Aradığınızı Bulacaksınız...

Feyzü'l-Furkan Açıklamalı Kur'ân-ı Kerîm Meali (Bakara Sûresi)

2. Bakara Sûresi

Medine döneminde nâzil olmuştur. 286 âyettir. Yalnız 281. âyeti Mekke’de, Vedâ Haccı’nda inmiştir. Adını 67-71. âyetlerinde zikredilen ve İsrâiloğulları’nın, bir cinayetin fâilini bulmak için kesmeleri emredilen “bakara” (inek) olayından almaktadır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Elif, Lâm, Mîm.[1]
2. Bu, (öyle bir) kitaptır[2] ki onda (ve onun İlâhî kelâm olduğunda)[3] hiç şüphe yoktur. O, muttakîlere (Allah’ın emirlerine uygun yaşamak/aykırı davranmaktan sakınmak isteyenlere)[4] doğru yolu gösteren (öğreten)dir.
3. O (takvâ sahibi) kimseler ki, gayba[5] (Allah’a, meleklere, âhirete, vahye, Allah’ın takdirine) inanırlar, namazı dosdoğru/gereğine uygun kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de (gereken yerlere Allah için) verirler.
4. Yine onlar, (Hak katından) sana indirilen (Kur’ân-ı Kerîm’)e ve senden evvel indirilenler(in asılların)a iman edip âhirete de kesinlikle inanırlar.[6]
5. İşte onlar,[7] hem Rableri tarafından (gösterilen) dosdoğru yol üzere olan hem de kurtuluşa/murada erenlerin ta kendileridir.
6-7. (Allah’ın birliğini, hâkimiyetini ve Kur’an’ı dışlayıp) küfre sapanlara gelince, şüphesiz ki onları (başlarına gelecek ile korkutup) uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; (üzülme, bilesin ki onlar) inanmazlar. Allah, onların (inkârcı niyet ve eylemlerinden dolayı) kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de (ilâhî hakikatlere karşı) perde inmiştir.[8] Ve onlar için büyük bir azap vardır. [krş. 7/179; bk. 2/161-162]
8-9. İnsanların bir kısmı da (münâfıkdırlar; onlar kalpten) inanmadıkları halde (dilden) “Allah’a ve âhiret gününe inandık.” derler (ve akıllarınca) Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. [bk. 2/165, 204, 207]
10. Onların kalplerinde (batılı sevme, maddeperestlik, dünyevîlik, şüphe, münâfıklık ve küfür gibi mânevî ölüme götüren) bir tür hastalık vardır. Allah da onların (bu) hastalığınıartırmıştır. (İnanıyoruz diye) yalan söylediklerinden dolayı onlar için dayanılmaz bir azap vardır. [bk. 4/142-143]
(Çünkü yalan münâfıklık alametlerinin ilkidir.)
11. (Kendilerine:) “Yeryüzünde (Allah’ın emirleri dışına çıkarak) sakın fesat çıkarmayın (bozgunculuk yapmayın)!”[9] denildiği zaman: “Bizler sadece düzeltenleriz.” derler.
12. İyi bilin ki (Allah’ın hükümlerini beğenmeyip aykırı hareket ettiklerinden dolayı toplumda) asıl bozguncu onlardır. Fakat (bunun) farkında değildirler.
13. Yine onlara: “(Gerçek mü’min) insanların iman ettiği gibi (samimi olarak) iman edin.” denildiği zaman: “Biz ille de, o sefih (ahmak) kimselerin inandığı gibi mi iman edelim? (Bizimki bize yeter.)” derler. İyi bilin ki, asıl sefih olanlar kendileridir. Fakat (bunu) bilmezler.
(Bu âyet-i kerîmedeki iman teklifi münâfıklaradır. Allahu Teâlâ onların samimi olarak iman etmelerini istemektedir. Onlar ise kalplerindeki sahte imanı Allah’ın bildiğini düşünmeyerek kendilerini elit, seçkin tabakadan görerek, bu zırha bürünüp, samimi müslümanları küçük görüyorlardı. Ayrıca kâfirler de iman etmemek için aynı bahaneyi ileri sürüyorlardı. Çünkü o samimi mü’min (sahâbî)ler bir cihadda veya bir infakta varlıklarını derhal ortaya koyuyorlardı. Onlar ise, hem Allah ve Resûlü’nün buyruklarına, iş ve menfaatlerine uygun olduğu kadarıyla ve göstermelik itaat ediyorlar hem de İslâm’ı içlerine sindiremedikleri için, dîne ve o mü’minlere karşı düşmanlıklarını çeşitli engellemelerle gösteriyorlardı. İşte yüce Allah, emirlere intibak ve uyma kabiliyetine sahip olmadıkları için sefihlik ve budalalık sıfatlarını onlara iade etti.) [bk. 26/111]
14. Ama (münâfıklar/Müslümanlık’tan geçinenler) mü’minlere rastlayınca: “Biz de (sizin gibi) iman ettik.” derler. Fakat kendi şeytan (gibi olan yandaş)larıyla başbaşa kaldıklarında: “Şüphe yok ki biz (fikir ve ideolojide) sizinle beraberiz, biz sadece onlarla alay etmekteyiz.” derler. [krş. 2/76; 57/12-14]
15. Allah da onların alaylarına mukâbele eder (hakettikleri karşılığı verir) ve onlara azgınlıkları/isyanları için de (bir müddet) mühlet verir; onlar da (bir ceza olarak) şaşkınca bocalayıp dururlar. [krş. 15/95]
16. İşte onlar, hidayete (doğru yola) karşılık, (niyet ve tavırlarıyla kâfirler safında yer alıp) sapıklığı satın alan (tercih eden) kimselerdir ki onların (bu) alışverişi, kendilerine kâr sağlamadığı gibi doğru yolu da bulamadılar. [krş. 17/7]
17. Onların (münâfıkların) durumu (karanlık bir sahrada) bir ateş tutuştur(up aydınlan)mak isteyen kimse gibidir ki o (ateş yanıp da) çevresini aydınlatınca (faydalanmadılar), Allah da onların ışığını giderip kendilerini (yine) karanlıklar içinde, görmez (ve şaşkın) olarak bıraktı.
(İşte cehâlet ve küfür karanlığında iken, Allah’tan bir meşale olan Kur’an gelince, o aydınlatıcı olmasına rağmen faydalanmadılar. Allah da onların basiretlerini bağladı. Böylece yine dünya ve âhiret karanlığı içinde kaldılar ve kalmaya da devam edecekler.)
18. (Onlar mânen) sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar (bulundukları sapıklıktan Hakk’a) dönemezler.
19. Yahut (onların durumu), yoğun karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) içinde gökten boşalan şiddetli bir yağmur(a tutulmuş kimsenin hali) gibidir. Onlar, yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, kâfirleri (ilim ve kudretiyle) çepeçevre kuşatmıştır.
20. O şimşek, neredeyse gözlerini kapıp alıverecek. Onlara aydınlık verince ışığında (biraz) yürürler, karanlık tekrar basınca da dikilip kalırlar. Allah dileseydi elbette onların işitmelerini ve görmelerini de giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.[10]
21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize (ibadet ve itaatle) kulluk ediniz ki takvâya erenlerden (emirlerine uygun yaşayıp yasaklarından kaçınarak korunanlardan) olasınız. [krş. 2/168]
22. O (Rab) ki yeryüzünü sizin (yaşamanız ve istirahatiniz) için bir döşek, göğü de (kubbe gibi) bir tavan (bina) yaptı. Gökten su indirip onunla size rızık olmak üzere (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Siz de artık bunu bildiğiniz halde, Allah’a hiçbir şeyi denk tutmayın.[11]
23. Eğer kulumuz (Muhammed’)e indirdiğimiz (Kur’ân-ı Kerîm’)den şüphe ediyorsanız, (haydi!) siz de (aynı nitelikte) onun benzeri bir sûre getirin; eğer (“bu beşer sözüdür” diye iddianızda) samimi iseniz, Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırın.
24. Eğer bunu yapamazsanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının. [krş. 66/6]
(Kur’an’ın bir âyetine bile inanmayan veya değer vermeyen elbet kâfir olur. Münâfıklar da aynı gruptandırlar. Çünkü onlar, hem dilleriyle müslüman olduklarını söylerler, hem de her fırsatta Kur’an’ın hükümlerine ve İslâm’ca yaşantıya karşı çıkarlar.) [bk. 4/140]
25. (Resûlüm!) İman eden, bir de sâlih[12] amellerde bulunanlara, kendileri için alt tarafından ırmaklar akan cennetler (hazırlandığın)ı müjdele! Onlara orada ne zaman rızık olarak bir meyve verilse: “Bu, daha önceden (dünyada) rızıklandırıldığımız şeydir.” diyecekler. Onlara (tatları bambaşka güzellikte olmakla beraber dünyadakilerin) benzerleri verildiği için (böyle derler). Onlar için orada tertemiz[13] eşler de vardır ve onlar, orada sürekli (ebedî) kalacaklardır.
26. Muhakkak ki Allah, (hakikati açıklamak için) bir sivrisineği ve hatta (yaratılışta) onun daha da ötesinde (zayıf ve basit) olanı, misal getirmekten çekinmez. Artık iman edenler, onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre sapanlar ise (zihinlerde şüphe uyandırmak için): “Allah bu misalle ne demek istedi?” derler. O, bununla bir çoğunun saptığını, bir çoğunun da doğru yola geldiğini gösterir ve bununla ancak, fâsık[14] olanları sapıklıkta bırakır. [krş. 22/73]
27. Onlar öyle (fâsık) kimselerdir ki (“iman ettim, müslüman oldum” dedikleri halde) Allah’a vermiş oldukları taahhüdü (teslimiyet ve itaat sözünü) bozarlar, hem de Allah’ın birleştirilmesini emrettiği (akraba ve müslümanlar, din ile ahlâk ve din ile dünya işleri arasındaki) ilişkileri/bağları keserler ve yeryüzünde (Allah’ın emrine aykırı hareket ve uygulamalarla toplumda) bozgunculuk yaparlar. İşte (dünya ve âhirette) ziyana uğrayanlar onlardır. [krş. 5/1; 13/21, 25]
(Bu bağlar kesildiği zaman, insanlar Allah’a karşılık dünyalık rabler edinirler. Din yalnız âhirete yönelik zannedilmeye başlanır. Ahlâk menfî ve çıkarcı hale dönüşür. Böylece toplum bozulur.)
28. Allah’a karşı nasıl olur da nankörlük yapar/küfre saparsınız? Halbuki sizler, ölü (yok) halde idiniz de O sizi (annenizin karnında can verip) diriltti; sonra (ecelleriniz gelince) yine sizleri öldürecek, sonra (haşr günü) tekrar O sizi diriltecek, sonra da (hesabınız görülmek üzere) ancak O’(nun huzuru)na döndürüleceksiniz. [krş. 22/66]
29. O (Allah) ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin (faydalanıp ibret almanız) için yarattı; sonra (iradesiyle) göğe yönelip onları yedi (kat) gök olarak (bir sistem üzere) düzenledi. O her şeyi hakkıyla bilendir. [krş. 41/12; 65/12; 67/3; 71/15]
30. (Ey Resûlüm!) Hani Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde (hükümlerimi yerine getirecek) bir halife (yetki ve yöneticiliğe elverişli insan)[15] yaratacağım.” demişti. (Melekler de: “Yâ Rab!) Biz seni hamd (övgü) ile yüceltip ve seni bütün noksanlıklardan tenzih edip ulularken, orada (senin emirlerini tutmayıp) bozgunculuk çıkaracak ve kan akıtacak birisini mi yaratacaksın?” dediler.[16] (Allah da): “Şüphesiz ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.” dedi.
31. (Allah, yarattığı) Âdem’e (eşyaya ait) bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Haydi! Görüşünüzde doğru iseniz, onların isimlerini bana haber verin.” dedi.
32. (Melekler de: “Yâ Rabbi!) Seni (bütün noksan sıfatlardan) tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Her şeyi hakkıyla bilen, ‘hüküm ve hikmet sahibi’ mutlaka o sensin sen.” demişlerdi.
33. (Bunun üzerine Allah:) “Ey Âdem! Eşyanın isimlerini onlara (hemen) haber ver.” dedi. (Âdem de onların) isimlerini onlara bildirince (Allah): “Ben size, göklerin ve yerin gaybını (sırlarını/hikmetini) bilirim, (ayrıca) açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeyi de bilirim, dememiş miydim?” dedi.
34. Hani biz meleklere: “(Kudretim için) Âdem’e secde edin.”[17] demiştik de İblis hariç, hepsi hemen secde ettiler. O ise direndi (secde etmedi), büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.[18]
35. Yine dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) cennette kalın, dilediğiniz yerde oradakilerden (nimetlerinden) bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa (kendisine) yazık edenlerden olursunuz.”
36. Derken, şeytan (onları “cennette ebedî kalırsınız.” aldatmacasıyla o ağaçtakinden yedirdi ve) ikisinin ayağını kaydırıp içinde bulundukları yerden (cennetten) çıkar(mayı sağla)dı. Biz de: “Haydi! (şeytana uymakla) birbirinizin düşmanı olarak (hepiniz yeryüzüne) inin. Sizin için bir vakte (ömrünüzün sonuna) kadar yeryüzünde ikamet etme ve faydalanma (geçiminizi sağlama imkânı) vardır.” dedik. [krş. 7/11-24; 20/116-123]
37. Bunun üzerine Âdem, Rabbinden aldığı birtakım kelimeleri belledi (öğrendi ve onlarla O’na tevbe etti, yalvardı). O da onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, (samimi dua ve kesin yapılan) tevbeyi çokça kabul edendir, çok acıyandır. [bk. 7/23; 25/77; 66/8]
38. Biz (onlara): “Hepiniz (Âdem, zevcesi ve şeytan) oradan (cennetten) inin. Eğer benden size (ve neslinize) bir hidayet (Peygamberlik/Kitab) gelir de, kim hidayetime/rehberime tâbi olursa, artık onlara hiçbir endişe yoktur ve onlar bir üzüntü de duymayacaklardır.” dedik.
39. O küfre sapanlar ve âyetlerimizi yalanlayanlar var ya, işte onlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. [krş. 7/24-35; 20/123]
40. Ey İsrâiloğulları![19] Size verdiğim nimeti hatırlayın (şükredin); bana (iman ve itaat hususunda) verdiğiniz sözü yerine getirin, ki ben de size (cennetle ilgili) vaadettiklerimi vereyim. Yalnız benden korkun!
41. Ve yanınızdaki (Tevrat’ın aslı)nı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’)a iman edin, ona inanmayanların ilki siz olmayın; benim âyetlerimi az bir bedele (dünyalık karşılığa) satmayın ve ancak (benim emrime uygun yaşayın) ve yalnız benden (benim azabımdan) korkun!
42. Hakkı (gerçeği) batıl ile bulayıp/örtüp de bile bile hakkı gizlemeyin (hakkın üstüne örttüğünüz batılı hak diye göstermeyin).[20]
43. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû eden (mü’min)lerle birlikte rükû edin.[21]
44. Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz halde, kendinizi unutup da, (diğer) insanlara iyilik yapmalarını (ve takvâyı) mı emrediyorsunuz? (Bunun çirkin olduğunu) hiç düşünmüyor musunuz?
45. (Ey müslümanlar!) Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin. Şüphesiz bu (şekilde yardım istemek Allah’a) gönülden saygı duyanlardan başkasına zor ve ağır gelir. [krş. 2/153, 186]
46. Onlar, mutlaka Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilirler (de namazlarını yüksünmeden, huşû içinde kılarlar).
47. Ey İsrâiloğulları! Size bağışladığım (bunca) nimetimi ve bir de (vaktiyle tevhid inancında olmanız dolayısıyla) insanlar arasından siz(in o zamanki ecdadınız)ı tercih ettiğimi (üstün kıldığımı) hatırlayın.
48. Artık öyle bir günden korkun, ki (o günde azaptan kurtulmak için) hiçbir kimse, bir başkası yerine bir şey ödeyemez. (Allah’ın izni olmadıkça) hiç kimseden şefaat kabul olunmaz; hiç kimseden bedel (fidye) de alınmaz ve (Kur’an geldiği halde) o(na inanmaya)nlara yardım da edilmez. [bk. 2/123]
49. (Ey İsrâiloğulları! Yine hatırlayın ki) vaktiyle, (doğan) erkek çocuklarınızı boğazlayıp kızlarınızı hayatta bırakarak, size azabın/işkencenin en şiddetlisini reva gören Firavun (ve) soyundan sizi kurtarmıştık. Bu (size reva görülenler), sizin için Rabbinizden büyük bir imtihandı. [krş. 7/141]
(Firavun, Mısır’da tenkit edilemez, buyrukları ve yönetimiyle tâğutlaşan ve tanrılık taslayan hükümdarlardan biriydi. Kâhinlerin, “İsrâiloğulları’ndan bir çocuk doğacak, peygamber olacak, senin sistemini ve saltanatını yıkacak.” sözleri üzerine, onların yeni doğan bütün erkek çocuklarının bulunup öldürülmesini emretmişti.) [krş. 14/6; 28/4]
50. Hani, sizin için (Kızıl)denizi yarıp sizi (geçirerek, işkenceli hayattan) kurtarmış, Firavun (ve) soyunu/adamlarını da siz bakıp dururken (gözlerinizin önünde) boğmuştuk. [krş. 10/90-92; 43/55-56]
51. Hani Musa’ya kırk gece (Tûr’da vahyetmek için) söz vermiştik. Sonra (o, Tûr’a gidince) onun arkasından siz kendinize yazık ederek buzağıyı (bir tanrı) edinmiştiniz.
52. Sonra (bu defa içten tevbe edince), biz de belki şükredersiniz diye, sizi affetmiştik.
53. (Yine hatırlayın ki, biz) Musa’ya (sapıklıktan kurtulup) doğru yolu bulasınız diye (Tûr’da) Kitab’ı ve (içinde) Furkân’ı (hak ile batılı ayıran hükümleri) vermiştik.
54. Hani Musa kavmine: “Ey kavmim! Siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize yazık ettiniz.[22] Hemen Yaradanınıza tevbe edin, (değilse) nefislerinizi öldürün.[23] İşte böyle yapmanız, (her iki halde de) Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” demişti. Böylece (Allah da) tevbelerinizi kabul etsin. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.
55. Yine vaktiyle siz: “Ey Musa! Biz, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız.” demiştiniz. O sırada sizi yıldırım(ın dehşeti) çarpıvermişti ve siz de (serilip kımıldayamayacak bir halde)[24] bakakalmıştınız. [bk. 7/155]
56. Sonra, şükredesiniz diye, ölüm (hal)inizin ardından sizi yine diriltmiştik.
57. Ve (Tîh çölünde Sînâ’da güneşten korunasınız diye beyaz) bulutları üzerinize gölge yaptık, size kudret helvasıyla bıldırcın (kuşu) da indirdik. “Size verdiğimiz bu güzel helal rızıklardan yiyin.” (dedik). Ama onlar (nankörlük edip itaat etmemekle), bize değil fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58. Hani (o Tîh çölünden çıktıktan sonra): “Şu kasabaya[25] girin, orada istediğiniz yerden dilediğinizi bol bol yiyin, (şükür) secde(si) ederek kapıdan girin ve: ‘(Yâ Rabbi!) Hıtta (affet bizi).’ deyin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. Zira biz ihsan edenlere (iyilik ve itaatte bulunanlara) karşılığını artıracağız.” demiştik.
59. Fakat (nefislerine) zulmedenler; sözümüzü kendilerine söylenenden başka şekle çevirdiler.[26] Biz de doğru yoldan sapmaları sebebiyle, zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik.[27]
60. Hani vaktiyle Musa, (çölde susuz kalan) kavmi için su aramıştı. Biz de: “Âsânı taşa vur.” demiştik. Hemen (âsâyı taşa vurur vurmaz) oradan (kabileleri sayısınca) on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği kaynağı bildi ve (onlara): “Allah’ın rızkından yiyin, için, yeryüzünde (O’nun emirlerinin dışına çıkıp)[28] bozgunculuk yaparak kargaşa çıkarmayın.” (dedik.)
61. Hani siz (yine): “Ey Musa! (Biz artık) bir tek (kudret helvasıyla bıldırcın etinden) yemeye asla tahammül edemeyeceğiz; Rabbine bizim için dua et de, bize yerin bitirdiği; sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğandan çıkarsın.” demiştiniz. (Hz. Musa da:) “Daha iyi olanla, daha aşağı olanı değiştirmek mi istiyorsunuz? (Öyleyse) bir şehre/kasabaya[29] inin, şüphesiz (orada) sizin için istediğiniz (sebzeler) vardır.” dedi. Onlar (bu sabırsızlıklarından dolayı) yine yoksulluğa/düşkünlüğe, aşağılığa mâruz kaldılar, Allah’ın gazabına da uğradılar.[30] Bu (musibetlerin sebebi), hem Allah’ın âyet (mucize ve açık belge)lerini inkâr etmeleri ve (kimseye peygamberleri öldürme) hakları olmadığı halde peygamberleri(nden Zekeriya, Yahya ve Şa’yâ’yı)[31] haksızlık yaparak öldürmelerinden hem de (Allah’a) isyan edip aşırı gitmelerindendir. [krş. 3/21]
62. Şüphesiz (bütün) iman edenlerle,[32] yahudiler, hıristiyanlar ve sâbiîlerden[33] (son din İslâm’a göre veya İslâm’dan önce)[34] Allah’a ve âhiret gününe inanıp da sâlih amel işleyenler var ya, artık onların mükâfatı Rableri katındadır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir. [krş. 4/162; 5/69]
63. Hani (ey yahudiler! Vaktiyle Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden kesin söz almıştık, (sonra bu ahdi bozduğunuz için yeniden söz veresiniz diye tehdit olarak) Tûr’u (Tûr dağını da mûcize olarak) üzerinize yükseltip kaldırmıştık da: “Size verdiğimiz (hükümler)e kuvvetle sarılın ve içindekileri daima hatırlayın ki (helakten ve azaptan) sakınanlardan olabilesiniz.” (demiştik). [krş. 52/1]
64. Bunun ardından (söz verdikten sonra), yine döndünüz. Eğer Allah’ın üzerinizde büyük lütfu ve merhameti olmasaydı, en büyük zarara uğrayanlardan ol(up yok ol)urdunuz.
65. Cumartesi günü içinizden (ibadet etmek yerine balık avlayarak) haddi aşanları elbette bilmektesiniz. İşte onlara: “Aşağılık birer maymun olun.” dedik.[35] [krş. 5/60; 7/163, 166]
66. İşte biz bunu (bu cezayı) hem o zamandakilere/orada bulunanlara, hem sonradan geleceklere ibret; muttakîlere (Allah’a karşı gelmekten sakınanlara) da bir nasihat kıldık.
(Bir adam, kendisi öldürdüğü halde, Hz. Musa’ya gelerek, öldürülmüş birini gördüğünü söyleyip kâtilinin bulunmasını istemişti. Hz. Musa da Allah’ın emri üzerine bir inek kesileceğini, onun bir uzvu ile öldürülen kişiye vurulacağını, onun da dirilip kâtili bildireceğini söylemişti. Fakat onlar kesme emrini yerine getirmeyip ineğin özelliği hakkında soru sormaya başladılar. Aşağıdaki âyetler bunları anlatmaktadır.)
67. Musa, kavmine: “Allah, size mutlaka bir sığır kesmenizi emrediyor.” demişti. Onlar: “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. (Musa da:) “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.
68. (Onlar: “Ey Musa!) Rabbine bizim için yalvar (O’na sor) da onun ne biçim (bir sığır) olduğunu bize açıklasın.” dediler. (Musa da: “Allah) buyuruyor ki; o ne çok yaşlı ne de körpe, bunun arasında (dinç) bir sığırdır. Artık emredildiğiniz şeyi yapın.” demişti.
69. Onlar (tekrar): “Rabbine bizim için yalvar da onun renginin ne olduğunu bize açıklasın.” dediler. (Musa:) “O (Rabbim), rengi bakanlara neşe (ferahlık) veren sapsarı bir inektir.” buyuruyor, dedi.
70. Yine: “Bizim için Rabbine dua et de, onun (mahiyetinin) nasıl olduğunu bize açıklasın çünkü bizce, sığırlar birbirine karıştı. Eğer Allah dilerse biz (emredileni yapmakta) elbette doğruya erişmiş oluruz.” dediler.[36]
71. (Musa şöyle dedi): “(Rabbim) buyuruyor ki: O, henüz toprağı ‘sürmek ve ekin sulamak’ için boyunduruk altına girmemiş, hiç alacası olmayan, serbest dolaşan, kusursuz bir sığırdır.” (İsrâiloğulları:) “Şimdi (Rabbinden) gerçeği getirdin.” deyip hemen o ineği (bulup) boğazladılar. (Emre derhal itaat etmeleri gerekirken, isteklerini çoğaltmaları sebebiyle) neredeyse (cayıp bunu) yapmayacaklardı.
72. (Ey yahudiler!) Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de onun (kâtili) hakkında atışmış (suçu birbirinize atmış)tınız. Allah ise gizlediğiniz şeyi açığa çıkarandır.
73. (İşte bunun için) biz: “(Kesilen sığırın) bir parçasıyla ona (o öldürülen adama) vurun.” demiştik, (onlar da vurunca, ölü dirilip kâtilini söylemişti). İşte Allah, tıpkı bunun gibi ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (kudretini açıklayan delil ve mucizeleri bu şekilde) gösterir.
74. Sonra, bunun ardından (ibret alıp samimi inanmanız gerekirken) kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, belki de ondan daha katı (oldu). Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden nehirler fışkırır; öylesi de vardır ki çatlar da ondan su çıkar; yine öylesi vardır ki, Allah korkusundan (dağdan yuvarlanıp) aşağı iner. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
75. (Ey mü’minler! Yine de yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onlardan bazıları vardı ki Allah’ın kelâmı (olan tahrif edilmemiş Tevrat’ı)nı dinlerlerdi de, onu anladıktan sonra, bile bile tahrif eder (bozup değiştirir)lerdi.
76. (O yahudilerden olan münâfıklar) iman edenlerle karşılaştıkları zaman: “Biz de iman ettik (sen Tevrat’ta müjdelenen peygambersin).” derlerdi. Birbirleriyle tenhada (başbaşa) kaldıkları zaman ise (yahudilerin ileri gelenleri bunlara): “Allah’ın size açıkladıklarını (yani Tevrat’ta bildirdiği Hz. Muhammed’e ait özellikleri), Rabbiniz katında si(zin aleyhini)ze delil getirsinler diye mi onlara söyleyip duruyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?” derler. [krş. 2/14]
77. (Onlar) bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da (hepsini) bilmektedir?
78. Onlardan bir kısmının da okuyup yazması yoktur. Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Bildikleri, ancak (reislerinin anlattıkları) bir sürü hayalî uydurmalardır ve onlar ancak zan (ve tahmin)de bulunuyorlar.
79. Kitab’ı elleri ile yazıp, sonra da az bir değere (dünyalık menfaate) satabilmek için: “Bu Allah katındandır.” diyenlerin vay haline! Ellerinin (tasnif ederek uydurup) yazdığı şeylerden dolayı vay başlarına gelenlere! Vay, şu (uydurdukları şeylerle elde ettikleri haksız) kazançları yüzünden onların haline!
80. (O yahudiler:) “Ateş, bize sayılı günler (atalarımızın buzağıya taptığı kırk gün) dışında asla dokunmayacak.” dediler. De ki: “Allah’tan (bu hususta) bir söz mü aldınız? (Böyle ise) Allah verdiği sözden asla dönmez. Yoksa Allah hakkında, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
(Yahudiler, kendilerini Allah yanında imtiyazlı üstün bir ırk olarak görüyorlardı. Yüce Allah, onların kutsayıp put haline dönüştürdüğü üstün ırk anlayışını ve ırkçılığı İncil ve Kur’an’la reddetmiştir [krş. 3/24].)
81. Hayır (iş böyle değil!) Kim (büyük) bir kötülük işler de (şirk olan bu) günahı kendi (benliği)ni çepeçevre kuşatırsa, işte onlar ateş ehlidirler. Orada devamlı kalacaklardır.
82. İman edip sâlih amel işleyen kimseler ise cennet ehlidirler; işte onlar orada ebedî kalacaklardır.
83. Hani (vaktiyle) İsrâiloğulları’ndan: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel davranıp iyilik edin; hem de insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.’’ diye (emretmiş), sağlam söz almıştık. (Bu sözden) sonra, sizin pek azınız hariç, (hepiniz) döndünüz. Sizler zaten yüz çeviren (dönek)lersiniz.
(İsrâiloğulları’nın yaptığı işler ve davranışlar hakkındaki bu bilgiler, Kur’an’ın geldiği devirde yaşayan yahudilerin Tevrat’ı tahrif edip gerçekleri gizlemelerinden dolayı verilmiştir. Çünkü Peygamberimiz gönderildiği zaman Arabistan’da özellikle Medine ve civarında oldukça kalabalık bir yahudi topluluğu yaşamaktaydı. Son peygamber olan Hz. Muhammed gönderilmeden önce bir peygamber geleceğini etrafa yayan yahudiler, peygamberimiz gelince ağız değiştirdiler. Zira onlar gelecek peygamberi yahudilerden bekliyorlardı (2/146). Halbuki onlar kendilerinden gelen üç peygamberi de öldürmüşlerdi (2/87). Araplar’dan gelince onu kıskandılar. “Bu İsrâil değil İsmail oğullarındandır.” diye inanmadılar. Kur’an’da yahudiler hakkında daha çok bilgi verilmesinin sebebi budur. Peygamberimiz ahitlerini bozmaları ve çeşitli hainlikleri yüzünden onlarla savaşmak ve onları yurtlarından sürmek zorunda kalmıştır.)
84. Yine bir zamanlar: “Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye siz (yahudiler)den kesin söz almıştık, sonra siz de kabul etmiştiniz ve (hâlen Tevrat’ta buna) şehadet etmekte/görmektesiniz.
85. Sonra siz, öyle kimselersiniz ki (bu sözünüze rağmen) yine kendinizi (birbirinizi) öldürüyor, içinizden bir grubu yurtlarından çıkarıyor, onlara karşı günah ve düşmanlık yapmakta (birleşip) yardımlaşıyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram kılındığı halde (hem aranızda savaşıyor hem de) size esir düşerlerse, karşılıklı fidye alışverişi yapıp onları[37] kurtarıyorsunuz. Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıp geri kalanını inkâr mı ediyorsunuz? İşte içinizden bunu yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık (ve rezil olmak)tan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine çarptırılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
(Âyet-i kerîmedeki, “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp geri kalanını inkâr mı ediyorsunuz?” ifadesi bütün insanlara yönelik umûmî bir ifade olup her zaman dikkat edilmesi gereken bir konudur. Çünkü Allah’ın hükümlerinden bir kısmını beğenmeyip kaldırmak, yasaklamak, yasakladıkları şeyleri de serbest bırakmak; Allah’a karşı gelmek, dinden çıkmak ve kendi arzu ve heveslerini ilâhlaştırmak demektir. Cezası da çok şiddetlidir. Kur’an’ın ihtiva ettiği hükümler kısaca şunlardır: 1. İman. 2. İbadet. 3. Ahlâk. 4. Muâmelât (sosyal ve hukûkî münasebetler). 5. Ukûbât (cezalar). İslâm dîni, yalnız ibadetlerle değil, Kur’an’ın ihtiva ettiği bu konularla bütünlüğünü sağlar.) [bk. 2/159-161; 3/19; 25/43; 41/26]
86. İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın almış (tercih etmiş) kimselerdir. Bu yüzden, onların azabı hafifletilmez, onlara asla yardım da edilmez.
(Çünkü onlar, âhireti yok sayıp “Her şey dünya içindir.” diyerek materyalist/maddeperest olarak yaşamışlardır.)
87. Andolsun ki (biz) Musa’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik. Ondan sonra da (aynı tevhid esasında) peygamberlerle onu izlettik. Meryemoğlu İsa’ya açık deliller (mucizeler) verdik[38] ve onu Rûhu’l-Kuds (Cibrîl) ile destekledik. Fakat her ne zaman bir peygamber, size nefsinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirdiyse büyüklük taslamadınız mı? Kimini yalanladınız, kimini de öldürdünüz.[39]
88. (Yahudiler Kur’an’ı dinlememek ve kabul etmemek hususunda peygamberle alay ederek:) “Kalplerimiz (bilgiye doymuş olup başka bilgilere) perdeli/kapalıdır.” dediler. Hayır; küfür (ve isyanları) yüzünden Allah onları lanetlemiştir. Bunun için, onların ancak çok azı inanır.
89. (Yahudiler,) daha önce kâfirlere (müşrik Araplar’a) karşı zafer kazanmak üzere yardım isteyip dururlarken, onlara Allah katından, yanlarında olan (Tevrat’ın aslın)ı doğrulayan bir kitap ve (geleceğini Tevrat’tan) bildikleri (gelmesi için dua ettikleri peygamber) gelince (“bu İsmailoğulları’ndan” diye) onu inkâr ettiler (kâfir oldular). Artık, Allah’ın laneti (bütün) inkârcılar/kâfirler üzerinedir.
90. Allah’ın, kullarından dilediğine lütfuyla (kitap ve peygamberlik) ihsan etmesini kıskanarak, Allah’ın indirdiğini (Kur’an’ı) inkâr etmeye karşılık kendilerini (benliklerini, nefislerini) satmaları ne kötü bir şeydir! (Bundan dolayı) gazap üstüne gazaba çarptırıldılar. Kâfirler ve inkârcılar için utanç verici (ve alçaltıcı) bir azap vardır.
91. Onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) iman edin.” denildiği zaman: “Biz (yalnız) bize indirilen (Tevrat’)a inanırız.” derler ve ondan başkasını da inkâr ederler.[40] Halbuki o (Kur’an), beraberlerinde olan (Tevrat’ın aslın)ı tasdik eden bir gerçektir. (Resûlüm!) De ki: “Eğer (gerçekten) inanıyor idiyseniz, niçin daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?” [bk. 2/87; 4/136]
92. Andolsun ki Musa size açık deliller ve mucizeler getirdi. Sonra onun ardından (o Tûr’a (Sînâ dağına) gittikten sonra) siz, kendinize yazık ederek, buzağıyı (görsel tanrı) edindiniz (ona taptınız).
93. Vaktiyle Tûr (dağın)ı (bulut gibi) tepenize dikmiş ve sizden kesin söz almıştık: “Size verdiğimiz (Kitab’)a kuvvetle yapışın (ahkâmına sarılın) ve dinley(ip itaat ed)in.” (demiştik. Onlar da:) “Dinledik ve (fakat içimizden) karşı geldik.” dediler. (Çünkü) küfürleri yüzünden buzağı (sevgisi) kalplerine işledi.[41] (Resûlüm!) De ki: “Eğer inanan kimseler iseniz (biliniz ki) (buzağıya tapmayı hoş görmekle bozulmuş olan) bu inancınızın size emrettiği şey ne kötüdür!” [krş. 7/171; ayrıca bk. 4/154]
94. (Resûlüm! Onlara) de ki: “Eğer âhiret yurdu (cennet, sizin dediğiniz gibi) Allah katında diğer insanlara değil de sadece size mahsus ise ve (bu iddianızın) doğru olduğunu düşünüyor iseniz, haydi ölümü temenni edin (ki cennete çabucak kavuşasınız)!” [krş. 62/6]
95. Oysa onlar, (daha önce) kendilerinin işledikleri (günahlar) yüzünden asla bunu dilemeyecekler. Allah zalimleri hakkıyla bilendir.[42]
96. Andolsun ki onları (yahudileri, bu dünya) hayatına karşı, insanların en düşkünü olarak bulursun, hatta müşriklerden bile (düşkündürler). Onların her biri bin yıl yaşatılmayı ister. Oysa bunca süre yaşatılması onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah onların yapmakta oldukları şeyleri eksiksiz görendir.
97. (Resûlüm!) De ki: “Kim Cebrail’e düşman ise (bilsin ki) hem senden evvelki (kitap)ları aslen tasdik edici, hem de mü’minler için yol gösterici ve müjdeci olarak onu (Kur’an’ı) Allah’ın izniyle senin kalbine o (Cebrail) indirmiştir.”
(Rivayete göre, yahudilerin bazıları “Bizim geçmişteki büyüklerimiz Cebrail’den çok zahmet çektiler. Her türlü azabı indiren o, memleketleri yerin dibine batıran o. O’nun yerine Mikail gelse idi, hiç tereddüt etmeden iman ederdik.” demişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi.)
98. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman ol(up kâfir ol)ursa, Allah da kâfirlerin düşmanıdır.
99. Andolsun ki biz sana apaçık (her şeyi bildiren) âyetler indirdik; onları fâsık (yoldan çıkmış olan)lardan başkası inkâr etmez.
100. (Yahudiler) her ne zaman sağlam bir antlaşma yapmışlarsa, yine içlerinden bir kısmı, onu boz(up at)madılar mı? Zaten onların çoğu inanmazlar.
101. Allah tarafından onlara, yanlarında olan (Kitab’ın aslın)ı tasdik eden bir resûl gelince, o kitap verilenlerden bir kısmı, Allah’ın kitabını sanki bilmiyormuş gibi sırt çevirmişlerdir.
102. (Yahudiler, kitaplarından yüz çevirip sihirle meşgul oldukları için,) Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytan(ların ve şeytan ruhlu insan)ların: “Bunu sihirle elde etti.” şeklindeki (uydurma) sözlerine uydular. Halbuki Süleyman (bir peygamber olarak mucize gösterdi; onların iddia ettiği gibi, sihir yaparak) küfretmedi/nankör olmadı. Fakat o şeytanlar, insanlara Babil’deki Hârût ve Mârût isimli iki meleğe indirilen (ilhamla bildirilen) şeyi[43] (yani) sihri (büyüyü) öğreterek kâfir oldular. Halbuki onlar, (o iki melek, mucize ile sihrin farkını bildiriyor ve): “Biz ancak bir imtihan için (gönderilmiş)izdir; sakın (sihir yapıp da) kâfir olma!” demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmiyorlardı. Buna rağmen (yahudiler) kadınla kocasının arasını ayıran şeyleri bunlardan öğreniyorlardı. Ama onlar, Allah’ın izni olmaksızın onunla hiçbir kimseye zarar verecek değillerdi. Yine de onlar, (o yahudiler) kendilerine fayda sağlayacak olanı değil, zarar verici şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alan (ve satan) için, âhirette (cennetten) bir nasip olmadığını biliyorlardı. (Onların sihir yapmayı benimsemekle) kendilerini sattıkları şey ne kötü! Keşke bilselerdi.
(Eski kavimlerin çoğu sihre çok inandıklarından Hz. Süleyman’a verilen mucizeler için “sihir yapıyor” diyorlardı. Âyet-i kerîmede iki husus göze çarpmaktadır: 1. Şeytanlara uyanların Hz. Süleyman’a sihir isnad etmeleri. 2. İmtihan için gönderilen Hârût ve Mârût’un insanlara bir şey öğretirken, “Sihir yaparak kâfir olma.” diye uyarmaları. Bir şeyin kötü ve zararlı yönlerini söyleyerek onun hakkında bilgi vermenin bir mahzuru olmayıp onun zararını önlemede etkilidir. Cumhûrun ve müfessirlerin görüşü budur. Nitekim Bîrûnî (972-1080), “Kötülüğü bilmeyen, ondan sakınamaz; iyiliği bilmeyen de ona ulaşamaz.” demiştir. Şarabın hem yapılışını öğretmek hem de haram olduğunu söylemek gibi.)
103. Eğer onlar (Kur’an’a ve Peygamber’e) iman edip de (günahlardan) sakınsalardı, Allah katında kazanacakları sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi.
104. Ey iman edenler![44] (Peygamber’e) “Râ’inâ” (bizi gözet/güt)[45] demeyin; (bize bak anlamında) “Unzurnâ” deyin ve onu dinleyin. Küfre sapanlar için çok acıklı bir azap vardır. [bk. 4/46]
105. Ne Ehl-i Kitab’dan kâfirler ne de müşrikler, Rabbinizden size herhangi bir hayır indirilmesini (bir zafer, bir mevki ve bir kazanç elde etmenizi) isterler.[46] Allah da rahmetini dilediği kimseye tahsis eder. Allah lütuf sahibidir.
106. Biz, herhangi bir âyeti nesh eder[47] veya onu unutturursak ondan daha hayırlısını ya da onun benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kâdir olduğunu bilmez misin?
107. (Yine) bilmez misin (elbette bilirsin) ki göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnız Allah’ındır. (Bilin ki) sizin için Allah’tan başka ne bir velî (dost ve koruyucu) ne de bir yardımcı vardır.
(Allah’a inananlar elbette O’nu mâlikiyet ve hâkimiyetiyle tanırlar. Asıl koruyucu ve yardımcı olarak onu bilirler.)
108. Yoksa (ey müslümanlar), vaktiyle Musa(’yı sorguya çektikleri) gibi, (siz de) peygamberinizi sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, muhakkak (o) dosdoğru yoldan sapmış olur.
109. Ehl-i Kitab’dan bir çoğu, (Kur’an’ın gelmesiyle) gerçek kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi küfre döndürmeyi arzu ederler. (Ey müslümanlar! Savaş, cizye ve benzeri şeylerde) Allah’ın emri gelinceye kadar (şimdilik onları) affedin ve hoşgörün. Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.[48] [bk. 3/99-100]
110. Namazı dosdoğru kılın; zekâtı verin; hayır (işler)den kendiniz için önden ne (yapıp) gönderirseniz, Allah katında onu bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görendir.
111. “Yahudi veya hıristiyan olan(lardan her biri, biz)den başkası asla cennete girmeyecektir.” dediler. Bu onların kuruntularıdır. (Resûlüm!) De ki: “Eğer doğru söyleyen kimselerseniz delilinizi getirin!”
112. Hayır, öyle değil; kim muhsin olarak (iyilik ederek, işini güzel yaparak) özünü Allah’a teslim edip (şirk karıştırmadan O’na iman ve itaat eder)se onun mükâfatı Rabbi katındadır, onlara korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.
(Âyet-i kerîmede Allah’a kul olarak teslim olma “muhsin olma” şartına bağlanmıştır ki bu da, yaptığını Allah rızası için tam yapmak ve Resûlullah’a tâbi olmaktır (7/158). Bir amelin kabul olması için iki şart gerekir: Bu şartların ilki, o işin Allah rızası için yani ihlasla yapılması, ikincisi, İslâm’a uygun olmasıdır. Bunun içindir ki haham, rahip ve benzerleri, kendilerini Allah’a adadıklarını söyleseler bile amelleri makbul değildir.)
113. Yahudiler: “Hıristiyanlar (dinde güvenilir) bir temele dayanmamaktadır.” dediler. Hıristiyanlar da: “Yahudilerin (güvenilir) bir temeli yoktur.” dediler. Halbuki hepsi de (kendilerine indirilen) Kitab’ı (güya) okumaktadırlar. Böylece (okuma) bilmeyenler de onların sözlerinin aynısını tekrar ettiler. Artık Allah, kıyamet gününde (kitaplarının dışına çıkarak) ayrılığa düştükleri şey hakkında aralarında hükmü(nü ve karşılığını) verecektir.
114. Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını (ve hükümlerinin yaşanır hâle gelmesini isteyeni) engelleyen ve o mescidlerin harap olmasına koşan (uğraşan)dan daha zalim kim vardır? Onların oralara (istedikleri gibi değil) ancak korka korka girmeleri gerekir. Onlara dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır.
(Mescidlerin tahribi Fahreddin-i Râzî’ye göre iki türlüdür. Birincisi, binasını yıkma yönündendir. İkincisi de âhiret hayatını yok sayan zalim ve münafıklarca gerek kapatmak, gerekse çeşitli planlarla insanları câmilerden uzaklaştırmakla olur (bk. 7/45). Bu durumda da, içi süslü olsa bile onlar harap demektir.)[49]
115. Doğu da, batı da, (her yer) yalnız Allah’ındır. (Ancak namaz kılmak için kıbleyi araştırdıktan sonra) hangi tarafa yönelirseniz Allah’ın yüzü (razı olduğu kıble) oradadır. Şüphesiz Allah, (rahmet ve nimeti) geniş olandır ve O her şeyi bilir. [bk. 2/142-150]
116. (Yahudi, hıristiyan ve müşrikler:) “Allah çocuk edindi.” dediler (ve kâfir oldular. Hâşâ!) O, bundan uzak ve yücedir. Doğrusu göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) O’nundur, hepsi O’na boyun eğmiştir.
(Yahudiler: “Üzeyir (Allah’ın oğlu)”, hıristiyanlar: “İsa Allah’ın oğlu”, müşrik Araplar da: “Melekler, Allah’ın kızlarıdır.” dediler.) [bk. 5/17, 72; 9/30; 16/57]
117. (O) göklerin ve yerin örneksiz yaratanıdır. O, bir işin olmasını isterse ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.
118. (Ehl-i Kitab ve müşriklerden birtakım) bilgi yoksunları: “Allah (senin peygamberliğin hakkında) bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mucize) gelmeli değil miydi?” dediler. Onlardan öncekiler de, tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişlerdi. (Nasıl da) kalpleri birbirine benzeşti. Biz kesin inanan kimseler için âyetleri apaçık gösterdik.
119. (Ey Muhammed!) Doğrusu biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak (Kur’an) ile gönderdik; cehennemliklerden sen sorumlu değilsin.
120. Sen, onların milletlerine (dinlerine)[50] uyuncaya kadar yahudi ve hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaktır. (Resûlüm!) Onlara de ki: “Allah’ın hidayeti (olan İslâm) doğru yolun ta kendisidir.” Sana gelen bunca ilimden (Kur’an’dan) sonra eğer onların arzu ve heveslerine uyarsan, artık senin için Allah’tan yana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. [krş. 3/100, 118, 120, 149]
121. Kendilerine kitap verdiğimiz kimselerden onu (Kur’an’ı) hakkıyla okuyanlar[51] var ya, işte onlar, ona gerçekten iman edenlerdir. Kim de onu inkâr ederse, işte (dünya ve âhirette en büyük) zarara uğrayanlar onlardır. [krş. 29/47]
122. Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (vaktiyle) âlemlere üstün tuttuğumu hatırlayın. [krş. 2/47]
123. Öyle bir günden sakınıp korkun ki (o gün) hiç kimse, kimseden yana bir şey ödeyemez. (Azaptan kurtulması karşılığında) kimseden fidye kabul olunmaz, hiç kimseye şefaat (iltimas, kayırma) da fayda vermez ve onlara yardım da edilmez.
124. Hani Rabbin, İbrahim’i birtakım kelimelerle (emirlerle) sınamış, o da onları hakkıyla yerine getirmişti. (Allah da ona:) “Ben, seni insanlara imam (önder) yapacağım.” buyurdu. İbrahim de: “Soyumdan da (önderler yap yâ Rabbi!)” dedi. O da: “Benim ahdim, (nübüvvet sözüm, onların içinden) zalim olanlara erişmez (onları içermez).” buyurdu.
125. Biz, Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara sevap kazanma(ları ve birleşip bütünleşmeleri için toplantı) ve güven yeri yaptık. Siz de İbrahim’in makâmından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e de: “İbadet kastıyla Kâbe’yi tavaf edenler, i‘tikâfa çekilenler, rükû ve secde edenler için Evim’i tertemiz yapın.” diye emretmiştik.[52]
126. Hani (o vakit) İbrahim demişti ki: “Yâ Rabbi! Burasını emniyetli bir şehir yap, halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri, (çeşitli) mahsullerle rızıklandır.” (Cenâb-ı Hak) buyurdu ki: “Kâfir olanı dahi (yaşadığı müddetçe) biraz faydalandırır, sonra onu (nankörlüğü sebebiyle) cehennem azabına uğratırım. Varacağı yer de ne kötüdür!”
(Allah, Rahmân sıfatıyla dünyada hem mü’mine hem de kâfire merhamet eder, nimet verir ki bu da imtihanın bir parçasıdır. Verdiği servet ve iktidar, eğer kulluğa vesile olmuşsa, o verdiği lütfundan olup kişiye dünya ve âhiret saadetini kazandırır. Küfre ve azgınlığa sebep olmuşsa, o da ebedî hayatını mahveder.) [bk. 3/197-199; 9/85; 14/37; 46/20; 47/12-16]
127. Hani İbrahim Beyt(ullâh)’ın temellerini İsmail ile beraber yükseltirken (şöyle dua etmişti:) “Ey Rabbimiz! Bizden (yaptığımızı) kabul buyur. Şüphesiz sen (bizi hakkıyla) işiten ve bilensin.”
128. “Ey Rabbimiz! İkimizi de sana teslim olanlardan kıl; soyumuzdan da sana boyun eğen (müslüman) bir ümmet meydana getir; bize ibadet yer (ve usul)lerini göster, (kusurlarımızı affedip) tevbemizi kabul buyur. Çünkü sen, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edensin.”
129. “Ey Rabbimiz! Onlara içlerinden, senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitab’ı ve hikmeti[53] öğretecek ve onları (şirkten ve kötülükten) arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz sen, azîz ve hakîm (hüküm ve hikmet sahibi)sin.”
130. Kendini bilmeyen (ahmak)lardan başka, kim İbrahim’in dîninden yüz çevirir? Hakikat biz, onu dünyada (peygamberlik için) seçtik. O, âhirette de şüphesiz iyilerdendir.
131. Rabbi ona: “(Hakka) teslim ol!” buyurduğunda o da: “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi.[54] [krş. 2/112]
132. İbrahim de bunu oğullarına tavsiye etti. (Torunu) Yakub da (öyle yaptı ve): “Ey oğullarım! Şüphe yok ki Allah size dîn(i İslâm’)ı seçti; bundan böyle sizler, ancak müslümanlar olarak (yaşayıp) can verin.” dedi.
133. (Ey yahudiler!) Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman siz orada mı bulunuyor idiniz? O zaman (Yakub,) oğullarına: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” diye sormuş, onlar da: “Senin ilâhın; babaların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek İlâh (Allah)’a ibadet ederiz. Ve biz, yalnız O’na teslim olanlarız.” demişlerdi.
134. İşte onlar (İbrahim ve Yakub oğulları böyle) bir ümmetti, gelip geçti. (Onların) kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz. (“Onlar da yahudi” idi diyerek, bir çıkar, pâye sağlamayınız.)
(Bununla 141. âyet-i kerîme aynı mealdedir. Bu âyetlerden önce geçtiği üzere yahudi ve hıristiyanlar Hz. İbrahim’e (oğul ve torunlarına da) yahudi ve hıristiyan ismi vererek onlardan bir pâye elde etmekte idiler. Buna karşılık yüce Allah: “Onlar gelip geçmiştir…” buyurmakla, “Siz artık kendinize bakın, onlardan size pâye verilmez, zamanın değişmesiyle hükümler de değişmiştir. Ancak esasta bir olarak gelen Tevhid dîni İslâm’da kazanç elde edin” diye aynı cevap ve uyarıyı yapmaktadır. Diğer taraftan Hz. İbrahim’in yahudi, hıristiyan ve müşrik olmadığı da âyet-i kerîmelerde bildirilmiştir.) [bk. 3/67; 16/20]
135. Bir de (yahudiler, müslümanlara): “Yahudi olun.” (Hıristiyanlar ise:) “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.” dediler.[55] (Onlara) de ki: “Hayır, biz (küfür ve şirkten uzak kalıp) ‘bir tek Allah’a yönelen’ İbrahim’in (Hanîf) dînine uyarız. O, (Allah’a) ortak koşanlardan değildi.” [bk. 57/28-29]
(Bu âyet-i kerîmede ve 120. âyette geçtiği üzere müslümanlar, yahudi ve hıristiyanların bütün yaşayış şekillerine uysa ve uyum sağlasa bile, yine de dinlerine girmedikçe, onlar tarafından beğenilmeyecek ve kendilerinden sayılmayacaklardır. Bu âyetler tüm müslümanlara bir uyarıdır.)
136. (Ey mü’minler!) Onlara deyin ki: “Biz Allah’a ve bize indirilen (Kur’ân-ı Kerîm’)e, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa ve İsa’ya verilenlere, diğer peygamberlere Rableri tarafından verilen (kitap ve sayfa)lara iman ettik. Biz onların hiçbiri arasında (inanç yönünden) asla ayırım yapmayız. Biz ancak O’na teslim olan (müslüman)larız.”
137. Eğer o (yahudi ve hıristiya)nlar da sizin iman ettiğiniz gibi (bütün esaslara) iman ederlerse, muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar. (Yok) eğer yüz çevirirlerse, mutlaka onlar (size karşı) ayrılıkçılık (ve düşmanlık) içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, hakkıyla işitendir, bilendir.
(Hıristiyanlar, Allah Resûlü’ne: “Biz vaftiz yapılarak Hıristiyanlık ile boyanıyoruz, sizin renginiz nedir?” diyorlardı.)
138. (De ki: “Biz) Allah’ın (İslâm) boyasıyla (boyanmışızdır).[56] Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kim olabilir ki? Biz ancak O’na kulluk edenleriz.”
139. (Onlara) de ki: “Allah, hem bizim Rabbimiz, hem sizin Rabbiniz olduğu halde siz, O’nun hakkında bizimle münâkaşa mı ediyorsunuz? Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Biz O’na tam bir samimiyetle bağlıyız.”
140. “Yoksa siz; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve onun torunlarının yahudi veya hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından (bilinen ve bildirilen) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
141. İşte onlar (böyle) bir ümmetti, gelip geçti. (Onların) kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da sizedir. Siz onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz. [krş. 2/134]
142. (Medine’deki yahudi ve münâfık) birtakım beyinsiz insanlar: “(Müslümanları) üzerinde bulundukları, (eski) kıblelerin(i Beyt-i Mukaddes’)ten (Kâbe’ye) çeviren nedir?”[57] diyecekler. (Resûlüm!) De ki: “Doğu da Allah’ındır, batı da. O (kullarının iyi niyet ve amellerine göre) dilediğini doğru yola iletir.” [krş. 2/115]
143. (Ey müslümanlar!) Böylece sizi dengeli (seçkin ve adaletli)[58] bir ümmet kıldık ki insanlara karşı (adaletin örneği ve hakikatin) şahitler(i) olasınız ve Peygamber de sizin lehinizde şahit olsun. (Resûlüm! Biz vaktiyle arzulayıp da şu anda) yöneldiğin kıble (olan Kâbe’)yi ancak (sen) Peygamber(im’)e uyanları, topukları üzerinde geri dönen (münâfık ve mürted)lerden ayıralım (da onlar bilinsinler) diye kıble yaptık. Gerçi bu (çevrilme) elbette Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerden başkasına ağır gelmektedir. Allah sizin imanınızı (Mescid-i Aksâ’ya yönelerek kıldığınız namazlarınızı) asla zâyi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir. [bk. 4/41; 22/78]
144. (Resûlüm! Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi hususunda vahyin gelmesi için) yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Şimdi seni elbette hoşlanacağın bir kıbleye çeviriyoruz. Artık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram (Kâbe) tarafına çevir. (Ey mü’minler,) nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o yöne çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu pekâlâ bilirler.[59] Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.
145. (Resûlüm!) Andolsun ki sen, kitap verilen (yahudi ve hıristiyan)lara her türlü âyeti (mucize ve delili) getirsen bile (inatlarından)[60] senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun ki eğer sana gelen ilim (vahiy)den sonra onların arzu ve heveslerine uyarsan, mutlaka sen de zalim (hakkı çiğneyip kendisine yazık eden) kimselerden olursun.
(Yüce Allah’ın Kur’an geldikten sonra ona uymayıp da, kendinin veya Ehl-i Kitab’ın arzu ve heveslerine, çıkarcı isteklerine uymanın zalimlik olduğu hakkında Resûlü’ne yaptığı bu uyarı bütün inananlaradır.)
146. Kendilerine kitap verdiklerimiz (Muhammed’in vasıflarını, kitaplarında gördükleri için) O’nu oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken onlardan bir grup, bildikleri halde gerçeği gizlerler. [bk. 2/76; 6/20]
147. “Hak ve gerçek” olan Rabbinden (gelen)dir. Bu hususta asla şüpheye düşenlerden olma!
148. Herkesin (ve her toplumun) yöneldiği bir yön (bir kıble ve bir istikamet) vardır. Öyle ise (ey mü’minler!) Hayır işlerinde yarış edin! Nerede olursanız olun, Allah hepinizi (mahşerde hesap için) bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.
149. (Resûlüm!) Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Bu (emir), Rabbinden (gelen) mutlak bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
150. (Yine) her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız, yüzünüzü onun tarafına çevirin ki (diğer) insanların aleyhinize (sizi küçük düşürecek) bir delili olmasın. Ancak onlardan (ulu orta konuşarak) zulmedenler hariçtir (Bunlar yine de edepsizliğini sürdürebilir).[61] Artık siz onlardan korkmayın, benden korkun (ve o tarafa dönün) ki size olan nimetimi tamamlayayım, böylece doğru yolu bulabilesiniz.
151. Nitekim (size nimetimi tamamladığım gibi) içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (şirkten, maddî ve mânevî kirlerden ve kötülüklerden temizleyen), size Kitab’ı ve hikmeti (ve O’nun hükümlerinin uygulamasını) öğreten ve bilmediklerinizi bildiren bir Resul gönderdik. [bk. 3/164; 62/2]
152. O halde beni (ibadet ve itaatle) hatırlayın ki ben de sizi (sevap ve mağfiretle) anayım; bana şükredin (ibadetsizlik ve itaatsizlikle) bana nankörlük yapmayın.
(İnsanlardan bir kısmı sahip olduğu dünyalıklarla sevinmekte, övünmekte, diğer bir kısmı da maddî/teknolojik ürünleri icat edenleri veya kendisinde güç görüp kahramanlaştırdığı şahsiyetleri övmekte ve onları şükranla anmakta iken; buna karşılık kendisini yaratan ve sayısız nimetler lütfeden Allah’ın yüceliğini ve O’na şükrünü, kulluk borcunu unutmaktadırlar ki bu da tam anlamıyla nankörlüktür. Allah’a ibadet ve itaatle şükrü yerine getirmek, nimeti artırır, basireti açar, berekete vesile olur. Emirlerine muhalefet etmek/karşı çıkmak ve itaatsizlik ise, küfür ve nankörlük olup azabı artırır.) [bk. 14/7]
153. Ey iman edenler! Sabır ve namaz/dua ile (Allah’tan) yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir. [krş. 2/45-46]
(Âyet-i kerîmede geçen sabır ve namaz, karşılaşılacak güçlüklerin çözülmesi için Allahu Teâlâ’nın yardımını sağlayacak bir vesiledir. Sabır; cesaret, zorluklara göğüs germek, direnmek anlamında da ahlâkî bir disiplindir. Namaz; gönlünde Allah sevgisi olan, O’na saygı duyan ve O’nun huzuruna çıkacağına inanan kimsenin iman ve itaatinin bir göstergesi, dînin direği ve kulu Allah’a yaklaştıran bir ibadettir.)
154. Allah yolunda öldürülen kimseler hakkında “ölüler” demeyin. Hayır, aksine onlar diridir, fakat siz (bunu) anlayamazsınız. [krş. 3/169]
155-156. (Ey mü’minler! İtaat edeni isyan edenden ayırt etmek için) andolsun ki sizi hem biraz korku ve açlıkla hem de mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. (Ey Resûlüm!) Sabredenlere (lütuf ve ihsanımı) müjdele! Öyle ki onlar, kendilerine bir bela geldiği zaman ancak: “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve (sonunda) yine O’na döneceğiz.” derler.
(Çünkü gelen her türlü afet ve musibet, Allah’ın bilgi, irade ve takdiri dâhilindedir. Sabretmek ise, insanın Allah’ın takdirine boyun eğmesi ve günah teşkil eden arzularına engel olmasıdır.)
157. İşte Rablerinin mağfiret ve rahmeti, o (teslimiyette buluna)nların üzerinedir; işte doğru yolu bulanlar da ancak onlardır.
158. Şüphesiz “Safâ” ile “Merve” Allah’ın (emrettiği haccın) nişânelerinden (unsurlarından)dır. Kim Beyt’i (Kâbe’yi) hacceder veya umre yaparsa, bu iki (tepe olan Safâ ve Merve’)yi tavaf etmesinde (gidip gelmesinde) bir beis yoktur. Kim gönülden bir hayır yaparsa, (bilsin ki) Allah, muhakkak mükâfatını verir ve (kimin ne yaptığını) bilir.
(Câhiliye döneminde bu tepelerde meşhur birer put vardı. Mekke’nin fethinden sonra bunlar kırılmasına rağmen müslümanlar bu tepeler arasında sa’y yapma hususunda tereddüt ediyorlardı. Bunun için bu âyet nazil oldu.)
159. Şüphesiz, indirdiğimiz delilleri (emirleri) ve doğru yolu gösteren (âyetler)i insanlara Kitab’da açıkça bildirdikten sonra (hakikati) gizleyenler (ve onları yürürlükten kaldırmaya çalışanlar) var ya; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de (bütün) lanet ede(bile)nler lanet eder. [krş. 2/174]
(Çünkü İslâm’ın hakikatlerini gizleyenler; küfrün, batılın gündeme gelmesine ve hâkim olmasına sebep olmuş olurlar.)
160. Ancak tevbe ed(ip dön)enler, (hallerini) düzeltenler ve (Allah’ın indirdiği gerçekleri eğip bükmeden dosdoğru) açıklayanlar başka(dır). İşte, ben onların tevbesini kabul ederim. Zira ben, tevbeleri kabul buyuran, çok merhamet edenim.
161. Şüphesiz ki (âyetlerimize ve hükümlerimize karşı çıkarak) küfre sapıp da kâfir olarak ölenler (var ya), işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üstünedir.
162. (Onlar) bu lânette temelli kalacaklardır. Artık onların azapları hafifletilmez, yüzlerine de bakılmaz.
163. Sizin İlâhınız bir İlâh (Allah’)tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Rahmân’dır (dünyada bütün yaratıklara merhamet edendir), Rahîm’dir (âhirette yalnız mü’minlere rahmet edendir).
(Kendisinde üstün güç ve hükümranlık görülen; yörüngesine girilip tanrılaştırılan ve tapınılan liderler ve birçok varlıklar olmuştur. Yüce Allah burada, hükmü ve mutlak hâkimiyeti altına girilen ilâhın, bir tek kendisi olduğunu bildirmektedir.)
164. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanların yararı için denizde (süzülüp) giden gemilerde, Allah’ın semadan indirip onunla, öldükten (kuruduktan) sonra toprağı dirilttiği suda, orada (yeryüzünde) yaydığı her türlü canlıda (ve onları yaymasında), rüzgarları (dilediği gibi) estirişinde, gök ile yer arasında (Allah’tan gelecek) emre hazır bekleyen bulutta, elbette düşünen bir kavim için, (Allah’ın varlığına ve birliğine) nice deliller vardır.
165. Öyle insanlar vardır ki Allah’tan başkasını (putları, arzu ve hevalarını, yücelttikleri, sevip bağlandıkları şahısları, bazı varlık ve eşyayı, gizli veya açıktan sevip) O’na (Allah’a) denk hâle getirirler; tıpkı Allah’ı sever gibi onları severler,[62] (böylece şirke düşerler, Allah yerine onlara bağlanırlar). (Hakiki) inanmışların Allah sevgisi (emirlerine itaat ve bağlılığı) ise daha kuvvetli (ve içtendir). (O’na denk hiçbir sevgi beslemezler. Allah’a eş koşup da kendilerine) zulmedenler, azabı gördükleri zaman, (anlayacakları gibi) bütün kuvvet (ve kudret)in Allah’ta bulunduğunu ve Allah’ın azabının, gerçekten çetin olduğunu keşke (önceden) bilselerdi. [krş. 6/136; 12/106; 14/30; 31/21; 33/66-68; 34/31; 40/73-75; 45/23]
166. Nitekim (dine aykırı olan işlerde) kendilerine uyulan (o peşinden gidilen günahkâr) kimseler, o gün azabı gördükleri vakit (kendilerine) uyanlardan hızla uzaklaşacaklar ve aralarındaki (yandaşlık ve liderlik gibi) bağlar kopacaktır. [krş. 2/70; 9/31]
167. (Bunun üzerine onlara) uyanlar da: “Ah, keşke biz (dünyaya) bir kere daha dönseydik de (bugün onların) bizden uzaklaştıkları gibi biz de (onlardan) uzak dursaydık.” derler. İşte Allah onlara bütün yaptıklarını hasret (pişmanlık ve üzüntü)ler içinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkacak da değillerdir. [bk. 7/36-39; 16/27; 28/62-66; 33/66-68; 34/22; 37/22-35; 38/55-61; 41/9]
168. Ey insanlar! Yeryüzündeki helal ve temiz şeylerden yiyin. (Pis ve haram olan şeyleri yiyip içmede) şeytan (ve benzerlerin)in adımlarını izlemeyin. Çünkü o(nlar) sizin için apaçık bir düşmandır. [krş. 2/208; 17/27]
169. O size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi/iddia etmenizi emreder.
(Âyet-i kerîmede belirtildiği gibi, İslâm’a aykırı emir, sevgi, şehvet gibi nefs-i emmârenin her türlü istekleri; hayasızlık ve haram mal edinme gibi şeyler (24/21) şeytanın adımlarıdır ki bunlar siyâsî, içtimâî (sosyal) ve ferdî alanda toplanırlar. Kim, İslâm’dan başka bir din ve hayat tarzı ararsa sonu hüsrandır (3/85). Çünkü bu, şeytan ve dostlarının yoludur (6/121; 38/83). Zira yüce Allah, “Şeytana tapmayın.” (36/61) buyurmaktadır.)
170. Onlara: “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) uyun.” denildiği zaman onlar: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (ve öğrettikleri yol)a uyarız.” dediler. Peki, ataları bir şey (in İslâm’a uyup uymadığın)ı düşünemeyen ve doğru yolu bulamayan (sapık yolun yolcusu) kimseler olsalar da mı (onlara uyacaklardı)?![63]
171. İnkâr edenleri (doğru yola davet edenleri)n durumu, bağırış ve çağırıştan başka duymayan (hayvanlar)a ‘seslenip bağıran’ın durumu gibidir.[64] Onlar, (mânen) sağır, dilsiz ve kördürler. Bu sebeple onlar, (ilâhî emirleri duysalar da) akletmezler (düşünüp emrin gereğini yerine getirmezler).
172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz/helal olanlarından yiyin; eğer sadece O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin. (O’na karşı diliniz, bedeniniz ve malınızla, kulluk borcunuz olan şükrü yerine getirin.)
173. (Allah) size sadece ölmüş (murdar hayvan)ı, kanı, (hem etinin hem tabiatının pisliğinden dolayı) domuz etini ve Allah’tan başkası (putlar ve şahıslar) adına kesileni haram kıldı.[65] Fakat kim de mecbur kalırsa, istekli olmayarak ve sınırı aşmadan (sırf ölmemek için) yerse ona hiçbir günah yoktur. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. [krş. 5/3]
174. Allah’ın indirdiği Kitab’dan bir şeyi gizleyip de[66] onu (elde edeceği dünyalık) birkaç paraya satanlar var ya… İşte onlar, (gizledikleri veya suskunluklarının karşılığında aldıkları ile) karınlarına ateşten başka bir şey doldurmayacaklar. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlara acıklı bir azap vardır.
(Din adına çıkmış bazı kimseler, ilâhî vahyin doğruluğunu kabul etmekle beraber, zalimlerle el ele vererek ilâhî vahyi onların arzuları doğrultusunda yorumlayarak mü’minlerle mücadeleye girişirler. Böylece bunu dünyevî bir kazanca/ranta ve şöhrete dönüştürürler. Cezaları ise âyette belirtilmiştir.)
175. Onlar doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfireti bırakıp azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar da dayanıklı imişler!
176. Bunun sebebi şudur: Çünkü: Allah, Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirmiştir. (Buna rağmen, keyfî yorumlar sonucu) o Kitab’da (ve hükümlerini kabulde) ihtilafa düşenler elbet (haktan) uzak bir ayrılık (bir azap) içindedirler.
177. (Ey ibadet edenler!) İyi ve erdemli olmak (yalnızca) yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir.[67] Fakat iyi ve erdemli (muttakî) kişi; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a (Kur’an’a) ve peygamberlere inanıp malı(nı), sevgisine rağmen (Allah rızası için) akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda/sokakta kalmışlara, dilenenlere ve boyunduruk altında bulunanlara (kurtulmaları için ihlasla) veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleştiği zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşın şiddetlendiği anda sabredendir. İşte (imanlarında, yaptığı iyilik ve taatte) doğru olanlar onlardır. Ve takvâya erenler de onlardır.
178. Ey iman edenler! (Tarafınızdan kasten) öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı. Öldüren) hüre hür, köleye köle, kadına kadın (hâkimin hükmü ile kısas olunur. Erkek, kadını öldürmüşse yine aynıdır). Fakat (öldürülenin) kardeşi (velîsi veya mirasçılarından biri) tarafından o (kâtil) şahıs lehine bir şey affedilir (bağışlanır)sa (kısas düşer), o zaman örfe uymak (yani dîne ve akla uygun diyet borcunu) ona (öldürülenin velîsine) güzellikle ödemek gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve merhamettir. Kim bundan sonra (kısas ister veya diyet aldıktan sonra yine de kâtile veya akrabasına) saldırıda bulunursa, onun için pek acıklı bir azap vardır.[68]
179. Ey (gerçeği düşünebilen tam) akıl sahipleri! Kısasta sizin için (umûmî) hayat vardır; olur ki sizler, (bu sayede keyfinize göre yaralama ve cinayetten) korunursunuz.
(Yüce Allah’ın; “Kısasta hayat vardır.” ifadesi, insanlığın hayat hakkını korumak içindir. Kısas, bir ödeşmedir ki öldürme, kesme ve yaralama gibi suçlara karşı, suçluya misli olan cezanın/âdil olan karşılığının mahkemece verilmesi, ya da mirasçılarının fidyeye razı olmaları şekliyle olur. Şahsî suçlarda devletin suçluyu affetme yahut diyete razı etme veya diyeti reddetme yetkisi yoktur. Bundan dolayı artık öç ve kan dâvâları da önlenmiş olacaktır. Nitekim, İslâm öncesi, eski Türklerde de töreye göre kısas yapıldığından kan dâvâları yoktu. Çünkü ceza suça denkti. Ceza, suça denk olunca caydırıcı oluyordu. Bu sebeple, ölmeyi göze alamayan yaralama ve öldürmeyi de göze alamıyor; hem de Allah’tan korkuyordu. Çağdaş hukuk sistemleri bunu sağlayamamıştır.)
180. Sizden birine ölüm (hali) geldiği zaman eğer bir hayır (bir mal) bırakıyorsa, anaya, babaya ve akrabalara (üçte birini) adalete uygun bir şekilde vasiyet etmesi size farz kılındı. Bu, ‘Allah’a karşı gelmekten sakınanlar’ üzerinde bir haktır (onlar üzerine bir borçtur).
(Vasiyet, malın üçte birini geçmeyecektir. Bu âyetteki vasiyet, Nisâ sûresindeki 7-12 ve 176. miras âyetleriyle yeni bir hükme bağlanmıştır. Peygamber Efendimiz de, “Vârise/mirasçıya, diğerlerinin rızaları dışında artık vasiyet yoktur.” buyurmuştur.)
181. Artık kim, onu (ölünün vasiyetini) işittikten (veya yazılmasından) sonra değiştirirse, bunun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, (her şeyi) işitendir, bilendir.
182. Kim de, vasiyet edenin bir hata etmesi (haksızlığa meyletmesi)nden veya bir günah işlemesinden korkar da (tarafların) arasını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
183. Ey iman edenler! Sizden önceki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç tutmak yazıldı (farz kılındı).[69] Olur ki bu sayede takvâya erersiniz.
184. (Farz kılınan oruç) sayılı günlerdir. Sizden kim, (o günlerde) hasta veya seferde ise o, (tutamadığı) günler sayısınca başka günlerde (oruç tutar. İhtiyarlığından veya tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktan dolayı) oruç tutmaya gücü yetmeyenlere, (her güne karşılık) bir yoksulu (sabah akşam) doyuracak bir fidye vermesi (gerekli)dir. Kim de gönülden gelerek (daha fazla) bir ihsanda bulunursa, bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla beraber (zor da olsa, işin önemini) bilirseniz, oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır.
185. (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki Kur’an; insanlara hidayet (doğru yol) rehberi, doğru yolun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak onda(ki Kadir gecesinde) indirildi.[70] Sizden kim (mazereti olmaksızın) bu ay(ın ilk hilâlin)e erişirse/görürse[71]hemen orucunu tutsun, kim de hasta veya seferde (olup da yer) ise, tutmadığı günler sayısınca (caiz olan) başka günlerde (orucunu kazâ etsin). Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Bu da, o sayıyı (kazâ ile) tamamlamanız ve size yol göstermesine karşılık Allah’ın yüceliğini tanımanız içindir. Olur ki (düşünür de) şükredersiniz.
186. (Resûlüm!) Kullarım sana beni soracak olurlarsa (bilsinler ki) ben, şüphesiz onlara çok yakınım. (İsterse gönlünden geçirsin.) Bana dua edenin duasına icâbet eder (kabul eder)im. O halde onlar da benim davetimi kabul ed(ip bana itaat et)sinler ve bana iman(da sebat) etsinler. Tâ ki bu sayede doğru yola (kurtuluşa) ulaşmış olsunlar. [bk. 25/77]
(Allahu Teâlâ kullarına ilmiyle, rahmetiyle, lütuf ve ihsanıyla çok yakındır; yeter ki kullar emirlerine itaatten uzaklaşmasın, iman ve ameline riyâ, münâfıklık ve şirk karıştırmasın, ihlaslı olsunlar. O’nun koyduğu sınırları da murâbıt olup korusunlar. [krş. 3/200] İşte kim Allah’a bağlanır, O’nun kendileri için koyduğu dînî ilkeleri muhafaza eder ve dua ile O’na sığınırsa, O da onu yüceltir ve yalnız bırakmaz. [2/153] Böylece Yaradan’ın yaratılana olan icabet vaadi gerçeklik kazanır.)
187. Oruç (günlerinin) gecesinde eşlerinizle cinsî ilişki kurmanız size helal kılındı. (Haramdan korunmak ve sükunete kavuşmak için) onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise (durumunda)sınız. Allah (onlara yaklaşmamakla)[72] nefislerinizin arzularına karşı zâfiyet göstereceğinizi bildi de tevbelerinizi kabul edip sizi bağışladı. Artık bundan böyle, (oruç gecelerinde de) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı (takdir ettiği) şey (nesl)i isteyin. Beyaz iplik siyah iplikten (fecrin aydınlığı, gecenin karanlığından) seçilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin için; sonra da orucu akşam oluncaya (iftar vaktine) kadar tamamlayın. Fakat mescidlerde i‘tikâfa çekilmiş iken kadınlarınıza yaklaşmayın. Bu (hükümler) Allah’ın (yasak) sınırlarıdır; sakın sınırlara yaklaşmayın! Allah, sakınıp korunsunlar diye âyetlerini insanlara böyle açıklar.
188. Bir de mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin.[73] İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile, (haksız yere) haram yollardan yemek için o malları hâkimlere (reis ve idarecilere rüşvet olarak) aktarmayın. [krş. 4/29]
189. (Resûlüm!) Sana hilâl halindeki (yeni doğan) ayları sorarlar. De ki: “Onlar, insanlar ve (özellikle) hac için vakit ölçüleridir. (İhramlı iken câhiliye döneminde olduğu gibi) evlere arkalarından girmeniz iyi ve erdemli olmak değildir. Fakat iyi ve erdemli kişi ‘Allah’ın emirlerine uygun davranandır.’ Evlere kapılarından girin ve Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının ki kurtulasınız.”[74]
(Medine halkı bayram törenlerinden, Ensar da hacdan döndükten sonra veya ihramlı iken evlerine arka taraftan girerlerdi. Bu câhiliye âdetini iyi bir şey sanırlardı. Yüce Allah bu âyetle, bunun çirkin olduğunu bildirdi ve kaldırdı.)
190. Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın. (Fakat savaşmayan ihtiyar, kadın ve çocukları öldürerek) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.
(Bu âyet-i kerîmenin hükmü, bundan sonraki âyetle veya Tevbe sûresinin 12. âyetiyle de ilgilidir. Yüce Rabbimiz bu âyetle savaşa izin vermiş ancak savaşta da insan haklarını teminat altına alarak katliamları, toplu öldürmeleri yasaklamıştır.)
191. Onları (size harp açan kâfirleri) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. (İslâm’ı beğenmeyip şirk ve küfrü hâkim kılmak ayetleri şahsî tevillerle aslî konumundan saptırmak veya dinden döndürmek için işkence yapmak şeklindeki) fitne ise adam öldürmekten daha beterdir. Mescid-i Haram’da sizinle savaşmadıkça siz de orada kendileriyle savaşmayın. (Fakat size) savaş açarlarsa, siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir. [krş. 48/24]
192. Şâyet onlar (savaş ve küfürden) vazgeçerlerse (ilişmeyiniz). Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
193. (İslâm’a engel) bir fitne kalmayıncaya, din (sahte tanrıların emri doğrultusunda değil; kısıtlamasız olarak) yalnız Allah’ın (buyruğu doğrultusunda) oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (dine ve dînî yaşantıya engel olmaktan) vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. [bk. 8/39]
(Zilkâde ayında savaş haram olduğu halde, müşrikler Hudeybiye’de bu ayın hürmetini çiğnediler. Hicretin 6. yılının bu ayında Hz. Peygamber ve ashâbına umre yaptırmadılar. Hz. Peygamber ise umrenin bir sonraki sene yapılması için anlaşma yaptı. Cenâb-ı Hak da, ertesi yıl bu ayda umre yapmayı nasip etti. Bunun için aşağıdaki âyetle bu aylarda saldıranlara karşı savaşa bile izin verdi.)
194. Haram (denen hürmetli) ay, haram aya bedeldir;[75] hürmetler (dokunulmazlıklar) da karşılıklıdır. O halde kim size (bu ayda) saldırırsa, onun size saldırdığı kadar (ölçüde ve şekilde), siz de onlara saldırın. Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/O’na karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah, muttakî olan (emirlerine uygun yaşayan)larla beraberdir.[76]
195. Allah yolunda (mallarınızı) harcayın, kendi ellerinizle (kendinizi) tehlikeye atmayın;[77] iyilik edin. Şüphesiz ki Allah, iyilik edenleri sever.
196. Haccı da, umreyi de Allah (rızası) için yapın. Eğer (bir engelle hac ve umreden) alıkonulursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban (gönderin). Kurban yerine (Minâ’ya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Aranızda hasta olan veya başından bir rahatsızlığı bulun(up da tıraş olan) varsa ona fidye gerekir ki o (fidye) de ya (üç gün) oruç tutmak, ya sadaka (altı fakire fitre)[78] vermek ya da bir kurban kesmektir. Güven (ve sağlık) içinde olduğunuz vakit hac zamanına kadar, umre ile faydalanmak isteyen kimseye (hacc-ı temettü yapana), kolayına gelen kurbanı kesmesi; kurban bulamayana da hac günlerinde (ihramlı olarak) üç gün, (memleketinize) döndüğünüz zaman da yedi (gün) oruç tutması gerekir; bunlar tam on (gün)dür. Bu, ailesi Mescid-i Haram (civarın)da oturmayanlar içindir. Allah’ın emirlerine uygun yaşayın/aykırı davranışlardan sakının (hac hükümlerinde dikkatli olun) ve bilin ki Allah’ın cezası çok şiddetlidir.
197. Hac, bilinen aylar(da)dır.[79] Kim o aylarda (niyetle ihrama girip) haccı yerine getirmeye azmederse, (bilin ki) hacda (eşiyle) cinsî ilişki kurmak, günah sayılan davranışlarda bulunmak ve kavga etmek/ağız dalaşı yapmak yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de (yol için) kendinize azık edinin. (Bilin ki) azığın en hayırlısı takvâdır (günaha sebep olan hareketlerden sakınmaktır). Ey akıl sahipleri! Yalnız benim emirlerime uygun yaşayıp karşı gelmekten sakınarak azabımdan korunun.
198. (Hac mevsiminde, ticaret yaparak)[80] Rabbinizden bir lütuf (bir rızık) aramanızda size bir vebal yoktur. Arafat’(taki vakfe[81]) den (Müzdelife’ye) akın ettiğiniz zaman, Meş’ar-i Haram’ın yanında (Müzdelife’de) Allah’ı (dua ve telbiye ile) anın. Ve sizi doğru yola hidayet ettiği gibi (siz de), aynı şekilde O’nu (tevhid ve tâzimle) öylece anın. (Biliyorsunuz ki) siz, bundan evvel (câhiliye döneminde) cidden yanlış yolda olanlardan idiniz.
199. Sonra, insanların (sel gibi) aktığı (döndüğü) yerden, (Arafat’tan) siz de akın edin, Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
200. Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, vaktiyle (orada) atalarınızı (sevgi ve övgü ile) andığınız gibi, artık bundan böyle daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan kimi: “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) dünyada ver!” der. Artık (böyle diyen) o kimseye âhirette hiçbir nasip yoktur.
(Bu insanlar, dünyevî arzularının iyiliğine, kötülüğüne bakmaksızın sadece bol dünyalık nimetler için dua ederler. Çünkü gönüllerinde âhiretin yeri yoktur, bunun için orada nasipleri de yoktur.)
201. Onların kimi de: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik, âhirette de güzellik ver ve bizi cehennem azabından (ateşinden) koru.” der.
202. İşte onlara, kazandıklarından (hem dünyada hem de âhirette) büyük bir nasip (rahmet, hayır ve bereket) vardır. Allah hesabı çok çabuk görendir.
203. (Teşrik günleri diye bilinen)[82] sayılı günlerde (tekbir getirmek suretiyle) Allah’ı zikredin. Kim iki günde (Zilhicce’nin on bir ve on ikinci günlerinde Minâ’dan Mekke’ye dönmek için) acele ederse, ona günah yoktur. Kim de acele etmeyip geri kalırsa, günahlardan korunması halinde ona da vebal yoktur. Allah’a ‘saygılı olup emrine uygun yaşayın’ ve bilin ki siz şüphesiz O’nun huzurunda toplanacaksınız.
204. İnsanlardan öyleleri vardır ki (onun) dünya hayatına dair (aldatan yaldızlı) sözü, senin hoşuna gider ve (hatta bunlar), sözlerinin özlerine uyduğu konusunda da Allah’ı şahit tutar. Halbuki gerçekte o, (İslâm’ın ve müslümanların) en azılı düşmanıdır. [krş. 63/4][83]
205. O, (dönüp gidince veya) iş başına geçince, (Allah’ın emrine karşı gelmek ve hevasına uymakla) ülkede fesat çıkarmaya, harsı (ekonomiyi, kültürü) ve nesli mahvetmeye çalışır. Allah ise fesadı/bozgunculuğu sevmez.
206. Ona: “Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakın.” denildiği zaman, (kızar da) gururu kendisini (daha fazla) günaha sürükler; artık böylesinin hakkından cehennem gelir. (Orası) ne kötü bir yataktır!
(Bu üç âyet-i kerîme; birtakım (münâfık) insan tiplerini ortaya koymaktadır ki onlar çok güzel ve yaldızlı konuşmalar yaparlar “Ben şahsî çıkarlarım için değil; doğruluğu, iyiliği getirmek ve insanları kurtarmak için çalışmaktayım.” gibi sözler söylerler. İdeolojilerini putlaştırmaya çalışırlar. Fakat iş başına geldikleri zaman, ekini (ekonomik gücü) ve nesli çeşitli usullerle mahvederler, mânevî değerlerinden kopmuş kişiliksiz, materyalist ve çıkarcı nesiller üretirler. Böylece büyük fesatlara ve bozulmalara sebep olurlar. Takvâya, Allah’ın emir ve rızasına uygun yaşamaya çağıranları da küçük görüp büyüklenirler. Onların hakkından ancak cehennem gelecektir. İslâm’ın nurunu söndürmeye ve gereği gibi müslüman olmak/müslümanca yaşamak isteyenleri de sindirmeye çalışan bu İslâm düşmanı, münâfıklar hakkında inen bu üç âyette, düşünenler için alınacak büyük dersler vardır.) [bk. 2/165-167]
207. Kimi insanlar da, Allah’ın rızasını kazanmak için canını feda eder; Allah da kullarına çok şefkatlidir.
(Süheyb er-Rûmî (ra.) Mekke’den Medine’ye hicret edecekti, müşrikler engel oldular ve “Ancak malını burada bırakırsan hicret edebilirsin.” dediler. O da malını terkedip dini için hicret etti. Böylece o ve benzerleri bu âyet-i kerîme ile ilâhî övgüye mazhar oldular.)[84]
208. Ey iman edenler! Hepiniz (çekişmeyi bırakıp Kur’an’ın prensiplerinde toplanarak İslâm ile, toplumsal ve evrensel) barışa/güvenliğe (tam anlamıyla İslâm’a) girin, şeytanın (ve benzerlerinin) izinden gitmeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. [krş. 2/168]
209. (Haram ve helal hakkında) size bunca açık deliller (ve gerçekler) geldikten sonra, (İslâm’ın hak yolundan) kayarsanız, bilin ki Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
210. Onlar (Kur’an’a/İslâm’a karşı olup şeytana uyanlar), ille de bulut gölgeleri içinde kendilerine Allah’ın (azabının) ve (azap için) meleklerin gelmesini ve (helak olup gitmeleri ile) işin bitirilmesini mi bekliyorlar? (Bütün) işler ancak Allah’a döndürülür (Her şey O’nun iradesi yönünde olup biter). [bk. 25/25]
211. (Resûlüm!) İsrâiloğulları’na bir sor; onlara (geçmişte) nice açık âyetler (mucizeler) verdik. Kim, Allah’ın nimetini, o (nimet) kendisine geldikten sonra (küfre saparak) değiştirirse, şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir.[85]
212. Dünya hayatı, küfre sapanlara süslü gösterildi (dünyaperest/maddeperest oldular). Bu yüzden onlar(ın zenginleri, fakir) mü’minlerle[86] alay ederler. Halbuki takvâ sahipleri (Allah’ın emrine uygun yaşayan/aykırı davranmaktan sakınan o fakir mü’minler), kıyamet gününde onlardan üstündürler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
213. İnsanlar (imanlı) tek bir ümmetti. Sonra (bir kısmı küfre saparak ayrılığa düşünce) Allah, (rahmetini) müjdeleyici ve (azabından) sakındırıcı olarak peygamberler gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, insanlar arasında hükmetmek için onların beraberinde hakikati gösteren kitap(lar) da indirdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, açık deliller geldikten sonra, aralarındaki ihtiras (haset ve zulüm)den dolayı o (son Kitab hakkı)nda ayrılığa düştüler. Allah da (ona) iman edenleri, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle ulaştırdı. Allah, dilediğini (iyi niyetine göre) doğru yola iletir.
214. (Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçip giden (mü’min)lerin, başlarına gelen (sıkıntı)lar, sizin de başınıza gelmeden (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki hatta Peygamber ve onunla birlikte olan o mü’minler: “Allah’ın (vaadettiği) yardımı ne zaman?” diyecek (duruma gelmiş)lerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı çok yakındır. [krş. 3/142 29/2-3]
(Bu âyet ashâbın Hendek gazvesinde karşılaştıkları çetin sıkıntılar üzerine nazil olmuştur. Âyet-i kerîme’de Hz. Peygamber ve ashâbına/ümmetine bir mesaj vardır ki; o da, halis niyetle çıkılan İslâm davası yolunda gelecek zorluklara dayanmak, sabretmek, acizlik göstermeyip mücadeleye devam etmektir. Ancak böylece cenneti kazanmak, Allah’ın yardımına kavuşmak mümkün olur.)
215. (Resûlüm!) Sana (Allah yolunda, kimlere) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İnfak edeceğiniz mal; ana baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Siz hayırdan ne yaparsanız, şüphesiz, Allah onu hakkıyla bilir (ve mükâfatı verir.)”
216. (Ey mü’minler!) Size hoş gelmese de, (gerektiğinde zulüm ve saldırıyı önlemek için meşru ölçüler içinde)[87] savaşmak artık size yazıldı (farz kılındı).[88] Olur ki (bazen) hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur ve hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olur. (Hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.
217. (Ey Resûlüm!) Sana, haram olan (hürmet edilen) ayı ve o ayda savaşmanın hükmünü sorarlar. De ki: “Evet onda savaşmak büyük (bir günah)tır.” Fakat (insanları) Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı (Kâbe’yi) ziyareti yasaklamak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah nazarında daha büyük (bir günah)tır. (Şirki yayarak, toplumda anarşi çıkararak, din ve vicdan hürriyetine baskı ve zulüm yaparak) fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyük (günah)tır. (Kâfirler) güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmazlar. Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları (iyi ameller) dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. Onlar, ateş ehli (cehennemlik) olup orada ebedî olarak kalacaklardır.[89] [bk. 2/194 ve ilgili dipnot; 9/36]
218. (Allah ve Resûlü’ne) gerçekten inananlar, (dinini yaşamaktan aciz kalıp vatanlarından) hicret ederek, Allah yolunda (mücadele ve) cihad edenler (var ya)! İşte onlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.
219. Sana (sarhoş edici) şarap ve kumarın hükmünü sorarlar. De ki: “O ikisinde büyük bir günah, hem de insanlara (bazı ufak) faydalar vardır. Ama günahları (ve zararları) faydalarından daha büyüktür.”[90] Yine sana ‘Allah yolunda neyi harcayacaklarını’ sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan artanını (verin).” Allah size âyetlerini böylece açıklıyor ki dünya ve âhiret hakkında (lehinize ve aleyhinize olan şeyi iyi) düşünesiniz (ve ona göre hareket edesiniz).
(Aşağıdaki âyetin başında yer alan ilk “dünya ve âhiret” kelimeleri, önceki âyetin sonu ile ilgili olduğundan oraya eklenmiştir.)
220. (Resûlüm!) Bir de sana yetimler hakkında sorarlar. De ki: “Onların (mallarını karşılıksız muhafaza etmek ve) durumlarını düzeltmek (için yakın ilgi göstermek, yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla bir arada yaşarsanız, artık (onlar) sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimlere) fenalık yapanla (iyilik yapıp) hallerini düzelteni bilir. Allah dileseydi sizi (onlar gibi) zor durumda bırakırdı. Şüphesiz Allah mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibidir.”
221. (Ey mü’minler!) Müşrik (ve kâfir) kadınlarla (gerçek bir inanışla) inanıncaya kadar evlenmeyin. İmanlı bir cariye[91] (bile), hoşunuza giden müşrik (ve kâfir) bir kadından, elbet daha hayırlıdır. İman edinceye kadar müşrik (ve kâfir) erkeklere de (mü’min kadınları) nikâhlamayın. Hoşunuza gitse bile, (Allah’a) ortak koşan (kâfir veya putperest) bir adamdan, imanlı bir köle bile elbet daha hayırlıdır.[92] (Çünkü) onlar sizi cehenneme çağırırlar. Allah ise sizi kendi izniyle (yardımıyla) cennete ve mağfirete çağırır ve düşünüp gereken dersi alsınlar diye, insanlara âyetlerini (böyle) açıklar.
222. (Resûlüm!) Sana, bir de kadınların âdet hali hakkında sorarlar. De ki: “O bir rahatsızlıktır. Bu yüzden aybaşı halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara (cinsel ilişki için) yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın (birleşin). Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.”
223. Kadınlarınız(ın ön uzvu) sizin tarlanız (çocuk tohumu ekme yeriniz)dir. O halde (ilişkinizde) o ekme yerinize (hayız hali dışında) nasıl isterseniz öyle varın; birbiriniz için ön hazırlıklar yapın.[93] Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakının (da meşru olarak ve meşru yerden temasta bulunun)[94] ve mutlaka O’na kavuşacağınızı da bilin. (Bunu,) iman edenlere müjdele!
224. Yemin etmek suretiyle, Allah’(ın adın)ı, iyilik yapmanıza, (kötülüklerden) sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel yapmayın (böyle yapmışsanız, kefâret ödeyerek yemininizi bozun). Allah her şeyi işitendir, bilendir.
225. Allah sizi, kasıtsız (ve rastgele) yeminlerinizden dolayı (işlediğiniz hatalarınızdan) sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandığı (kasıtlı yeminler) ile sorumlu tutar. Allah çok bağışlayandır, halîmdir (kullarının rızkını günahı sebebiyle kesmez ve cezada acele etmez). [bk. 5/89]
226. (Câhiliyede olduğu gibi kızıp da) kadınlarına yaklaşmamaya yemin eden (koca)lar için, dört ay bekleme süresi vardır. Eğer (bu müddet içinde yeminlerine kefâret ödeyerek hanımlarına) dönerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Bu müddet içinde dönmek, daha hayırlıdır. Eğer bu müddeti geçirirlerse, tam boşanma meydana gelir.) [bk. 2/232; 4/34 ve izâhı 65/1-2]
227. Yok, eğer (yeminden dönmeyerek) boşanmaya karar vermişlerse (ayrılırlar), Allah şüphesiz işitendir, (niyetlerini) bilendir.
228. (Bir veya iki kez) boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı (veya üç temizlik) hali bekler (evlenemez)ler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın (önceki evlilikten bir çocuk) yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz. Bu (üç aylık) müddet içinde kocaları gerçekten barışmak isterlerse onları geri almaya yine kendileri hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınlar üzerinde ma’rûf (meşru olan) hakları olduğu gibi, kadınların da onlar üzerinde (bazı hakları) vardır. Yalnız erkeklerinki onlara göre (aile reisliği ve görevleri bakımından hukûken) bir derece fazladır. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
229. (Ric’î) boşama iki defa olabilir. Ondan sonrası ya iyilikle tutmak veya (geçinmek imkânsızsa tekrar birleşmeyip) güzellikle salıvermektir. Onlara verdiklerinizden bir şeyi, (geri) almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadının, artık Allah’ın (evlilik hakkındaki) sınırlarını koruyamayacaklarından korkmaları (yani birlikte yaşama ümitlerinin kalmaması durumu) başka. (Ey hüküm vericiler!) Siz de onların, Allah’ın (evlilik hakkında koyduğu) sınırlarını ayakta tutamamalarından korkarsanız, o zaman kadının (aynen mihrini veya mihri kadar) fidye vererek boşanmasında (veya erkeğin, “hulu‘” denilen bir mal yani bir menfaat karşılığında karısını bâin talak ile boşamasında) ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Sakın onları ihlâl etmeyin! Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.
(Ric’î talak, bir erkeğin kendi karısını dönüşü olan/kesinlik ifade eden lafızlarla bir veya iki defa boşamasıdır. Her defasında bu şekilde boşadığı eşini, iddet (bekleme) müddeti olan üç ay bitmeden güzel bir söz veya bir hediye ile kendisine döndürebilir; fakat şahit bulunması sünnete uygundur (65/2). Bu müddet geçerse talak/boşanma bâin olur (kesinleşir) (bk. 2/231232). Bu âyette kadına da boşanma hakkı verilmiştir.) [bk. 4/128]
230. Eğer erkek, karısını (temizlik hallerinde bilinçli olarak açık, kesin lafızla üçüncü defa veya üç defa)[95] boşarsa, bundan sonra (artık evlilik bağı kopmuş olduğundan), kadın başka bir erkekle (şartsız ve hilesiz) evlen(ip karı koca hayatı yaşayıp da boşan)madıkça ona helal olmaz. O (ikinci koca) da bunu boşarsa, Allah’ın sınırları içinde duracaklarına inandıkları takdirde, (eski karı kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar, bilip anlayan bir topluluğa Allah’ın açıkladığı (uyulması gereken) sınırlardır.
231. (Ey kocalar!) Siz kadınları (ric’î talakla) boşadığınız zaman, iddet müddetleri (olan üç ay hali)ni bitir(meye yaklaş)ırlarken,[96] ya onları iyilikle yanınızda tutun veya güzellikle bırakın. (Yoksa mallarından dolayı) haklarına tecavüz etmek kastıyla, zarar vererek, onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa kendisine yazık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini alaya almayın! Allah’ın size olan nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve (ondaki) hikmeti düşünün. “Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının, azabından korkun” ve bilin ki Allah her şeyi bilendir.
232. Kadınları (talâk-ı ric’î ile bir veya iki defa) boşadığınız zaman, iddet müddetleri sona erince (boşanma kesinleşir), artık aralarında örfe uygun (meşru) bir şekilde anlaştıkları takdirde onları (eski veya yeni)[97] kocalarıyla nikâh(lanıp evlenmek)ten menetmeyin. İşte bununla, sizden Allah’a ve âhiret gününe inananlara öğüt verilmektedir. Böyle olması, sizin için daha iyi ve daha temizdir. (Bundaki faydayı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.
233. Anneler, (boşanmadan önce veya sonra doğan) çocuklarını emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba)lar için tam iki yıl emzirirler. Onların (annelerin) örf-âdete uygun (orta) bir şekilde yiyecek ve giyeceği, çocuğun (asıl) babasına aittir. Hiçbir kimse, gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef tutulamaz. Ne bir anne çocuğu sebebiyle, ne de çocuğun (asıl) babası, çocuğu sebebiyle (zoraki bir teklifle) zarara sokulmamalıdır. (Babanın ölümü durumunda) mirasçının sorumluluğuna düşen de babasının üzerindekilerin aynıdır. Eğer (ana baba) kendi aralarında rıza ve danışmayla (iki seneden evvel) çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine bir vebal yoktur. Çocuklarınızı (süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz (ücreti) örfe uygun şekilde ödemeniz şartıyla, yine üzerinize bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah yaptıklarınızı görmektedir. [bk. 65/6-7]
234. İçinizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, (süslenmeden) kendi kendilerine dört ay on gün (iddet) beklerler. Bekleme müddetleri sona erince, örfe uygun (meşru) bir şekilde kendi başlarına (evlenmek, süslenmek gibi) yaptıkları şeyden dolayı size günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
(Bu zaman zarfında veya daha önce kadının gebe olduğu anlaşılırsa bebeği doğurana kadar evlenemez.)[98]
235. Böyle (iddetini bekleyen) kadınlara (nikâhla) evlenmek istediğinizi üstü kapalı ifade etmenizde[99] veya (bu isteği) gönüllerinizde saklamanızda size bir beis yoktur. (Çünkü) Allah, onlara sözünü edeceğiniz şeyi bilir. Fakat (onlara) meşru bir söz söylemeniz dışında, sakın gizlice (buluşma için) sözleşmeyin/randevulaşmayın[100] ve farz olan bekleme müddeti sona erinceye kadar, nikâh akdetmeye kalkışmayın! İçinizde olanı Allah’ın bildiğini bilin. O’ndan korkun. Bilin ki Allah, çok bağışlayıcı ve halîmdir (kulların günahı sebebiyle rızkını kesmez ve cezada mühlet verir.)
236. Henüz kendileriyle cinsî temasta (veya halvet-i sahîhada) bulunmadığınız[101]veya kendilerine bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız, size bir günah yoktur. Onları, zengin olan kudretince; fakir de kendi halince örfe uygun birtakım fayda(lı hediyeler) ile faydalandırsın. Bu, iyilik edenlerin şânına yaraşır bir borçtur.
237. Eğer (kadınlara) bir mehir belirlemiş olduğunuz halde, kendileriyle temasta bulunmadan[102] onları boşarsanız, bu takdirde, tespit ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır. Ancak eşler veya nikâh akdi elinde bulunan (velîlerin gözü tok davranarak) bağışlaması hariçtir. (Bu durumda, kadın mehrinden vazgeçebilir veya erkek mehrin tamamını kadında bırakabilir. Ama mehrin hepsini) bağışlamanız takvâya daha yakındır. Aranızda iyilik ve ihsanı (birbirinize iyi davranmayı) unutmayın. Allah şüphesiz yaptıklarınızı görür.
238. Namazlara ve (bunlar arasında) orta namaza[103] devam edin; gönülden boyun eğerek (vakit ve erkâna riâyet ederek) tam teslimiyetle Allah’ın huzurun(da namaz)a durun. [bk. 11/114; 17/78-79; 30/17]
239. Eğer (herhangi bir tehlike sebebiyle) korkarsanız (namazı) yaya, yahut binekte (gider) iken kılın. Güvende olduğunuz zaman da, bilmediğiniz şeyleri size öğreten (Allah’ın) öğrettiği gibi Allah’ı anın (ve namazlarınızı kılın). [bk. 4/101-103]
240. Sizden, geride eşlerini bırakarak vefat eden erkekler, o eşlerine (kendi evlerinden) çıkarılmaksızın bir yıl süre ile maîşetlerini temine imkân sağlayacak miktarı (hayattayken) vasiyet etsinler. Şâyet (buna rağmen kendiliklerinden) çıkarlarsa, artık bu durumda, kendileri adına yaptıkları meşru tasarrufları dolayısıyla size bir vebal yoktur. Allah mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.[104]
241. Boşanmış kadınlar için örfe uygun (meşru) şekilde bir metâ (geçimini sağlayacak nafaka) vardır. Bu da, ‘Allah’ın emrine uygun yaşamak isteyen ve azabından korkan’ kocalara bir borçtur.
242. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetlerini size böyle açıklar.
243. (Resûlüm!) Ölüm korkusuyla binlercesinin[105] yurtlarından çıkıp gittiklerini görmedin mi (bilmiyor musun)? (İşte) Allah onlara “ölün!” dedi. (Onlar da Sînâ’da ölür hâle geldiler ve kısa bir müddet)[106] sonra (ibret için) onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı ikram sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.
244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah (hakkıyla) işiten ve bilendir.
245. (Haydi) kim var! İsteyene Allah (adın)’a güzel bir borç (faizsiz ödünç) versin de, O da (verdiğini) ona kat kat fazlasıyla artırsın. Allah (imtihan için rızkı kimine) daraltır, (kimine) de genişletir. (İşlerinizden ve kazandıklarınızdan hesap vermek üzere) ancak O’na döndürüleceksiniz. [bk. 5/12; 57/11, 18; 73/20]
246. (Resûlüm!) Musa’dan sonra, İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, peygamberlerinden birine: “Bize bir hükümdar gönder de (onun önderliğinde) Allah yolunda savaşalım.” demişlerdi. O da: “Ya savaş yazılır, (farz kılınır) da savaşmaktan geri durursanız?” deyince, onlar şöyle demişlerdi: “Yurtlarımızdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan ayrıldığımız halde bizler neden Allah yolunda savaşmayalım?” Ama savaş onlara yazıl(ıp farz kılın)ınca içlerinden pek azı hariç (savaşmaktan) yüz çevirdiler. Allah o zalimleri çok iyi bilir.
(Sînâ yarımadasında yaşayan Amalikalılar, kralları Câlût’un kumandasında İsrâiloğulları’na saldırıp onları yurtlarından çıkarmıştı. Onlar da, peygamberlerinden, kendilerine bir kumandan tayin etmesini istemişlerdi.)
247. Peygamberleri onlara: “Allah şüphesiz size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. (Onlar da) dediler ki: “Biz hükümdarlığa ondan daha layık iken ve ona mal (servet) yönünden geniş imkân verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olabilir?” (Peygamber de onlara): “Allah, şüphesiz onu üzerinize (hükümdar) seçmiş ve geniş bir ilim ve sağlam bir vücut vererek onun gücünü artırmıştır.” dedi. Allah mülkünü (hükümranlığı) dilediğine verir. Allah ‘rahmet ve ihsanı bol olan’ ve (her şeyi) bilendir.[107]
248. Peygamberleri onlara (şunu da) söyledi: “Onun hükümdarlığının gerçek alameti, size meleklerin taşıdığı Tâbût’un[108] gelmesidir ki içinde Rabbinden bir ferahlık, Musa ailesinin ve Harun ailesinin geriye bıraktıklarından (asâ, hırka, sarık ve Tevrat’tan bazı levhalar gibi) bir kalıntı vardır. Eğer iman edenlerdenseniz sizin için bunda kesin bir alamet (işaret ve ibret) vardır.”
249. Tâlût (cihad için Kudüs’ten) askerler(iy)le ayrılınca dedi ki: “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan (kana kana) içerse benden değildir. Eliyle sadece bir avuç alanlar dışında kim ondan tatmazsa bendendir.” Pek azı dışında onlar (nehre varınca) ondan (bol bol) içtiler. Nihayet (Tâlût’un) kendisi ve beraberindeki inananlar (ırmağı) geçince, (içenler geçemeyip:) “Bugün bizim (zalim) Câlût ve askerlerine karşı gücümüz yok.” dediler.[109] Allah’a kavuşacaklarını kesin bilen (Tâlût’a itaat edip nehri geçen)ler ise: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle, çok olan bir topluluğa galip gelmiştir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir.” dediler. [bk. 3/13]
250. Savaş için, Câlût ve askerlerine karşı meydana çıktıklarında şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır (ve sebat) yağdır ve ayaklarımızı sabit (bizi metanetli) kıl ve kâfirler toplumuna karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”
251. Derken, Allah’ın izniyle o (kâfir)leri bozguna uğrattılar. Davud (düşman hükümdarı olan) Câlût’u[110] öldürdü. Allah da ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik ve Zebur’u) verdi ve ona (zırh yapmak, kuşlarla konuşmak ve güzel sesle okumak gibi) dilediği şeylerden öğretti. Eğer Allah’ın insanları birbiriyle önleyip savması (ortadan kaldırması) olmasaydı, yeryüzü muhakkak fesada uğrardı; fakat Allah, âlemler üzerine büyük lütuf sahibidir.
252. (Resûlüm!) İşte bunlar, (anlatılan kıssalar) Allah’ın âyetleridir ki onları dosdoğru olarak okuyoruz. Elbette sen gönderilen peygamberlerdensin.
253. İşte, peygamberlerin bir kısmını, (verdiğimiz özelliklerle) diğerlerine üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle (perde arkasından vasıtasız) konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryemoğlu İsa’ya açık mucize (ve belge)ler verdik ve onu Rûhu’l-Kuds (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi (onları iradelerine bırakmasaydı), onlardan sonraki (ümmet)ler, kendilerine apaçık mucize (ve delil)ler geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat onlar ihtilafa düştüler; onlardan kimi iman etti, kimi de küfre saptı. Yine Allah dileseydi (onları iradelerine bırakmasaydı) birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini mutlaka yapar (Onları iradelerine bırakmayı dilemiştir).
254. Ey iman edenler! İçinde hiçbir alışverişin, dostluğun ve iltimasın bulunmadığı bir gün (kıyamet/hesap günü) gelmeden evvel, size verdiğimiz rızıktan (Allah’ın rızasını kazanmak için) harcayın. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.
255. Allah öyle bir ilâh ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O, Hayy ve Kayyûm’dur (daima diri ve yarattıklarını gözetip yönetendir ve her şey varlığını O’nunla devam ettirir). Kendisini ne bir uyuklama (gaflet) ne de bir uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) ancak O’nundur. O’nun izni olmadıkça O’nun katında kim şefaat edebilir? Kullarının önündeki ve arkasındaki (geçmiş ve geleceklerini, yaptıklarını ve yapacaklarını, dünya ve âhirete ait) şeylerini O bilir. Onlar, O’nun ilminden ancak dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü (kudreti, mülk ve hükümranlığı) gökleri ve yeri kaplamıştır; onları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür.[111]
256. Din(e girmede/iman etme)de zorlama yoktur.[112] Doğruluk ile sapıklık (iman ile küfür, hak ile batıl) meydana çıkmıştır. Artık kim, tâğûtu (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenleri)[113] tanımayıp da Allah’a iman ederse, işte o, kopması (mümkün) olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) hakkıyla işitendir, bilendir.
257. Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları (küfür, şirk, materyalizm ile her türlü “izm”lerin, batıl yaşantı ve zihniyetin) karanlıklarından aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tâğût (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenler)dir ki onlar da onları aydınlıktan (nurlu yoldan) çıkarır karanlıklara (sokar). Onlar, ateş ehli (cehennemlik)tirler; onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. [bk. 14/1]
(Yüce Allah’ın, Resûlü’ne indirdiği Kur’an’la aydınlanma ve aydınlık devri başlamıştır. Kral tanrıların ve insanların diğer insanlara arzuları doğrultusunda hâkimiyeti, baskı ve zulmü kalkmış, sömürü, faiz, vurgunculuk ve diğer ahlâksızlıklar bitmiş, kadınlar soyunup döküldükçe beğenilmekten ve zevk aracı olmaktan kurtulmuş, iffetli, şahsiyet ve yetki sahibi olmuşlardır. Böylece hakça yaşama ve adalet gelmiş, gözü görenler için karanlık gitmiştir. Fakat diğer taraftan şeytanların dostu kâfirler, kâfirlerin dostu da tâğûtlar bir üçgen bağlantısı halinde durmakta ve devam etmektedir (4/76). Bunların ortak amacı Kur’an’ı hayatın dışına çıkarmak, onunla yakın ilişkiyi kesmek, ona samimiyetle inananları, inancıyla yaşayamaz hâle getirmektir.)
258. Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak), Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan (Nemrut’)u görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim (kudretiyle) hem dirilten, hem öldürendir.” deyince, o: “Ben de yaşatır ve öldürürüm.” demişti. (Bunu bir îdamlığı serbest bırakmak, bir suçsuzu da öldürmekle yapmıştı.) İbrahim: “Şüphesiz ki Allah, güneşi doğudan getiriyor; haydi sen de batıdan getir!” deyince o kâfir (Nemrut) şaşırıp kalmıştı. Allah (hakkı kabul etmeyen, gücü ve yetkiyi yalnız kendinde gören) zalimler toplumunu doğru yola eriştirmez.
259. Yahut o kimseyi[114] (görmedin mi) ki (binalarının) duvarları, (çöken) çatılarının üzerine yıkılmış olan bir kasabaya uğradı da, (kendi kendisine): “Allah bunu (böyle harap bir yeri), ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah da onu, yüz yıl ölü bıraktıktan sonra diriltti. “Ne kadar (ölü vaziyette) kaldın?” dedi. O da: “Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım.” dedi. (Allah:) “Hayır yüz yıl kaldın, işte yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış. Bir de eşeğine bak; (onun kemikleri kalmış. Böyle yapmamız) seni, insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Şimdi o kemiklere bak, onları nasıl yerli yerine getirip sonra ona et giydiriyoruz.” dedi. O, (merkep dirilip de eski halini alarak) kendisine apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Artık biliyorum ki Allah, şüphesiz her şeye kâdirdir.”[115]
260. Vaktiyle İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster.” demişti. (Allah da:) “Ne o, yoksa inanmadın mı?” dedi. “Evet (inandım), fakat kalbimin iyice mutmain olması için (görmek istedim).” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Öyleyse dört (cins) kuş yakala, onları kendine alıştır (sonra iyice kesip doğra)[116] ve her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra da onları çağır; koşa koşa sana gelirler.” Bil ki Allah, (dilediği her şeyde) mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.[117]
261. Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tek (tohum) tane(si)nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah ‘rahmet ve ihsanı bol olan’ ve (her şeyi) bilendir.
262. Allah yolunda mallarını harcayıp da, (harcadıkları şeyin) ardından başa kakıp, gönül kırmayanların (verdiklerini hiç hissettirmeyenlerin) mükâfatları Rableri katındadır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
263. Bir tatlı söz ve (bir kusuru) bağışlama, peşinden eziyet (ve mihnet) gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah Ganîdir (bu tür sadakalara ihtiyacı yoktur), Halîm’dir (cezalandırmayı ihmal etmez ancak mühlet verir).
264. Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş için malını sarfeden adam gibi, siz de sadakalarınızı başa kakarak ve (verdiğiniz kimseyi) inciterek boşa çıkarmayın. İşte bu şekilde mal sarfeden kimsenin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki ona şiddetli bir sağanak (yağmur) isabet edince onu sert (çıplak) bir kaya halinde bırakır. (Bunun gibi gösteriş yapan ve verdiğini başa kakanlar da) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Zira Allah kâfirler/nankörler topluluğunu doğru yola eriştirmez.[118] [bk. 4/38; 8/47; 39/47; 107/6]
265. Allah’ın rızasını istemek ve içlerindeki (imanlarını) kökleştirip sağlamlaştırmak için mallarını sarfedenlerin durumu da, yüksek bir tepede bulunan, bol yağmur değince ürünlerini iki kat veren, veya bol yağmur değmese bile, (aynı ürünü vermek için) çisentinin bile yettiği bir bahçenin durumu gibidir.[119] Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
266. Sizden biriniz arzu eder mi ki alt tarafından ırmaklar akan ve içinde her çeşit meyvelerden (bir miktar) bulunan hurmalığı ve üzüm bağı olsun da, hem kendisine ihtiyarlık çökmüşken hem de güçsüz (ve bakıma muhtaç) çocukları varken, bu sırada ateşli (kavurucu) bir kasırga ortaya çıkıp da bağı kasıp kavursun? (Elbette istemez.) İşte Allah, düşünesiniz diye, âyetlerini size böyle açıklıyor.
(İşte insanın çok sevdiği malı ve mevkii elinden alınabilir. Bundan dolayı mal, servet ve mevki ile övünüp gururlanılmaz. Nice saltanatlar, devletler ve saraylar yıkılmıştır. Bâkî kalacak ve kendisine dayanılıp güvenilecek olan yalnız Allah’tır.)
267. Ey iman edenler! (Helal olarak) kazandıklarınızın ve sizin için yerden (bitirip) çıkardığımız ürünlerin iyi (ve temiz)lerinden ‘Allah için sarfedin’ (zekât ve sadaka verin), kendinizin, gönül rızası ile değil, ancak gözünüzü kapatıp alabileceğiniz kötü şeyleri vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur) ve övülmeye lâyık olandır.
268. Şeytan sizi fakirlikle korkutur (fakir düşeceğinizi düşündürerek zekât ve sadaka vermekten caydırır), çirkin şeyleri emreder. Allah ise (emrini yerine getirmek için sarfeden) sizlere, kendisinden bir mağfiret ve bolluk vaadeder. Allah’ın lütfu (ve ihsanı) geniştir ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.
(Peygamberimiz (sas.), “Kulların sabahladığı hiç bir gün yoktur ki iki melek inip biri: ‘Ya Allah, (hayır yolunda) harcayana halef ver (bedelini, arkasından bunun gibi olan birini ver)’; diğeri de: ‘Yâ Allah, malını (sarfetmeyip) tutana da telef ver.’ diye dua etmesinler.” buyurmuştur. Hadîs-i kudsîde: “Ey Âdemoğlu, sen infak et (Allah yolunda harca) ki sana da infak edilsin.” buyurulmuştur.)
269. O, (Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet nasip etmişse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. (Bu âyet ve öğütleri) olgun akıl sahiplerinden başkası düşünemez.[120]
270. (Allah rızası için, muhtaçlara) harcadığınız her nafakayı veya adadığınız her adağı Allah mutlaka bilir (ve mükâfatını ihsan eder. Verdiğini başa kakarak veya adaklarını yerine getirmeyerek nefislerine) zulmedenlerin yardımcıları yoktur.
271. Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz, (başkalarını teşvik bakımından) ne güzeldir! Eğer onları gizli olarak fakirlere verirseniz, işte bu, (riyâ/gösteriş olmaması bakımından) sizin için daha hayırlıdır ve (Allah, bununla) sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlar. Allah işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.
(Zekâta aynı zamanda sadaka denmesinin iki sebebi vardır. Birincisi malın temizlenip artması, ikincisi de imanda sadâkat ve kemâle delâlet etmesidir. Bunun da gizli verilmesi, hem takvâya hem de fakirin şahsiyetini incitmemeye uygun olmasındandır.)
272. (Ey Muhammed!) Onları (müşrikleri bir de sadaka vererek) doğru (ve hak) yola eriştirmek senin görevin değildir (senin görevin yalnız tebliğdir). Fakat Allah, (niyet ve amellerine göre) dilediğini hidayete erdirir. (Allah yolunda) hayır olarak harcadığınız her şey kendi (iyiliği)niz içindir. Zaten siz (mü’minler), ancak Allah’ın rızasını isteyip, kazanmak için harcarsınız. (Böylece) hayır olarak sarfettiğiniz her iyi şeyin karşılığı size (fazlasıyla) ödenir. Sizin hakkınız asla yenmez.
273. (Sadakalar,) kendilerini Allah yolunda (ilim ve hizmete) adamış olan ve yeryüzünde dolaşıp kazanamayan fakirler içindir ki, iffetleri (utanıp istememeleri) sebebiyle, gerçek hallerini bilmeyen, onları zengin zanneder. (Resûlüm!) Sen onları simalarından tanırsın; onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan (bir şey) istemezler. (Hak yolunda) hayır namına ne verirseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilir.[121]
274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda hayra, hayır işlerine) harcayanlar var ya, işte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. [krş. Âyet 278; cimriliğin şer olduğuna dair bk. 3/180]
275. Ribâ (faiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak kendisini şeytan çarpmış (cin tutmuş, delirmiş bir) kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu (ceza) onların: “Alım satım da (zaten) faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, (hilesiz ve aldatmasız yapılan)[122]alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişteki (haram olmadan evvel aldığı) onundur ve (affedilme) işi Allah’a aittir. Kim de tekrar (faize) dönerse, onlar ateş ehlidirler ve hep orada kalacaklardır.
276. Allah faiz (ile gelen)i mahveder, sadaka(sı verilen mal)ları da artırır. Allah (haramı helal sayan ve onda ısrar eden) nankör ve günahkârların hiçbirini sevmez.
277. İman edip sâlih (makbul ve ecir kazandıran) iş yapanların, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı verenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur. Onlar üzgün de olmayacaklardır.
278. Ey iman edenler! “Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının.” (Eğer gerçek) mü’minlerseniz, artık kalan faizi de bırakın (almayın).
(Görüldüğü gibi, Allahu Teâlâ faizi imanla irtibatlandırmıştır. Bu durumda inanan bir mü’minin faize devamı imkânsızdır; çünkü bu, bir başka yönüyle, Allah’ın emrini tanımama hastalığıdır. Bu âyetten hareketle İslâm’da rüşvet, ihtikâr, rant ve şans oyunları gibi yollarla kazanılan her türlü haksız kazançlar faiz gibi haram kılınmış, haram yerlere harcamalarla lüks, israf ve maddeperestlik de yasaklanmıştır. Helal yolla emek karşılığı olan ücretler, kazançlar, zekât, sadaka, sosyal yardım, bağış ve miras yoluyla elde edilenler de helal kılınmış, Allah rızasına dayalı her türlü infak/harcama, yardım ve yatırımlar teşvik edilmiştir. Böylece İslâm, önce Allah’a iman ve O’na kulluk esasına, sonra İslâm’ın emrettiği dînî kültüre, ahlâka ve iktisâdî nizamı uygulamaya dayanır. Netice olarak İslâm, hem dünya ve âhiret saadeti için helal yolla çalışmayı (28/77) hem de ferdî ve içtimâî kazanç ve mülkiyet felsefesini esas alır.)
279. Eğer (bu faizi terketme işini) yapmazsanız, Allah’a ve Resûlü’ne savaş açtığınızı bilin. Eğer (faizin her türlüsünü alıp verme hususunda) tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.[123]
280. Eğer (borçlunun eli) darda ise, genişlik vaktine kadar bekleyip ona mühlet verin. (Eli darda olana, borcu) sadaka (veya zekât) olarak bağışlamanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.
(Borçlu olan ve borcunu veremeyecek olan fakire alacaklısı, borcunu zekâtı olarak sayamaz; ancak zekâtını ona verir ve verdiği miktardan borcunu ister.) [krş. 9/60]
281. Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o günde Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı(nın karşılığı) tastamam verilecek ve onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.[124]
282. Ey iman edenler! Muayyen bir vadeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman, onu yaz(ıp senet yap)ın. Aranızdan, doğruluğu ile tanınmış bir kâtip de (onu) yazsın. Kâtib(-i âdil), Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, dosdoğru yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da onu ikrar edip yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan korksun, borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), akılca noksan, aciz veya ikrar edip yazdıramayacak durumda ise, velîsi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit tutun; eğer iki erkek olmazsa, razı ol(up güven)eceğiniz şahitlerden bir erkek ve biri yanılırsa diğerine hatırlatması için iki kadın gerekir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. (Borç) büyük olsun, küçük olsun, (her birini) vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha adaletli, şahitlik için en sağlam ve şüpheye düşmemenize de daha yakın olan davranıştır. Ancak aranızda (elden ele) devrettiğiniz ve peşin olarak yaptığınız ticaret (işlerin)de, onu (senedi) yazmamanızda sizin için bir vebal yoktur. alışveriş ettiğiniz vakit de şahit tutun. Kâtip de, şahit de asla mağdur edilmesin. (Veya bu ikisi kimseye zarar vermesin.) Eğer (bir zarar) verirseniz, şüphesiz bu, sizin için yoldan çıkmadır/günahkârlıktır. Allah’ın emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının; azabından sakının. Allah size (her şeyi) öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. [bk. 5/106-107]
(Her türlü borçlanma işlerinin, şahitler huzurunda yazı ile tespiti, İslâmî prensiplere göre yürürlüğe giren ve alışverişi güvence altına almayı sağlayan bir nevi noterlik uygulamasıdır. Âyet-i kerîmede, şahitlik konusunda yüce Allah: “Eğer iki erkek olmazsa razı olacağınız/güveneceğiniz bir erkek ve biri yanılırsa diğerinin hatırlatması için iki kadın gerekir.” şeklindeki buyruğu ile kadınların şahitlik yapabileceğine, ancak iki kadını, erkeğin bulunmaması şartına bağlamıştır. Ama bu husus, kadını insan ve kişilik yönünden asla bir ayırıma tâbi tutmak değildir. Ancak haya duygusunun çokluğu, duygularının inceliği ve duygusallığının ağır basmasıyla aşırı heyecan duyması, korkması ve bu yüzden unutması ve bir tesir altında kalabilmesi gibi yapısal özellikleri vardır.[125]Bu itibarla kendisine daha müessir ve daha ağır yük getiren mâlî dâvâlarda ve buna kıyâsen had ve kısas gibi ceza dâvâlarında şahitlik yapması (4/15, 65/2) gerekince korku duymasını, unutmasını ve yanılmasını önlemek için konuşarak hemcinsiyle takviye edilmesi güvenirliğinin temini için uygun görülmüştür. Aynı zamanda kadının böylece psikolojik olarak yıpranmaktan korunması da sağlanmıştır. Diğer taraftan konuyu ilgilendiren zina, had ve kısas gibi ceza dâvâlarının konusu olan olayların içine yeteri kadar nüfuz ve tahammül edemeyeceği için bir şüphe söz konusu olabilir. Hz. Peygamber (sas.), “Şüphe durumunda had ve kısas dâvâlarını düşürün.” buyurmuştur. Çünkü suç sabit olmamıştır. “Suç sabit olmadan berâet-i zimmet esastır.”[126] gereğine göre, gerek kadının özel durumları gerekse yargının şüpheden uzak olması, kolaylaşması ve daha sağlam olması için bir erkek yerine iki kadın alternatifi getirilmiştir. Tabii ki ‘daha sağlam’, ‘sağlam’ın efdalıdır. Bunların dışında kadının tek şahit olduğu yerler de vardır.)
283. Eğer yolculukta olup da bir kâtip bulamazsanız (borçludan) alınan rehinler de yeter. Eğer birbirinizden eminseniz, (o zaman kendisine güvenilen borçlu) kimse Rabbi olan Allah’tan korksun da emaneti tastamam ödesin. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse hakikaten o kimsenin kalbi günahkâr olur. Allah her ne yaparsanız hakkıyla bilir.
284. Göklerde ve yerde olan her şey sadece Allah’ındır. (Ey İnsanlar!) İçinizdeki (yapmayı düşündüğünüz bir günah eylemi)ni açığa vursanız da gizleseniz de[127] Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.[128] O, (niyet ve amellerine göre) dilediğini bağışlar,[129] dilediğine de azap eder. Allah her şeye kâdirdir.
285. (O) Resûl, Rabbinden kendisine indirilen (Kur’an’)a iman etti, mü’minler de (iman ettiler. Onların) her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti. “O’nun peygamberlerinden hiçbiri arasında (iman bakımından) ayrım yapmayız;[130]işittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) ancak sanadır.” dediler.
286. Allah kimseye (ibadet ve itaatte) gücünün yettiğinin dışında (üstünde) teklifte bulunmaz (herkesin) kazandığı (iyilik) kendi yararına;[131] yaptığı (kötülükler) de kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz! Unutur veya (kasıtsız) hata edersek, bizi (ondan) sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bizden önceki (itaatsiz ümmet)lere yüklediğin gibi, bize (zor/helak edici) bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri de bize taşıtma! Bizi affet, bizi bağışla, bizi esirge! Sen Mevlâmızsın; küfre sapan, seni tanımayanlara karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”[132]

[1] Kur’an’da 29 sûrenin başında bulunan bu türlü harflere Tefsir usûlü ilminde “hurûf-ı mukatta‘ât” denilir. Bu tür harflerden oluşan âyetler “mutlak müteşâbih”lerdendir. Bazı müfessirlere göre bu harfler, hece harfleri olup vahyin kaynağına ve Kur’an’ın mucizeliğine dikkat çekmek içindir. Bu harflerin anlamları hakkında Hz. Peygamber’den bir “nass” ve açıklama gelmediğinden bu husus bizlerin bilgi sınırı dışındadır. Bunlar hakkında yapılan yorumlar/teviller şahsî olmaktan ileri geçemez. Ancak biz bunlarda Allah’ın özel bir muradı olduğuna iman etmekle yetiniriz. Bunun aksi yerilmiştir. [bk. 3/7]
[2] İkinci âyette; yüce kitap Kur’an’ın doğruluğunda hiç şüphe olmadığı ve onun muttakîlere, yani Allah’ın kulu olduğunun bilincinde ve sorumluluğunda olanlara, doğru yolu gösteren ve hayata İslâmî yön veren ilâhî bir kaynak olduğu bildirilmektedir. Kur’an’ı ilâhî bir kitap olduğunu ve hayattaki insanlara indiğini bilerek ve mânası üzerinde düşünerek okuyanlar, Resûlü’nün önderliğinde O’ndan gelen ilâhî ışıkla doğru yolu bulur; Kur’an’sız bir düşünceden ve ona ters düşen bir yaşantıdan uzak kalır. Artık müslüman bilir ki Allah’ın sözünden, hükmünden ve gösterdiği yoldan daha doğrusu yoktur (5/50; 17/9). Bu sûrenin baş kısımlarında üç türlü insan sınıfından söz edilmektedir. 2-5. âyetlerde iman ve İslâm’ın esasları ile mü’minlerin özellikleri özetlenmektedir. 6-7. âyetlerde kâfirlerden, 8-20. âyetlerde de kâfirlerin bir çeşidi olan münâfıklardan ve hallerinden bahsedilmektedir (Elmalılı, I, 485).
[3] Bk. 32/2.
[4] Kur’an’da takvâ ile ilgili 170 kadar kelime geçmektedir. Takvâ sakınmak, korunmak anlamında olup “muttakî” de takvâ sahibi demektir. Kur’an’da ise Allah’ın azabından korunma, günahlardan sakınma anlamındadır. Netice olarak takvâ Allah’ın emirlerine uygun yaşamaktır. Dolayısıyla burada, âyetlerdeki yerlerine göre, bu anlamların birini kullanmayı uygun bulduk.
[5] Gayb: Bizim için dünyada akıl, ilim ve duyularla idrak edilemeyip ancak vahiy yoluyla bilinen varlık ve hadiselerdir. Allah, melekler ve âhiret gibi (bk. 31/34). Gayba iman, insanlığın fıtrî bir parçası ve her çağın kaçınılmaz zorunluluğudur. Ancak büyük yanılgı, sapıklık ve zihnî ilkellik içinde bulunan insanlar, hislerinin ve duyu organlarının verilerine göre hareketten ileri geçemezler (bk. 45/24). Ama insanlık, mânevî gücünü ve rûhî yüceliğini ancak gayba inanmakla devam ettirebilir. Çünkü basit insanlar inandıkları şeyi ancak şekil olarak görmek isterler. Gayba iman Allah’a iman ve O’nun emirlerine teslimiyetle başlar. Mü’minin birinci vasfı gayba inanmasıdır; aksi halde fâsıklık, münâfıklık veya kâfirlik yerleşir, akıl ve fizik putlaşmış olur.
[6] Âhirete inanmak, dünyada Allah’ın emirlerine uymayı gerektirir ki bu da Allah’a imanın ve teslimiyetin bir neticesi ve göstergesidir.
[7] Ehl-i Kitab’dan olup da İslâm’a göre icmâlen iman edip ölmüş olanlar da onlara dahil edilmiştir (Bkz. 4/162; 5/69).
[8] Küfre sapanların gözlerine, ilâhî harikalar, varlıkların yaratılış ve hikmetleri perdelenmiştir. Gözlere inen bu perde, sığ akıl ve nefse boyun eğmek yerine, Allah’a teslim olup vahiy neşteriyle sıyrılmadıkça ortadan kalkmaz ve onlar hidayet aydınlığını göremezler.
[9] Fesat ve fâsıklık da münâfığın alametlerindendir.
[10] Kâfir ve münâfıklar bazen hakikat ışığını görmekle beraber yine de nefislerinin karanlığı içinde kalırlar. İslâm’a asıl düşman kesilen onlardır. [Münâfıkları ve hallerini tanıtan diğer âyetler için bk. 3/167; 4/141, 145; 5/41; 9/62-69; 57/13-15; 59/11-17; 60/9; 63/1-11]
[11] Çünkü yaratıkları Allah ile denk hâle getirmek; yani onların dîne aykırı emir ve tavsiyelerini kutsallaştırıp Allah’ın emirlerine denk, hatta ondan üstün tutmak da Allah’a bir çeşit eş koşmaktır (2/165; 9/31). Allah’ın emirlerini bırakıp heva ve hevesini esas almak, bunlara göre hareket edip ilâhlaştırmak da böyledir. [bk. 25/43; 45/23]
[12] Sâlih, kelime olarak iyi demek olup, ıstılahta “sâlih amel” Allah rızası için yapılan ve sevap kazanmaya vesile olan ibadet ve işlerdir. Mu‘âz b. Cebel (ra.) “Sâlih amelde ilim, niyet, sabır ve ihlasın bulunması lazımdır.” diyor.
[13] Hayız, kir, pis koku, kötü huy gibi şeylerden tamamen temiz bir şekilde (Beydâvî).
[14] Âyette geçen “fâsık”, “Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen ve Allah’a isyan eden, doğru yoldan sapan kimse” anlamında olup Kur’ân-ı Kerîm’de küfür, masiyet, kötülük işleyen, yalan söyleyen kişi mânasına da kullanılmıştır.
[15] Derveze, V, 62-63 vd.
[16] Meleklerin bu sorusu ne insanla ilgili geçmişten gelen bir bilgiden dolayı ne de bir itiraz içindir. Ancak yüce Allah’ın, bazı şeylerin hikmetini, meleklerin bile bilemeyeceğini göstermesi ve onların cinlere bakıp da onları insanlarla kıyas ederek soru sormalarına imkân verdiği içindir. Yüce Allah’ın kudretine kesin inananlar, Hz. Âdem’i ilk insan bilmekte ve böyle inanmaktadırlar. Bazılarının dayanaksız olarak, “Hz. Âdem’den önce insan vardı.” demeleri asla doğru değildir. Çünkü, eğer Hz. Âdem’den önce insanlar olsaydı yüce Allah, “Ben bir halife yaratacağım.” demez ve meleklerin sorusuna, “Onlardan daha iyi/onlar gibi olmayacak bir halife –insan– yaratacağım.” buyururdu.
[17] Âyetteki “secde edin” lafzı için “ibadetteki secde olmayıp Allah’ın emrine itaatle Hz. Âdem’e saygı ve hürmet anlamındadır” diyenler vardır (Zuhaylî (Tefsîr), s. 7).
[18] İblis; aslı cinlerden olup şeytanların başıdır. Allah’ın varlığını inkâr etmediği halde O’nun kesin emrine rağmen aklını, bilgisini ve gururunu esas alarak büyüklenip itiraz etti. Hikmeti kavramadığından kendi fikrini öngörüp dikbaşlılık etti. Bu hali onu kâfir ve nankör yaptı ve bundan dolayı lanetlendi. Bu tavır, insanlarda da bir şeytanlaşma örneğidir. [bk. 36/60-61; 38/74-83]
[19] İsrâil, Hz. Yakub’un lakabıdır.
[20] İslâm’a uygun olmayan söz ve hareketler batıldır. Eğer hak olan batıla bulanır, ona karıştırılırsa, hak anlaşılmaz, batılın içinde özelliğini kaybeder ve insanlar da haktan saptırılmış olur. Diğer taraftan bu, “batılı da hakla süslemeyin, altında hak var diye batılı cazip göstermeyin” demektir (İbni Teymiyye, s. 52; Elmalılı, I, 285). Yahudiler, Tevrat’taki bazı hükümleri değiştiriyorlar ve kendi uydurdukları batıllara “hak (doğru) bu” diyorlardı.
[21] Âyet-i kerîmede önce “namaz kılın” denildiği halde tekrar “rükû edenlerle beraber rükû edin” buyurulmasında namazın cemaatle kılınmasına ayrıca önem verilmesi gerektiğine işaret vardır (Beydâvî; Râzî, II, 475; Hazîn, I, 43; Cezîrî, I, 405-406). Yahudiler ve hıristiyanlar namazlarında, kıyamdan sonra doğrudan secdeye giderlerdi. Bu ifade ile onlardan İslâm’ın öngördüğü gibi namaz kılmaları istenmiş olmaktadır. [bk. 3/71; Elmalılı, I, 337]
[22] Hz. Musa Tûr dağına gidince, o gelinceye kadar içlerinde bulunan Sâmirî, altınları eriterek bir buzağı heykeli yapıp İsrâiloğulları’nı törenle bu buzağı şeklindeki heykele taptırmıştı. [bk. 7/148-155; 20/85-98]
[23] Tefsirlerde âyet-i kerîmedeki “Nefislerinizi öldürün.” emri iki şekilde ifade edilmiştir: a. İçinizde dinden çıkanlarınızı öldürün (Beydâvî; Kurtubî; Merâğî, I, 20). b. Nefislerinizi ıslah ederek öldürün (Beydâvî). Çünkü âyette nefisle mücadelenin, kötü duygularını öldürmenin lüzumuna da işaret vardır.
[24] Elmalılı, I, 357.
[25] Kudüs, Şittim veya Eriha.
[26] Kendilerine söylenen tevbe mânasındaki “hıtta” kelimesini, buğday anlamına gelen “hınta” kelimesi ile değiştirip akıllarınca Allah’ı ve bu emri alaya aldılar.
[27] 7/133. âyette bahsedilen musibetler gelmiş olup bir de ricz (murdar/pis şey) olan bulaşıcı vebâ mikrobu yayılmış, binlerce kişi ölmüştü.
[28] İsfehânî, s. 483; Kuteybe, s. 50.
[29] Âyetteki Mısır iki anlam ifade etmektedir. Biri özel isim olan Mısır şehri, diğeri de herhangi bir şehir veya kasabadır. Fakat burada “dönün” kelimesi kullanılmadığı için bu, Firavun’un şehri olan Mısır’ın olmayışına herhangi bir kasaba olmasına daha uygundur. Ama bu cevap, bir müsaadeden ziyade onları bir azarlamayı içermektedir.
[30] Devletleri yıkıldı, cemiyetleri perişan oldu. Fâtiha sûresinde geçtiği üzere, gazaba uğrayanlardan oldular.
[31] Ebu’s-Suûd, I, 258.
[32] Samimi olsun veya olmasın (Beydâvî).
[33] Sâbiîler, bazı müfessirlere göre Yahudilik’le Hıristiyanlık arasında karma tevhîdî bir dine inanan kimselerdir. Bunların, Hz. Yahya’nın takipçileri oldukları söylenmektedir. Ancak bunlar Irak’ta yaşayan ve Mandeîler diye tanınan bir topluluğa mensup olabilirler. Harran’daki kendilerine Sâbiî ismini verenler ise bunlardan değildirler.
[34] Çünkü son din İslâm geldikten sonra artık hiçbir din makbul değildir (3/85). Eğer onların imanı ve ameli kabul olsaydı Hz. Peygamber (sas.), onları davetle uğraşmazdı. [bk. 3/85; 5/69; 7/157-158; 8/38; 22/17]
[35] Müslümanlara cuma vaktinde alışverişin yasak olması gibi, yahudilere de Cumartesi günü balık avlamak yasaktı. Onlardan bu yasağı dinlemeyenler ceza olarak maymuna dönüştüler. Maymuna dönüşen bu grup rivayete göre üç gün sonra da helak oldu. Hayvanlardan insan olmamıştır ama böyle maddeten veya mânen hayvanlaşan insanlar çok olmuştur.
[36] Âyetin son cümlesini: “Eğer Allah dilerse (istenilen şeyde mutlaka) doğruyu buluruz.” şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Sonraki âyet de bu anlamı vermeye daha uygundur.
[37] Veya, (düşman elinden) size esir olarak gelirlerse fidyelerini verip kurtarıyorsunuz.
[38] bk. 3/48-49.
[39] Hz. İsa ve Hz. Muhammed’i (sas.) yalanladılar. Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. Şa’yâ’yı da öldürdüler.
[40] Bu âyetten anlaşıldığı üzere Allah’ın gönderdiği son peygamber ve Kur’an’a inanıp kabullenmedikçe yahudi ve hıristiyanların imanları geçerli değildir. [bk. 7/157]
[41] Âyette bu kelime “içirildi” olarak geçmektedir; fakat Türkçe’de genelde “işledi” şeklinde kullanılır. ”Sızısı içime indi, içime işledi” gibi.
[42] Çünkü yahudiler, Tevrat’ta değişiklik (tahrifat) yapmışlar ve bazı peygamberlerini öldürmüşlerdi. [bk. 2/61; 4/46; 5/41]
[43] Buradaki “mâ” harfine, Ebû Müslim nefiy (olumsuzluk) anlamı vermişse de ona karşı yeterince reddiye yazılmıştır.
[44] Âyetteki: “Ey iman edenler!” lafzı Kur’an’da 88 yerde geçmektedir. Tevrat’ta ise: “Ey miskinler!” diye hitap edilmiştir. Nihayet meskenet (miskinlik) onların damgası olmuştur (Elmalılı, I, 374).
[45] Çünkü yahudiler ağızlarını eğip “i” harfini aşağı çekerek alay mahiyetinde İbranice kötüleme anlamındaki bir kelimeye benzeterek “râ‘inâ” (ey çobanımız, ey ahmak, bizim en kötümüz) şeklinde söylerlerdi. Burada Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a karşı saygısız ifade şekillerinden kaçınmaya da işaret edilmektedir.
[46] Münâfıklar da kâfirler grubundandır.
[47] Nesih: Allahu Teâlâ’nın, uyguladığı tedricî/pedagojik bir eğitim metodu ile dinler ve hükümler arasında yaptığı bazı değişikliklerdir. İslâm, önceki dinleri, dinler arası nesihle hükümsüz bırakmış, âyetler arası nesih de aynı konudaki bir hüküm için yeni bir açıklama getirip bu husustaki son hareket tarzını belirtmiştir. Genel olarak, yürürlüğe giren bu son âyet, bazen bir hükmün müddetini beyan, bazen de takyîd etmiş (sınırlama getirmiş)tir. Hem de yüce Allah nesihle kullarının itaatini ölçmektedir. Çünkü neshin imkânsızlığını gösterecek hiçbir delil yoktur (Cessâs, I, 50). (bk. 16/101; ayrıca krş. 4/15 ile 24/2; 4/43 ile 5/90) Bu âyetin sonunda ve diğer âyetlerin başındaki “bilmez misin” ifadesi “bilmedin mi” kalıbıyla gelmiştir. Fakat Türkçe ile maksadın daha iyi anlaşılması için bu ifade kullanılmıştır.
[48] Başlangıçtaki bu uygulama Tevbe sûresinin 5. ve 29. âyetleriyle neshedilmiş ve cihada izin verilmiştir.
[49] Râzî, III, 355-358.
[50] Kurtubî, II, 301.
[51] Yahudi ve hıristiyanlardan müslüman olanlar. [krş. 4/162]
[52] İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 117.
[53] Hükümleri ve uygulamasını.
[54] Hz. İbrahim zât ve sıfatlarında, hüküm ve hâkimiyetinde tek olan, âlemlerin Rabbi Allah’a bütün benliğiyle teslim olmuş, bunun aksine hiçbir varlığı yüceltmemiştir. Bundan dolayı onun dinine “Hanîf dîni” denmiştir. [bk. 3/95]
[55] bk. 2/113, 120.
[56] Allah’ın boyasıyla yani İslâm ile boyanmak demek şirk, küfür, nifak, büyüklenme ve benzeri pisliklerden arınmak; hayat tarzını, Kur’an’a/İslâm’a göre düzenlemek ve onu öze/temele yerleştirmektir.
[57] Resûlullah Medine’ye hicret ettiği zaman 16-17 ay Kudüs’e yönelerek namaz kılmıştı. Bunun üzerine yahudiler kendilerine pay çıkararak şımardılar, münâfık ve müşrikler de ileri geri laf etmeye başladılar: “Muhammed nereye yöneleceğini bilmiyor.” dediler. Cenâb-ı Hak da Resûlü’nün niyazı üzerine aşağıdaki âyetlerle Kâbe’ye dönülmesini emretti.
[58] Âdil olma vasfı Buhârî’nin ifadesidir (Zebîdî, XI, 63). Vasat (dengeli) ifadesi; orta, ifrat ve tefritten uzak, mûtedil, hayırlı, âdil ve mümtaz gibi anlamlara gelir. [bk. 3/110]
[59] Çünkü Resûlullah’ın her iki kıbleye yöneleceği kendi kitaplarında yazılı idi.
[60] İnat ve taassup, nefsin imanla terbiye edilmeyişinden ve Allah’a tam teslim olmayışından ileri gelir.
[61] Yani yahudiler: “Muhammed dînimizi terkediyor fakat kıblemiz Kudüs’e yöneliyor.”; müşrikler de: “Ceddi olan Hz. İbrahim’in kıblesini bırakıp yahudilerin kıblesine dönüyor.” dediler. Bunun gibi İslâm’a uymayan İslâm dışı her grubun da gönlünce yöneldiği bir yönü vardır ki müslümanları da Allah’ın yönünden ayırıp kendi yönlerine çevirmek için gayret sarfederler.
[62] Bir toplum bir insana hayran oldu mu onu yüceltip kutsallaştırır ve (neredeyse onu) tanrı mertebesine çıkarır. Bazen de eşyayı kutsallaştırır. Artık bunlar eleştirilemez (Kösemihal, s. 134). Çünkü onlar artık tabulaşmış/putlaşmış olup yapılan her mühim iş ve harekette ona karşı tapınma edâsıyla bağlılıklarını sunarlar. Bu sosyolojik olay, ateistlerde ve ilkel (klan) kabilelerde daha yaygın halde idi. Bir kimse birini veya bir şeyi Allah için değil de onları Allah yerine veya Allah gibi severse/Allah gibi sevgi gösterirse, şirke düşmüş ve kendine zulmetmiş olur. [krş. 58/22]
[63] Yüce Allah’ın gönderdiği son din İslâm’a ve O’nun kitabına uymayan bütün sistem, örf âdet ve gelenekler batıl olup, Allah katında makbul değildir ve sonu hüsrandır. [bk. 2/138; 3/83; 5/50; 43/22]
[64] Veya: (Hakka çağırıldıkları halde anlamayan) kâfirlerin hali, (çobandan) bağırtı ve çağırtıdan başka hiçbir şey duymayan (hayvan)ların haline benzer.
[65] Resûlullah (sas.) âyetteki ‘habâis’ (pis şeyleri) açıklarken bunların dışındaki eti yenmeyen hayvanları bildirmiştir. Bunlar da hadis ve fıkıh kitaplarında mevcuttur [krş. 7/157]
[66] Yahudi hahamları, âhir zaman peygamberinin vasıflarını ve geleceğini haber veren âyetleri bile bile gizliyorlardı. [bk. 2/ 146]
[67] Önceki hıristiyanlar, doğuya; Medine ve çevresindeki yahudiler ise kuzeybatıya düşen Beyt-i Makdis’e yüzlerini dönerek ibadet ediyorlardı. Müslümanlar da Kâbe’den önce Beyt-i Makdis’e veya uygun gelen cihete dönüp ibadet ediyorlardı. Burada gerek böyle, gerek namazda selam verirken yüzü doğu ve batıya çevirmek de kastedilmektedir.
[68] İslâm hukukuna göre; kasten öldürülenin vârisi hem kısası, hem de diyeti (kan bedelini öldürene) bağışlayabilir. Bu takdirde olayın bir amme suçu sayılması dolayısıyla, devletin bunu ta‘zir yoluyla takdir ettiği daha hafif bir ceza ile cezalandırma yetkisi vardır. Tevbe etmeyenlerin âhiret cezası bâkîdir. [bk. 5/33; 17/33]
[69] Bu konuda geniş bilgi için bk. Feyizli, s. 13-36.
[70] Kur’an’ın indirildiği Kadir gecesi, dünyanın/insanlığın aydınlanma gecesi olarak daima kutlanacaktır.
[71] Peygamber Efendimiz, “Hilâli görmekle orucu tutun, hilâli görmekle iftar (bayram) edin.” buyurmuştur. Bir kimse, kendisi hilâli gördüğünde veya âdil bir kişi gördüğünü söylediğinde oruca başlar. Eğer İslâm hükümleri geçerli olan ve gecesi aynı geceye rastlayan ülkelerin birinde, şahitlerin şehadetiyle hilâlin görüldüğüne hâkim hüküm vermişse bütün müslümanlara aynı gecenin sabahında oruç tutmaları veya bayram yapmaları farzdır. Böyle değil ise hilâlin görülüşüne göre amel edilir. Sadece fen bilginlerinin hesabı (takvim) kâfî değildir. Mezheplerin ittifakı da bu görüş üzeredir (Cezîrî, I, 448, 451; Fetâvâ-i Hindiyye, II, 209; Ali el-Kârî (Mirkât), V, 502).
[72] Mevdûdî, I, 149.
[73] “Kumar, hırsızlık, dolandırıcılık, cebir, çapulculuk, emanete hıyanet gibi haksız yollarla mallarınızı yemeyin.” demektir. Âyette geçen “haram yollardan” ifadesinden maksat ise yalancı şahitlik, yalan yere yemin ve rüşvettir.
[74] “Evlere kapılarından girin (başka yerden girmeyin.” ifadesi sosyal yönden de bir terbiye ve ahlâk kuralı içermektedir. [Aynı zamanda bir eve izinsiz girilmemesi konusunda bk. 24/27-28; 33/53]
[75] Geçen senenin Zilkâde ayı bu senenin ayına denktir.
[76] Savaş yapılması haram olan aylar; Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır.
[77] Bu âyette, malı israf etmenin, Allah yolunda (din uğrunda) harcamamanın helake ve azaba sebep olacağı bildirildiği gibi bunun dışında bazı şeylerin de helake sebep olduğu hakkında sahabe fetvaları vardır. Buna dayanılarak kendi canına kıyma, bile bile kendine zarar verecek bir hareket ve eylemde bulunma veya sonunda vücuda/sağlığa zarar veren şeyler başta keyif verir gibi olsa da, bu âyetteki yasak hükmüne dahil edilmiştir (İbni Kesîr (Çetiner), III, 768-769; Mehmed Vehbi, I, 334-337). [bk. 4/29; 88/6-7]
[78] İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 174.
[79] Şevvâl, Zilkâde ayları ve Zilhicce’den on gün.
[80] Cessâs, I, 309.
[81] Arafat’taki vakfe (durma); haccın rükünlerinden olup Arefe günü zevâl vaktinden, Kurban bayramının birinci günü tan yeri ağarıncaya kadar herhangi bir zamanda yerine getirilir. Kureyş ve dini Kureyş ile aynı olan bazı müşrik kabileler, Müzdelife’de vakfe yaparlardı (Zebîdî, IX, 55).
[82] Teşrik günleri, Kurban bayramının ikinci gününden başlar, dördüncü günü ikindi vaktine kadar devam eder. Teşrik tekbirleri ise Arefe günü sabah namazında başlar, dördüncü günü ikindi vaktine kadar devam eder.
[83] Bu âyet münâfıklardan Ahnes b. Şurayk hakkında indi. Bu kişi, tatlı dilli olmakla birlikte, cânî ruhlu bir kimse idi. Mekke’nin fethinden sonra müellefe-i kulûbdan sayılıp ganimetten kendisine pay ayrıldığı, sonraları İslâm‘dan tekrar çıktığı kaydedilir.
[84] İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 184-185.
[85] Kurtubî’ye göre bu âyet, İsrâiloğulları’nı, bütün insanları ve Allah’ın bütün nimetlerini içine almaktadır. Buradaki nimet ise Hz. Muhammed (sas.) ve İslâm’ın kaynağı Kur’an’dır. Bu nimeti değiştirmek ise Hz. Peygamber’i tasdik etmemek, onun bildirdiklerine –bir kısmına dahi olsa– kasten uymamak, onları yerine getirmemektir (Kurtubî, III, 161).
[86] Bilâl, Süheyb ve Ammâr (r.anhüm) gibi.
[87] İslâm’da savaşta bile aşırı gidilmez; harp etmeyenler, kadınlar ve çocuklar öldürülmez. [bk. 2/190-193; 8/36]
[88] Bu hüküm 9/122. âyetle tahsis edilmiştir.
[89] Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın içkiye müptela insanları uyarmasının pedagojik merhale olarak ikincisidir. Birtakım insanlarca, içkinin bazı faydaları var gibi düşünülüyorsa da, gerek içki ve gerekse kumarın fert ve topluma zararının, kötülüklerinin ve günahının daha büyük olduğuna dikkat çekilmektedir. Çünkü içkinin yasak edilmesi, hemen kesin olsa idi, içki müptelası insanların onu birdenbire bırakması zor olacağından nefsin emri öne çıkar Allah’ın emri geriye bırakılabilirdi. Bu kadarki uyarıdan bile, elbette, aklını kullanan bir mü’min, zarar ve günahı daha büyük olana yanaşmayacaktır. [bk. 16/67; 4/43; 5/90-91]
[90] Buhârî ve Müslim’de yer alan bir hadîs-i şerîfe göre bir müslümanın kanı şu üç şeyden biriyle helal olur: a. Evlendikten sonra zina ederse. b. Kasten bir mü’mini öldürürse. c. Mürted olursa; yani bilerek dinden çıkacak söz ve harekette bulunup da, teklif edildiği halde tevbe etmez, imana döndüğünü açıklamazsa (Muhammed Fuad (Lü’lü’), hadis no: 1091). Bu suçlar cemiyeti yıkan suçlardır. İslâm’a göre öldürme kararı ise ancak, yetkili merci olan hâkim tarafından verilir. [bk. 8/36; 4/76]
[91] Cariyeler, harp esiri olup devlet emîri tarafından savaşçılara ganimet olarak verilen kadınlardır. Çoğunlukla metres durumunda değil; kocaları ölmüş hizmetçi kadın konumundadırlar ve iffetlidirler. İslâm hukukuna göre, bu durumdaki bekâr cariyeler, ya kendi durumundaki erkek bir köle ile veya hür bir kadınla da evli olmayan hür bir erkekle sahibinin izniyle evlenebilirler. Fakat bu sistem bitmesine rağmen çağdaş görünümlü gönüllü cariyelerin, nikâhsız/metres veya zevk ve serüven düşkünü kadınların ortaya çıkması çok üzücü bir haldir. (bk. Akgündüz, s. 151-155; Molla Hüsrev, Dürer, I, 340) [krş. 4/24; 24/32; 33/59 ve dipnotu]
[92] Mâide sûresi 17, 72-73 ve 89 ile Tevbe sûresi 30. âyetlerde belirtilen özelliklerdeki Ehl-i Kitab olan (hıristiyan ve yahudi)ler de şirk içinde kâfir olmalarıyla nikâhta bu genel hükme dahil edilmişlerdir. [bk. Âlûsî, II, 179]
[93] Kadınlar, zevk aracınız değil nesil yetiştiren tarlanızdır. [krş. 4/24, dipnot 2] Kadınla cinsel beraberlik sırasında uygun sevgi davranışlarıyla bedenî ve rûhî ön hazırlık, besmele ile de mânevî hazırlık yapın ve soyunuzun devamı için de çocuklar yetiştirin (Sahîh-i Buhârî (Sofuoğlu), I, 156; Mevdûdî, I, 136). [bk. 2/222]
[94] Yahudiler, hayız halinde kadınlarla meşru olmayan yerinden temasta bulunuyorlardı.
[95] bk. Bilmen, Istılâhât, II, 189, 202-203, 226.
[96] Buhârî (Tecrid), XI, 381. 2/229. Âyetin açıklamasında geçtiği üzere erkek kadını bir veya iki ric‘î talak ile boşamışsa, iddet müddetinin sona ermemesi lazımdır. Yoksa bu boşama, her birinde beynûnet-i suğrâ ile ba‘în olur/kesinleşir. Bu bâinleşen talakın her birinden sonra evliliğin devamı isteniyorsa kadının rızası ile yeni bir nikah gerekir. Çünkü eşi kendisine artık haram olur. (Bilmen, Istılâhât), II, 226-227). Ancak beynûnet-i kübrâ ile yani üç kez veya üçüncü kez boşanmış kadının, başka biri ile sahih bir evlilik geçirip ondan da bir kasıt ve hile olmaksızın boşandıktan sonra ancak yeniden nikahla 230. âyet gereğince önceki kocasına dönmesi caiz olur.
[97] (Hazîn, I, 158; Nesefî (Medârik), I, 117). Mâ‘kıl b. Yesâr’ın (ra.) kız kardeşini, kocası ric‘î talakla boşamıştı fakat iddeti içinde sözünden dönmedi. Kadının iddeti bitmesine ve talakın ba‘înleşmesine yani artık pişmanlık ve dönüşün imkânsızlaşmasına rağmen, karı koca aralarında nikâh akdi için yeniden anlaştı. Fakat Mâ‘kıl (ra.) buna razı olmadı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme geldi. Çünkü onu ‘Beynûnet-i Kübrâ’ ile boşamamıştı. Bu yüzden Hz. Mâ‘kıl (ra.), kız kardeşinin kocasını çağırdı ve onları yeniden evlendirdi (İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 210-211; Buhârî, “Tefsîr”, 2/40).  Diğer bir bâin şekli şöyledir: Bir kimse karısını, bâin (kesin) boşama ifade eden “Sen bâinsin, seni boşadım, sen benden boşsun, seni terkettim, bıraktım, çık git.” gibi lafızlarla boşarsa, bu boşama ric’î olmaz, bâin olur (Bilmen, Istılâhât, II, 187-189)
[98] Eşi ölmeyip boşananlar için ise bekleme süresi üç aydır (Buhârî, “Tefsîr”, 2/65). [bk. 65/4]. Hamile olanlar için bekleme süresi yine doğum anında biter. Cariyeler için ise yarım iddet iki temizlik süresidir.
[99] Bu usul, Allah’ın belirlediği bir edep ve terbiyedir. İddetini bekleyen ve kendisiyle evlenmek istenilen kadına, “sen çok iyi, sâliha bir hanımsın, senin gibisi az bulunur, seni beğeniyorum” gibi tâciz etmeksizin bir iki üstü kapalı söz söylenebilir; açıkça evlenme teklifi yapılmaz. Bu noktadan hareketle gerek flört olayı, gerek şartlı ve bir müddet için nikâhlanma da gayr-i meşrudur.
[100] Gizlice buluşmalar ve batıl (modern) tâbiriyle flört hayatı, asla İslâmî değildir; haramdır. Bu da sağlıklı akılla değil, hissî/duygusal dürtülerle yaşayanların halidir.
[101] Halvet-i sahîha da buna dahildir. Yani cinsel ilişkiye herhangi bir engel olmaksızın müsait zemin ve yeterli zaman içinde gizli veya kapalı bir yerde bir kadınla başbaşa kalmak da mehir ödeme bağlamında, cinsî temas hükmünde sayılmıştır; mehrin tamamı kadınındır. Ancak gerek zifaf, gerek halvet-i sahîhada hastalık ve benzeri ciddi bir engelden dolayı temasta bulunmamışsa o zaman kadın mehrin yarısını alır. (Kurtubî, XIV, 228; Zuhaylî (Fıkh) VII, 235; Cezerî, IV, 108)
[102] Halvet-i sahîha da buna dahildir. Yani cinsel ilişkiye herhangi bir engel olmaksızın müsait zemin ve yeterli zaman içinde gizli veya kapalı bir yerde bir kadınla başbaşa kalmak da mehir ödeme bağlamında, cinsî temas hükmünde sayılmıştır; mehrin tamamı kadınındır. Ancak gerek zifaf, gerek halvet-i sahîhada hastalık ve benzeri ciddi bir engelden dolayı temasta bulunmamışsa o zaman kadın mehrin yarısını alır. (Kurtubî, XIV, 228; Zuhaylî (Fıkh) VII, 235; Cezerî, IV, 108)
[103] “es-Salâtü’l-vustâ” “hafizû” fiilinin özellikli diğer mef‘ûlüdür. “Vustâ” kelimesi, “evsat” kelimesinin müennesi olup orta ve en hayırlı anlamına gelir. Resûlullah (sas.) Hendek gazvesinde: “Orta namazdan yani ikindi namazından bizi güneş batana kadar alıkoydular, Allah onların evini ateş doldursun!” buyurmuştur. (Muhammed Fuad, I, Bab 36/365-366). Ayrıca, “Vustâ namazı, ikindi namazıdır.” buyurmuştur. Sahabenin ekserîsi ve tâbiînden çoğunluğunun görüşü de bu şekildedir. Bunun dışında namazların önemi için orta namazının sabah namazı veya beş vaktin her biri olduğu hakkında görüşler de vardır (Bu âyet için bk. Beydâvî; İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 167; Elmalılı, II, 125-127; Taberî, II, 342-346; Ukberî, s. 100, Râzî, V, 291; Müslim, “Mesâcid”, 629).
[104] Bu âyetteki, “kadına bir yıllık bakma mecburiyeti” 2/234. âyette dört ay on güne indirilmiştir. Mücahid’e göre evde oturmayı ve nafaka almayı tercih etmişse, yine bir senedir.
[105] Vebâ salgınından kaçan İsrâiloğulları.
[106] Sekiz gün (Mukâtil, s. 106).
[107] Tâbût, Hz. Musa’nın savaşlarda ordunun önünde bulundurduğu bir sandıktı. Asker bundan mânen kuvvet alır, harpten kaçmazdı (Kurtubî, III, 249; Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, I, 758; Elmalılı, II, 831).
[108] Yahudi ileri gelenlerine göre iktidar ancak servet sahiplerinin elinde olmalı idi. Bu âyette ise iktidar sahibinin ehliyete, mânevî güce sahip, ilim sahibi ve cesaretli olması gerektiği vurgulanmaktadır.
[109] Hz. Musa’nın kavminde de benzer bir olay oldu. [bk. 5/24-26]
[110] Câlût, çok eskiden Sînâ yarımadasında (Mısır ile Filistin arasında) yaşayan bir kavim olan Amalika kavminin zalim bir hükümdarı idi. Davud (as.) (M.Ö. 1004-965) Bu savaşta Allah’ın verdiği mucize ve fırsat sayesinde yolda gelirken ilhamla alıp attığı sapan taşı ile onu öldürdü. Tâlût’un askerleri de onları yendiler. Bunun üzerine Tâlût, Hz. Davud’a kızını ve devlet mülkiyetinin de yarısını verdi. Sonra Tâlût’un ölmesiyle de mülkiyetin tamamına sahip olup İsrâiloğulları’na peygamber olan ilk hükümdar oldu. Kudüs’ü kendisine başkent yaptı. [İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 226; Elmalılı, II, 140-142]
[111] Âyete’l-kürsî için Peygamberimiz (sas.), “Kur’an’daki en büyük âyettir.” buyurmuştur. Bunu ihlasla okuyan kimsenin belalardan emin olduğuna ve çok sevap kazandığına dair hadisler vardır. İçindeki “Hayy ve Kayyûm” lafzının İsm-i A‘zam olduğu hakkındaki hadis ve bilgi için bk. 20/111 âyetin dipnotu.
[112] İslâm, iman konusunda zorlamayı değil, tebliği, daveti ve irşâdı esas almış, iman edip etmemeyi, herkesin hür irade ve vicdanına bırakmıştır (Ebû Davud (Koçaslı), “Cihad”, 126). (bk. 3/20; 18/29; 100/6). Ancak toplumun fesadına sebep olan hallerde yönetim birimlerince bazı yaptırımlar uygulanır. Aile reisleri de aile fertlerine din bilgilerini öğreterek gereğini yaptırmaya çalışır.
[113] Arapça’da “tâğût” kelimesi sözlük anlamıyla haddi aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden ve O’nun kullarının hâkimi ve mâliki olduğunu inkâr edip onları kendi kulu olmaya zorlayan kimseler için kullanır. Allah’a isyan üç derecede olabilir: 1. Bir kimse Allah’ın kulu olduğunu kabul eder, fakat pratikte O’nun emirlerinin aksini yaparsa buna fâsık denilir. 2. Bir kimse Allah’tan ilgisini keser ve başka birisine bağlanırsa o zaman kâfir olur. 3. Allah’ın hükümlerini beğenmeyerek onu uygulamaya mânî olan ve O’nun kullarını kendi emirlerine ve yoluna boyun eğmeye zorlayan kimse tâğûttur. Böylece, Allah’ın emirlerini engelleyip insanları kendisinin istek ve emirlerine sevk eden tâğût; nefis, şeytan, rahip, liderler, kral ve benzerleri, herhangi bir şahıs da olabilir ki yüce Allah bu tâğût belasından kaçınmayı emretmiştir (16/36, 39/17-18). Bu nedenle bir kimse tâğûtu reddetmedikçe gerçekten Allah’a inanmış sayılamaz. Çünkü tâğûtlar, kendilerini ilâh yerine koyup Allah’ın dinine alternatif bir din koyarlar ve ona itaat ettirmek isterler. Fakat mü’minin kalbinde hak ile batıl asla uzlaşmaz (Mevdûdî, I, 160).
[114] Meşhur kavle göre Hz. Üzeyr’dir (Elmalılı, I, 884).
[115] Üzeyr (as.), Kudüs’ün, M.Ö. 586 yılında Buhtunnasr tarafından tahrip edilmesinden yıllar sonra, götürüldüğü Bâbil esaretinden kaçıp tekrar geldiğinde, “Bu yıkılıp ölmüş şehir, tekrar eskisi gibi nasıl yapılıp dirilecek?” demişti.
[116] “Fesur hünne” lafzındaki (sâd)ın kesre ile okunuşu da vardır ki buna göre de, kesme mânasını ihtiva etmektedir (Palevî, s. 37; Sicistanî, s. 96).
[117] Bu âyet-i kerîmede hem Hz. İbrahim’in düşüncesini hür olarak söylemesinin, hem de O’nun şahsında bütün insanlara -meydana gelen mucize şekliyle- diriltme olayının örneği verilmiştir.
[118] İslâm öncesinde Araplar ziyafet verirler, çeşitli cömertlik gösterileri yaparlar ve elindeki avucundakinin tümünü o gün harcarlardı. Bununla övünürler, şairler de bunları şiirlerle överlerdi. Bu cömertlikleri nisbetinde de asillik ve şeref pâyesi ile taltif edilip bununla gururlanırlardı. İşte İslâm bu hususta bir dönüşüm gerçekleştirdi: Cimriliği yerdiği gibi, üstünlük ve şerefin de Allah’ın emrine uygun yaşamakta ve O’nun rızasını kazanmakta olduğunu, O’nun rızası yolunda olmayan, gerek gösteriş gerekse inançsızlık içindeki harcamaların hiçbir değeri olmadığını ilan etti. Aynı zamanda âyet-i kerîme; gösteriş, başa kakma veya kendisine hizmet ettirme durumunda, verilen sadakaların boşa gideceğini de bildirmektedir. [bk. 17/26-27]
[119] İhlasla yapılan amellerin sevâbı da böyledir.
[120] Âyet-i kerîmedeki “hikmet” kelimesini İbni Abbas (ra.); “Helal ve haram ilmi ve Kur’an tefsiri” ile izah etmiştir ki bu da şer‘î ilimleri bilmek demektir. Aynı zamanda hikmet derin ve yararlı bilgiler olup işe yaramayan birtakım felsefî nazariyeler değildir. Kendisine hikmet verilen kimse; Kitab’ı, sünneti ve ilgili ilimlerin inceliklerini bilip düşünür, bütün iş ve sorumluluklarını noksansız onlara göre yerine getirir. Nefse uygun düşüncelerden, iş ve hareketlerden bütün günah ve kötülüklerden uzak kalır. İşte bunlar kendisine hayır verilmiş hikmet sahibi kimselerdir. [bk. 3/164, 16/44]
[121] Bu âyet-i kerîme, kendilerini Allah yolunda ilme ve cihada adamış olanlar hakkında nazil olmuştur.
[122] Bk. 83/1-17; 4/29; Buhârî, “Buyû”, 26; Müslim, “İman”, 43, 164, 220.
[123] Bu iki âyet, faizde üçüncü aşamadır. Görüldüğü gibi bu âyetlerde her türlü faize kesin yasak getirilmiş, faizde ısrar etmenin ise Allah’a (cc.) ve Peygamber’e (sas.) karşı savaş açmak olduğu ifade edilmiştir. Allah’a ve Peygamber’e inanan bir kimse için bu dehşet verici bir ifadedir. [bk. 3/130; 30/39]
[124] İbni Abbas’a göre en son nazil olan âyettir. Bakara sûresinde bulunan tek Mekkî âyettir. Vedâ Haccı’nda Mekke’de nazil olmuştur.
[125] Celal Erbay, s. 90-93.
[126] Mecelle, md. 8; Cessâs, I, 700-701; Elmalılı, II, 261-262.
[127] Ya da şahitliği gizlerseniz (Kâsımî, s. 32; Semerkandî, I, 318).
[128] Buhârî’nin rivayet ettiğine göre, bu âyet 286. âyet ile neshedilmiştir.
[129] Hadîs-i kudsî’de yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bir kimse bir iyilik yapmaya niyet eder onu yapamazsa ona tam bir iyilik, eğer yaparsa on iyilikten, yedi yüz hatta daha fazlasını yazarım. Bir kötülük işlemeyi düşünür de yapmazsa bunu, onun için yazmam; eğer yaparsa bir kötülük (bir mislini) yazarım.” (İbni Kesîr (Çetiner), III, 1130)
[130] Peygamberler arasında, ancak derece bakımından üstünlük vardır. Bilinen peygamberlerin birine inanmayan kimse, Allah’a da iman etmiş sayılmaz. [bk. 2/253; 17/55; 21/107]
[131] İyilikleri düşünmenin bile bir ecri vardır.
[132] “Âmene’r-Resûlü” diye bilinen bu iki âyetin, Peygamber Efendimiz’e Miraç gecesinde vasıtasız olarak vahyolunduğu rivayet edilmektedir. Bu iki âyet hadislerde övülmüş, her zaman ve özellikle yatmadan önce okunması tavsiye edilmiştir. “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti geceleyin okuyan kimseye (o gece için) bunlar yeter.” (Riyâzü’s-sâlihîn, 1019; İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 258). Bu iki âyet, ilâhî emirler karşısında mutlak itaate yönelen mü’minlerin inançlarındaki sadâkati, mü’minlerin vasıflarını, konumlarını ve Allah’ın adaletini ifade etmektedir. Ayrıca mü’minlere Rablerinin celâline uygun nasıl dua edeceklerini de öğretmektedir. Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin her birinin ayrı ayrı, “Akıllı bir adam görmedim ki Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti okumadan uyusun.” dedikleri nakledilir. (Elmalılı, II, 1008; Zebîdî, II, 71-72).
Share on Google Plus

About İbrahim Can Gezer

This is a short description in the author block about the author. You edit it by entering text in the "Biographical Info" field in the user admin panel.
    Blogger Comment

0 yorum:

Yorum Gönder