26 Eylül 2014 Cuma

Boğaziçi Mehtapları (Abdulhak Şinasi HİSAR)

Boğaziçi Mehtapları (Abdulhak Şinasi HİSAR) Uzun Özeti


Boğaziçi Mehtapları (Abdulhak Şinasi HİSAR) Uzun Özeti
Abdülhak Şinasi Hisar, eserlerinin pek çoğunda İstan­bul’u ve İstanbul’un en önemli mekânı olan Boğaziçi, Çamlı­ca, Büyükada hayatını konu eder. O, mazinin güzelliklerini bugüne taşımak için edebiyatı bir araç olarak kullanır. ‘Boğa­ziçi medeniyeti’ tabirini edebiyatımıza sokan ilk kişidir. Boğa­ziçi Mehtapları bu anlamda önemli bir eserdir. Abdülhak Şi­nasi Hisar‘in şahsi hayatından esinlenerek yazdığı deneme­lerden oluşur. Denemelerde İstanbul ve Boğaziçi’nin medeniyetimizdeki yerini yazarın usta üslubuyla görürüz.

Boğa­ziçi Mehtapları Eserindenden Seçmeler

Tabiat Sevgisi Parçasından
İstanbul’da tabiatın emsalsiz güzelliği, şüphe yok ki Bo-ğazaiçi’ndedir ve İstanbul’un en güzel semti olan Boğaz’a o zaman gösterilen rağbet tabiata duyulan sevgiyi ve verilen kıymeti gösteriyordu. Theophile Gautier için olduğu gibi o zamanki hanımlar ve beyler için de tabiat var olan, görülen, sevilen bir şeydi. Bu ruhlar İnsan güzelliği kadar tabiat güzel­liğini de duymasını ve sevmesini biliyorlardı. Bu insanlar da­ha tabiatla aralarını büsbütün açmamışlardı. Ruhları ve vü­cutları birbirlerinden tamamiyle ayrılmamıştı. Şehir her ya­nından denizlere ve dağlara, Boğaziçi de her yanından kırla­ra açılıyordu. Nakil vasıtalarının iptidailiği, kulübelerde otu­ranlardan ta saraylardan oturanlara kadar herkesi mevsimle alakalandırır, sıcak ve soğuk, rüzgâr ve kar, yağmur ve çamur herkesi meşgul ederdi. Soğuğu ve sıcağı bütün insanlar du­yarlar, konakların, köşklerin odaları da mangallarla ısınırdı. Eski evlerin hayatı insanları tabiattan şimdiki apartmanlar gi­bi ayırmazdı. Eve bahçeden geçilir, bahçe sulanmak için bir kuyudan su çekilir, çiçekler bahçeden evlere girer, lavanta çi­çekleri temizliği duyuran kokularını yataklara dökerdi. İnsan­lar ne tattıkları zevki değiştiren mevsimleri, ne de sevdikleri hayvanları düşünmemezlik edemezdi. Evin en rahat köşele­rinde kediler horlardı. Daha eskiden İstanbullu ata biner, ava giderdi. Şehirde kira arabaları kadar da kiralanan binek hay­vanları vardı. Boğaziçi’nde de yalılar Önünde oltayla yahut da açıkta kayıkla balık tutulurdu.
Boğaziçi’nin hemen kendine mahsus olan ve sularının nefis meyvelerine benzeyen balıkları vardır. Bunlar da insan- ~ lan saatler ve mevsimlerle alakalandırır. Çünkü bazıları he­men her akşam, bazıları geceleyin tutulur, ekserisinin, birbiri­ni takible, aylara göre değişen ve hemen bütün seneyi kapla­yan ayrı ayrı mevsimleri vardır.
Sessizliğin Şiiri Parçasından
 Maziyi anlamak ve duymak için bilinmesi lazım gelen, şimdi elimizden kaçırmış olduğumuz bir nimet, bize yardım e-lini uzatan bir ilah vardı ki o da her günümüzü saran nefis bir sessizlikti. Sükût, gramofonlarla yenilerek, radyolarla kovula­rak, otomobil, otobüs, tramvay gürültüleriyle delik deşik edi­lerek gitgide o kadar azalmış, daralmış, ufalmış, yeni hudut­larının içinde kalmış ve bizim saatlerimizin çoğundan o kadar uzaklaşmıştır ki bazen ona rast gelince bir lezzet gibi duyuyo­ruz. Biraz süren sessizlik bize ilaç diye koklanan bir ruh gibi tesir ediyor ve musiki yerine geçiyor. Vaktiyle Shakespeare de tam bir sessizliğin en tatlı bir musiki makamına geçtiğini söylemekte haklıydı. Sükûta şimdi bir koruya, bir bahçeye gi­rer gibi erişiyoruz. O zamanlarsa bu bizim tabii ve hemen da­imi iklimimizdi. Sükût esas ve onun haricinde şarkı ve saz ise nadir tadılır zevklerdi. 0 zamanlarda bol bol kandığımız ses­sizliğe biz elbette şimdiki kadar acıkmış ve susamış değildik. Fakat bil Akis ona pek alışkın olduğumuzdan tadını çıkar­masını daha iyi bilirdik.
Hayat mefhumunun düşünülmesi gündelik patırtılar ara­sında o kadar güçleşiyor ki bunu duyabilmek ve tadabilmek için şehrin gürültülerinden kurtulmuş, yıkanmış olmak lazım geliyor. Şimdi sükûttan öyle mahrumuz ki geçenlerde Boğa­ziçi kıyılarında dolaşırken eskiden bildiğim bir ruha tekrar ka­vuşur gibi olmuştum. Onu birdenbire tanıyamadım. Tattığım lezzete akıl erdiremiyordum. Sükût içinde kendi kulaklarımın uğultusunu işitiyordum. Meğer bu beni yavaş yavaş sarmış olan eski, rahat ve tatlı sessizlikmiş. Onun nurunda vücudu­mun ve ruhumun, eyvah! Ne boş patırtıların kurbanı olarak ne kadar yorgun, ne kadar yıpranmış olduğunu gördüm.
Şarkıların Dedikleri Parçasından
Boğaziçi’nde bazı yaz günleri her zamankinden daha güzel olur. Bu harikulade günlerde gökyüzü daha parlak, de­niz daha berrak, dünya daha tılsımlı, hayat daha mucizeli, ta­biat daha ilahî görünür. Bu müstesna günler ruhlarımızı son haddine kadar açar; fakat asla mesut etmez. Bil Akis onların acı duyulan bir tadı vardır. Zira bilinmez nasıl bir yerden sır­rını vermeyen bir ruh sanki bize bakar; acır mı, acımaz mı? Bilemeyiz; küçüklüğümüzü gördüğünü sanırız ve mahzun oluruz. Genişlemiş ruhumuza o günlerde hayat, bütün lezze­tiyle, sanki az gelir. Ömrümüzün tabiat kadar güzel ol­madığını ve dünya kadar ebedî olmadığını daha çok duyarız.
Henüz çocukken hassaslığımın daha çoğaldığı böyle gün­lerde, artmış bir merakla, bir çiçeğe, mesela bir sümbüle ve­ya denizin içinde açılır kapanır bir köpüğe benzeyen bir pel­teye bakarakUzun uzun daldığımı hatırlarım. İnsan o nazlı çi­çeği gördükçe hep mahvolan bu güzellikler nedir ve niçindir? Veya denizde canlanmış bir köpük gibi açılan kapanan pelte­nin âdeta nebati hayatını gördükçe hep mahvolan bu hayat­lar nedir ve niçindir, demek ihtiyacını duyardım. O ihtişamlı günlerde bütün bu sualler hep cevapsız kalırdı. Şimdi ne hatırımdaki o güzel günlere baksam güya o nazlı çiçeğin bir nida işareti gibi açılıp beklediğini ve sularda yüzen peltenin bir sual işareti gibi açılıp kapandığını görüyorum.
Mazi Cenneti Parçastndan
Geçmiş bir zamanı diriltmek, kendi gençlik çağımızı tek­rar etmek gibi tamamen imkânsızdır. Fakat insanın da, mille­tin de sağlam temelleri bu tekrar dirilmesine imkân olmayan geçmiş zamanlarıdır. Milliyetçilik muarızları en evvel millî ma­ziyi unutturmak isterler. Bu millete yapılabilecek en sinsi ve en şeytani hücum onun vicdanından mazisini almak, hafızasında mazisini yok etmektir. Bundan mahrum edilen bir mil­let en emin kuvvetini kaybetmiş olur. Bize saldıran düşman daima topraklarımıza ve ölülerimize hücum eder. Zira biz o topraklarla o ölülerin mahsulleri ve devamlarıyız.
Herkesin kendi mazisine hasret çekmesi tabiidir. Zira bu en güzel hayat çağında, yirmi yaşlarında bulunduğu zamanı sevmesi ve ona tahassür etmesi demektir. Mazi en kıymetli zamanlarımızdır. Zira hatırımızda bugünlerimize kadar de­vam etmesiyle, en çok uzamış olan, en çok yaşamış bulundu­ğumuz zamanımızdır. Mazi hâle uzaklığı nispetinde sağlamdır ve biz ona hayatımızı uzattığı nispette bağlı kalırız.
Share:

0 yorum:

Yorum Gönder