver.” diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki: “Eğer Allah, size bir zarar diler veya size bir fayda dilerse, kimin O’n(un dilemesin)e karşı koymaya, sizden bir şeyi engellemeye gücü yeter? Doğrusu Allah, yaptığınız şeylerden hakkıyla haberi olandır.”
12. Aslında siz, Peygamber’in ve mü’ minlerin (mağlup olup) ailelerine asla dönemeyeceklerini sandınız. Bu (düşünceniz), gönüllerinizde süslen(ip yerleş)ti de kötü zanda bulundunuz. (Böylece) helak (edilecek) olan bir topluluk oldunuz.
13. Kim Allah’a ve Resûlü’ne iman etmezse, (bilsin ki) biz inkâr edenlere alevi çılgın birateş hazırladık.
14. Göklerin ve yerin mülkü (hâkimiyeti) yalnız Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Allah, çok mağfiret edendir, çok merhamet edendir.
15. O (Hudeybiye seferinden, bahaneleri sebebiyle) geri bırakılanlar, siz (Hayber’i fethedip)[5] ganimetler almak için gittiğiniz zaman: “Bize müsaade edin de peşinizden gelelim.” diyecekler. Onlar Allah’ın (kendi aleyhlerinde olan) sözünü değiştirmek isterler. (Çünkü Allah, ganimetlerin yalnız Hudeybiye’ye katılanlara verileceğini vaadetmişti.) De ki: “Siz bizim peşimizden gelmeyeceksiniz; Allah önceden böyle buyurdu.” (Onlar:) “Hayır! Bizi kıskanıyorsunuz.” diyecekler. Doğrusu onlar, pek az anlayan (idrakleri kıt) kimselerdir.
16. O bedevîlerden (gösterdikleri bahanelere inanılıp da seferden) geri bırakılanlara de ki: “Siz yakında pek savaşçı bir kavme (karşı imtihan olarak harbe) çağrılacaksınız; onlarla (ya ölüp öldürünceye kadar) savaşacaksınız yahut (ön teklifinize göre ya savaşmadan teslim olup cizye vermeyi kabul ederler veya sayenizde) müslüman olurlar.[6] Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir; (yok) eğer önceden döndüğünüz gibi (yine) dönerseniz (Allah) sizi acıklı bir azap ile azaplandırır.”
17. (Ancak, savaşa katılmamaktan dolayı) köre bir sorumluluk yoktur. Topala bir sorumluluk yoktur. Hastaya bir sorumluluk yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse (Allah) onu alt tarafından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de yüz çevirirse, onu acıklı bir azap ile cezalandırır.
18-19. Andolsun ki (Hudeybiye’de) ağacın altında sana biat ederlerken, Allah o mü’minlerden razı olmuştu. İşte (Allah) kalplerindeki (sadakatleri)ni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirip hem kendilerini yakın bir zafer (olan Hayber’in fethi) ile hem de alacakları birçok ganimetlerle mükâfatlandırdı. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
20. Allah size (bundan böyle) alacağınız daha birçok ganimet de vaadetti. Şimdilik bu (Hayber’inki)ni size peşin verdi. İnsanların (size uzanacak) ellerini sizden çekti. (Bilesiniz ki) bu, mü’minlere (Allah’ın yardım edeceğine) bir delil olması ve sizi doğru bir yola çıkarması içindir.
21. (Size Allah), henüz güç yetirip ele geçiremediğiniz, fakat Allah’ın onları kuşattığı diğer (zafer ve ganimet)leri de (vaadetti). Allah her şeye kâdirdir.
22. Eğer o kâfirler sizinle (Hudeybiye’de, sulh değil de) savaş yapsalardı mutlaka arkalarına dön(üp kaç)acaklardı. Sonra ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardı.
(Çünkü Hudeybiye’de müslümanları saran ve sonra yakalanan 80 kişiyi Resûlullah (sas.) affetmişti. Bu olay barış istemelerine de sebep oldu.)
23. Allah’ın öteden beri cârî olan (süregelen) sünneti/kanunu budur. (Peygamberini ve gerçek inananları üstün getirir.) Allah’ın sünnetinde hiçbir değişme bulamazsın.
24. (Ey mü’minler!) Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke’nin içinde (Hudeybiye’deki sulhtan dolayı) onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
25. Onlar, hem kâfir olan/inkâr eden hem de sizi Mescid-i Haram’(ı ziyaret)den ve (orada) bekletilen kurbanları (kesim) yerine ulaşmaktan alıkoyan kimselerdir. Eğer (Mekke’de) kendilerini henüz bilemediğiniz (imanını gizleyen) mü’min erkeklerle, mü’min kadınlar olup da bilmeyerek onları çiğnemeniz ve bu sebeple onlardan size bir sıkıntı (ve günah/mesuliyet) isabet edecek olmasaydı (Allah, ellerinizi onlardan çekmez, Mekke’nin savaşla fethine izin verirdi). Allah, dilediğini rahmetine eriştirmesi için (böyle yapmış)tır. Eğer onlar (Mekkeli mü’minlerle kâfirler) seçilip ayrılsalardı, onlardan küfre sapan/inkâr edenleri (ellerinizle) elbet acıklı bir azap ile azaplandırırdık.
(Görüldüğü gibi Allah (cc.), bilmeden de olsa müslümanların birbirlerinin kanını akıtmasına izin vermedi de fetih ertelendi.)
26. O kâfir olanlar, kalplerine asabiyeti, câhiliye asabiyetini (kibir ve bağnazlığını)[7]koymuşlarken, Allah da Resûlü’nün ve mü’minlerin üzerine huzur ve güvenini indirdi (ve öfkelerini dindirdi). Onları takvâ kelimesine (tevhide yani Lâ ilâhe illallâh kelimesine ve sulh akdine vefâya)[8] bağladı. Zaten onlar da buna layık ve buna ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Hz. Peygamber rüyasında ashâbı ile güvenli bir şekilde Mekke’ye gidip umre yaptıklarını görmüş ve bunu da anlatmıştı. Umre yapmak için yola çıkmış olan Hz. Peygamber ve sahâbîlerini müşrikler Mekke’ye sokmamışlardı. Bundan dolayı Hudeybiye’de onlarla antlaşma yaptılar. Bu antlaşma yapılırken Mekkeliler antlaşmanın başındaki besmelenin “Rahmân” ve “Rahîm” kelimesi ile “Allah’ın Resûlü” kelimesinin yazılmasına itiraz etmişlerdi. Hz. Peygamber de ilerisinin zafer olacağını bildiği için isteklerini kabul etmiş, antlaşmaya “Bismikellâhümme, Abdullah oğlu Muhammed’den” şeklinde başlanılmıştı. İşte Allah, bu duruma canları sıkılan mü’minlerin gönüllerine ferahlık için aşağıdaki âyeti indirerek rüyasının gerçekleşeceği müjdesini vermiştir.)
27. Andolsun ki Allah, Resûlü’ne o rüyayı hak ile doğru çıkardı. Allah dilerse, güven içinde (kiminiz) başlarınızı tıraş ederek ve (kiminiz) saçlarınızı kısaltarak korkusuzca mutlaka Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Fakat O, sizin bilmediklerinizi bildi de önce yakın bir fetih (olan Hayber fethini) verdi.
28. O (Allah), bütün dinlerin üzerinde olduğunu göstermek için, Resûlü’nü, hem hidayet (rehberi Kur’an) ile hem de (son) hak din (İslâm) ile göndermiştir. (Buna) şâhit olarak da Allah yeter. [krş. 9/33; 61/9]
29. Muhammed Allah’ın Resûlü’dür.[9] Onunla beraber olan (mü’min)ler, kâfirlere/İslam karşıtlığı yapanlara karşı çok şiddetli, kendi aralarında ise çok şefkatlidirler. Onların (namazda) rükû yaptıklarını (ve) secde ettiklerini görürsün. Onlar, Allah’tan (daima) lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin eserinden (meydana gelen) nişanları vardır.[10] Tevrat’taki vasıfları budur. İncil’deki vasıfları da (şöyledir: Onlar) filizini çıkaran, derken onu (filizini) kuvvetlendiren, kalınlaşan, zamanla gövdesi üzerinde doğrulup dikilen bir ekin gibidir ki ekincilerin hoşuna gider, (Allah Resûlü’nün ashâbı ile birlikte böyle gelişip kuvvetlenmesinin misalle anlatılması) kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip de sâlih amel işleyenlere, mağfiret ve büyük mükâfat vaadetmiştir.
(Hz. Muhammed ile beraber olmayı kabul eden sahâbîler ve İslâm dininde insanlık için gerekli olan bütün şartların bulunduğunu gören Türkler sekizinci asırda müslüman olup İslâm’a karşı açık veya gizli düşmanlık edenlere karşı sert ve vakarlı olmuşlar, şirk, küfür ve tâğûtla mücadele edip tevhîdi hâkim kılmayı gaye edinmişler, birbirlerine karşı da oldukça merhametli olmuşlardır. Çünkü eski Türklerde töresel üç inanç şekli vardı: 1. Eş inancı: El ve dil ile kimseye zarar verilmeyecek. 2. Ocak inancı: Aile ırz/namus noksanlığı asla olmayacak. Bu ikisi İslâm’daki “edeb” formülünün açılımıdır. 3. Bahadırlık: Kendi aralarında merhametli ve şefkatli, düşmana karşı şiddetli olunacak. Bütün kâfir grupları da böyle iman, sevgi ve birlik içinde gelişen bir İslâm toplumuna karşı burada olduğu gibi devamlı öfke ve kin içinde olmuşlardır.) [Ayrıca bk. 5/54]

[1] Buhârî’ye göre bu fetih, İslâm’ın önünü açan Hudeybiye sulh antlaşması’dır.
[2] Âyet-i kerîmedeki “zenb” kelimesi, “zelle olan günah” kasıtsız yapılan ufak tefek kusur, yanılma ve hata demektir. [bk. 40/55 ve dipnotu]
[3] Vakıf işareti olan “tı” harfine kadar zamirler, Resûl’e râci’dir. Tesbihteki zamir de Allah’a râci’dir.
[4] Bu söz vermeye “Rıdvan biatı” denilir ki Hicretin altıncı yılında, Hudeybiye’de 1400 sahabî ile yapılmıştır.
[5] Resûlullah (sas.) hicrî altıncı yılın Zilhicce ayında Hudeybiye’den dönmüş ve Muharrem’in ilk haftasında Hudeybiye ashâbı ile birlikte Hayber’i fethetmişti.
[6] Çünkü İslâm’da düşmana karşı savaş yapılır. Eğer karşı taraf önceden veya savaşta kendiliklerinden müslüman olurlarsa savaş bırakılır; zorla müslüman yapılmazlar. Âyette “ev” (yahut) kelimesi de bunu bildirmek içindir.
[7] Câhiliye asabiyeti veya taassubu, câhiliyenin kibirli ve öfkeli soy sopculuğu ile Hz. Peygamber’e ve onun şahsında İslâm’a cephe almalarıdır.
[8] İbni Kesîr (Sâbûnî), III, 418; Elmalılı, VI, 4434-4435.
[9] Bu âyet-i kerîme ile de Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed’in kendisinin resûlü olduğunu tasdik etmektedir.
[10] Bu mânevî bir nişandır.
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder