26 Eylül 2014 Cuma

Diyorlar Ki (Ruşen Eşref Ünaydın)

Diyorlar Ki (Ruşen Eşref Ünaydın) Uzun Özeti


Diyorlar Ki (Ruşen Eşref Ünaydın) Uzun Özeti
1917 yılında Galatasaray’dan hocası olan Fikret’in bir şiiri hakkında yazdığı yazının Servet-i Fünun’da yayımlanma­sından cesaret alan Ruşen Eşref yazı hayatına atılır. Ardından Aşiyan’da karşılaştığı Rıza Tevfik’ten de bir randevu koparır ve Filozofla evinde yaptığı görüşme sonunda “Rıza Tevfik Bey’le Bir Gün” başlıklı bir yazı kaleme alır. Yine Servet-i Fünun‘da çıkan bu yazıyı Donanma mecmuasında “Cenab Şahabeddin Bey’i Bir Gün Ziyaret” takip eder. Bizde benze­rine daha önce rastlanmayan bu edebî mülakatların çok be­ğenilmesi üzerine, Abdülhak Hamid, Halide Edip ve Fazıl Ahmed’le yaptığı mülakatları da Türk Yurdu’nda yayımlanır, da­ha sonra Vakit gazetesine geçer.
Mülakatlar, 1918 yılının başlarında Vakit’te peş peşe çık­maya başlayınca, özellikle Edebiyatçevrelerinde, bütün hızıyla devam etmekte olan dünya harbi haberlerine duyulan merakı bile bastırmış, bir yığın dedikoduya ve tartışmaya yol açmıştır.
Ruşen Eşrefin Diyorlar ki adlı eserinde Abdülhak Hamid, Nigar Ha­nım, Sami Paşazade Sezai, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Mehmet Emin,Halide Edip Adıvar, Hamdullah Hamdi, Ziya Gökalp, Ömer Seyfet­tin, Refik Halit Karay, Fazıl Ahmet Aykaç, Ahmet Haşim ve Ali Kemal ile yapılan mülakatlar vardır.
Diyorlar ki’den Nigâr Hanım
- Kim bilir hanımefendi, size ilk şiir hevesini veren sebep­ler ve ilhamlar nelerdi? Okudum Ki pek küçük yaşta ruhunu­zu terennüm etmeye başlamışsınız!
- Bana ilk şiir hevesini veren yaradılışımdır. Çünkü ben on iki yaşında bir çocuktum; kardeşim bir kaza sonunda öl­müştü ve benim en evvel Ki şiirim de maateessüf bir mersiye oldu. Türkçeyi ben Kadıköyü’nde, Fransız mektebinde iken okuyup öğrendim. Babam, bana öğretmen olarak Celâl Sahir Bey’in kayın babası olan Ebüllisan Şükrü Efendi’yi seç­mişti. İlk yazılarım çıkmaya başladığı zaman ben on dört yaşındaydım. Diyebilirim Ki şairlik zevkini annemden almı-şımdır; çünkü annem, efendim, gayet çok şiir okurdu. Zavallı hasta olduğu zaman daima beyitler okurdu. Bununla beraber benim en büyük ilham kaynağım vatanımdır.
- Eski Edebiyatımızı çok okur muydunuz hanımefendi? Eskiler arasında hissinizi en fazla okşayan şairler hangileriydi?
- O zamanlar ben eski divanları okurdum. Leyla, Şeref divanları; fakat Muhlis Paşa divanı Ki Esat Muhlis Paşa çocuk­larımın eniştesinin yani Sadullah Paşa’nın babasıdır. O vakit­ler, sabahlara kadar dirseklerim yazıhane üstünden kalkmazdı. Zaten bütün hayatımda uyku uyumamaktan mustarip oldum efendim.
- Bendeniz de öyle!
- Hep eski divanları okurdum; daha doğrusu elimin altı­na ne geçerse okurdum. Bu benim âdetimdir. Bir taraftan da Hugo, Musset, Lamartine… Eskiler arsında beni en fazla Fu­zûlî duygulandırdı. (Ve biraz acele acele söyledi.) Fuzûlî, Fu­zûlî; hâlâ da bugün de Fuzûlî… ve Nedîm. Bunların ikisi arasında o kadar fark vardır ki; birisi aşk ve sevda da derin… Ötekini de şuhluğundan, şakraklığından severdim belki… Fa­kat ikisi arasında hiç aynı hissime tesir eden ortak bir nokta görmedim. Şeyh Gâlib’i de çok sevdim. Ee… O zamanların edebiyatı bu idi. Sonra ben de ilhamlarımı yazı hâline getir­meye başladım. O tarihte Muallim Hayret Efendi’nin Saadet de benim için yazdığı makaleler, son derece teşvik edici bir rol oynamıştır.
Ömer Seyfettin
Genç ve çalışkan hikâyececiye de müracaat ettim. Evve­la “Beni bu serinin içine katmayın.” diye özür diledi. Aradan bir müddet geçmişti. Bir gün oturduğum evi şereflendirdi. “Ben söyleyeceklerimi yazdım. Siz de bu yazar benim ah-babımdır; yüzünde, hareketlerinde, sözlerinde öyle dikkate çarpacak bir şey yoktur, dersiniz cancağızım.” dedi. Birkaç defa omuzlarımı okşadı. Kâğıtları bırakıp çıktı gitti. Kendisine teşekkürler ettim. Ömer Seyfettin Bey şunları yazmış:
Eski Edebiyat
Daha ben çocukken evimizde birçok divanlar vardı. On­ları okuya okuya edebiyata heves ettim. Fakat Eski Edebi­yatın çeşnisini, zevkini tattığımı iddia edemem. Çünkü bunun için başka bir ilim, başka bir tahsil ister. Pek gençken gazeller falan da yazdım. Fakat bunlar saçma şeylerdi. O vakit bu ya­na aklımda sadece Leyla ile Mecnun’lar kaldı. Demek Ki as­lında yalnız onları anlayabiliyormuşum.
Bugün artık ‘Eski edebiyat’ımıza hiç taraftar kalmadığı için bu mevzu bahse bile değmez sanırım. Divan Edebiyatı! İşte olsa olsa Edebiyat tarihi için lüzumlu bir saha! Daha faz­lasına aklım ermez. »
Şinasi’den sonraki edebiyata gelince: Namık Kemal Bey’i \ çok sevdim. ‘Evrek-ı Perişan’ dan sahifeler ezberledim. Bana ‘canlılık’ zevkini veren; beni iyiye, doğruya, güzele samimi­yetle alakadar eden Namık Kemal’dir sanıyorum. Ne yalan söyleyeyim, Hamid’i pek o kadar anlayamıyorum. Ekrem Bey’e gelince, Nejat’ı için yazdığı şeylere hâlâ bayılırım. Bun­lar ne kadar insana tesir eden şeylerdir.
Edebiyat-ı Cedide
“Fikret!.. İşte bana ‘mükemmellik’ şevk ve isteğini veren kimse! Lise sınıflarında İken hep ‘Rübab’ı okuyordum. Halit Ziya bizim ilk üstadımızdır. Ben, bir gece hiç uyumamış, sa­baha kadar’ Bir Ölünün Defteri’ni okumuştum. Yalnız onun dili skolastiktir. Yoksa tekniği öyle kuvvetlidir Ki Avrupa’nın güneydoğusunda, mesela Romanya’da, Sırbistan’da, Bulga­ristan’da, Yunanistan’da o kuvvette bir romancı yoktur. Buna emin olunuz. Bulgarların en büyük yazarı Vazof un eseri bile nihayet bir han odası hikâyesine benzer. Ne tasvir vardır, ne de sanat! Hüseyin Cahit tek bir roman yazmıştır; ‘Hayal İçin­de’. Ama ne roman… Hayat, olduğu gibi, bu romanın içinde­dir. Romanın kahramanı Nezih hâlâ gözünün önündedir. Mehmet Rauf’un ‘Eylül’ü de bizim edebiyatımızda eşi benze­ri bulunmayan bir eserdir. Yüksek, \;üce, manevi ruhi kadın aşkı… Hiç temas yok. İdeal aşk. Aşkın hürmetten nasıl doğ­duğunu anlamak İçin bu romanı okumalı. Her vakit söylerim, yine söyleyeyim: Eğer Tevfik Fikret’le onun arkadaşları ‘tabii dili’ kavrayabilmiş olsaydılar, şüphesiz, bizim de ebedi klasik­lerimiz olurdu. Çünkü onlar modern edebiyatın tekniğini ol­duğu gibi anlamış ve kabul etmişlerdir.”
Milli Edebiyat
“Bakınız ben Millî Edebiyat’tan ne anlarım: Vezinle dilin tam Türkçe, yani tabii olması… Zira yaratıcı bir sanatkârın duygularına sınır çizilemez. Bu sanatkâr karakterine, aldığı terbiyeye, nelere karşı bir meyil duyuyorsa onlara göre yazar. Hem, zannetmem ki, bir adam mademki bir topluluğun için­de yaşıyor; duyuşu, tarzı millî anlayışı dışında olsun. İnsan normal, anormal olabilir; fakat milliyet denilen manevi daire­nin içinde bunların her ikisi de yok mudur? Bu iki hâlin dur­madan devam mücadelesidir Ki hayata can verir. Mücadele-siz hayat, ölümün, yokluğun ta kendisidir.
Genç şairlerden en beğendiğim Orhan Seyfi’dir. Sonra da Faruk Nafiz… Nesir yazarlan içinde dilini en güzel buldu­ğum Refik Halit’tir. İşte tam İstanbul Türkçesi. Yakup Kadri te­miz ve seçkin, derin bir yazardır. Ama ben yine, Refik Halit’ten daha kolay lezzet alırım, hayalim yorulmaz. Halide Edip Hanım son romancımızdır. Hatta henüz onun karşısında bir ra­kip bile yoktur. Ben ‘plastik’ şeyleri çok sevdiğim için, onun hakkında fikirler ileri sürmek kudretini kendimde göremem. Herhalde gayet nefis yazıları var…
Bana gelince; ortaya esaslı bir eser koymadan sanat­kârlık hülyasına kapılmam bile! Edebiyatımızın hedefi: ‘Çok laf, az eser’ dir. Ben şimdilik hedefi ve bu anlayışı bozmaya çalışıyorum. Ağustos böceği gibi, öterek yan gelmekten ise, karınca gibi çalışmak daha iyi değil mi? Şimdiye kadar öttü­ğümüz elverdi; biraz da İş yapalım Ki çorak edebiyatımız şen­lensin, değil mi? Siz de bu fikirdesiniz sanıyorum.”
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder