Aradığınızı Bulacaksınız...

Feyzü'l-Furkan Açıklamalı Kur'ân-ı Kerîm Meali (Nisâ Sûresi)

4. Nisâ Sûresi

Medine döneminde, hicretin dördüncü yılında nâzil olmuştur. 176 âyettir. Büyük bir kısmı kadınlar hakkında hükümler içerdiği için bu adla anılmıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Ey insanlar! Sizi bir nefisten yaratan, ondan (onun özünden/maddesinden) de eşini(Havvâ’yı) vücûda getiren ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizin emrine uygun yaşayın/O’na karşı gelmekten sakının. Kendisinin adı ile (yemin edip) birbirinizden isteklerde bulunduğunuz “Allah’ın emrine aykırı davranmak”tan ve akrabalık bağlarını kesmekten kaçının. Şüphesiz ki Allah, sizi tam anlamıyla görüp gözetlemektedir. [bk. 7/189]
2. (Vasisi olduğunuz) yetimlere, (büluğa, rüştüne erince) mallarını verin, (kendinizdeki) kötüyü (onlardaki) iyi ile değiştirmeyin. Onların mallarını, kendi mallarınızla (karıştırıp) yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır.
3. Eğer, yetim kızlar(la, hoşunuza gitsin veya gitmesin, malı için evlendiğiniz takdirde,aile olarak onlar)ın haklarını tam gözetemeyeceğinizden korkarsanız, sizin için helal olan (başka hür) kadınlardan ikişer, üçer ve dörder nikâh edin (nikâhsız yaşayıp zina etmeyin). Eğer yine (o kadınlar arasında da mühim olan huzur ve) adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman bir tane ile veya (varsa) sahip olduğunuz (cariye) ile yetinin. Bu sizin adaletten ayrılmamanız için daha uygundur. [bk. 4/27, 129]
(Âyet-i kerîmedeki birden fazla evlenme emir değil, ruhsattır. Ancak kadındaki sağlıkla ilgili mahzurdan veya erkeğin bedenî/rûhî ihtiyacının gerektirmesi halinde ya da harp ve benzeri hallerde kadınların artması durumunda aile ve toplumu bozan nikâhsız yaşamanın/zinanın önlenmesi ve neslin temiz olarak korunması için getirilen bir izindir.[1] Yoksa verilen bu ruhsat keyif ve eğlence için değildir. Normal şartlarda kadın, gelecek kadına katlanmaya veya bir arada olmaya zorlanamaz.)
4. (Nikâhladığınız) kadınlara mehirlerini[2] bağış olarak (cömertçe) verin; eğer nikâhlandığınız kadınlar ondan size gönül hoşluğu ile bir şey bağışlarlarsa, onu da âfiyetle yiyin.
5. Allah’ın sizin (geçiminiz) için dayanak kıldığı (yetimlere ait) mallarınızı henüz aklı ermeyenlere (reşit oluncaya kadar) vermeyin. Kendilerine bundan yedirin, giydirin ve kendilerine güzel söz söyleyin (gönüllerini hoş tutun).
6. (Ey yetimlerin velî ve vasîleri!) Yetimleri nikâh çağına erişinceye kadar (gözetin ve) yoklayın/deneyin. Eğer onlarda (kendilerini idare edebilecek) bir olgunluk görürseniz, mallarını hemen kendilerine verin. Büyüyecekler (de malları sizden alacaklar) diye israf ederek ve tez elden onları çarçur ederek harcamayın. İhtiyacı olmayan (velî utansın, yetim malına) tenezzül etmesin. Kim de fakirse, (malı muhafaza etmesi ve onu gözetmesinden dolayı) örfe göre (uygun ölçüde ve zaruret miktarı) yesin. Mallarını onlara verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Tam hesap sorucu olarak Allah kâfîdir.
7. (Ölen) ana-baba ve akrabanın bıraktıklarından erkeklere hisse vardır. Yine ana- baba ve akrabanın (geride) bıraktıklarından kadınlara da hisse vardır. Gerek azından gerek çoğundan (ne varsa), farz kılınmış bir hisse olarak (her ikisine de) verilir.
8. (Mirası) taksim sırasında (miras düşmeyen) akrabalar, yetimler ve yoksullar hazır bulunurlarsa, onlara da bir şeyler verin ve (gönüllerini alarak) güzel söz söyleyin.
9. Arkalarında aciz ve küçük çocuk bıraktıkları takdirde, onların hakkında (halleri ne olacak diye) endişeye düşenler, kendi hayatlarında (himayelerindeki yetimlere haksızlıktan) sakınsınlar. Allah’tan korksunlar, (haklarını korumada) doğru söz söylesinler.
10. Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler; karınlarına ancak bir ateş yemiş (doldurmuş) olurlar. Onlar, (Allah’ın dilediği kadar) çılgın bir ateşe gireceklerdir.
11. Allah, size çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının/kızın hissesinin iki misli (miras vermenizi) emreder.[3] Eğer (geride kalan çocuklar iki ve)[4] ikiden fazla kız iseler, (ölenin) bıraktığının üçte ikisini alırlar. Eğer bir tek kız (kadın) ise, yarısı onundur. (Ölenin) bir çocuğu varsa, ana ve babadan her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Çocuğu olmayıp da ona, (yalnız) ana ve babası mirasçı olurlarsa, üçte biri anasının (geri kalan da asabe olarak babanın)[5]dır. Eğer ölenin kardeşleri varsa, altıda bir anasının (gerisi babanın, baba yoksa kardeşlerin)dir. (Bütün bu hükümler, ölenin) yaptığı vasiyet ve borcundan sonradır (önce borç ödenir, kalanın üçte birinden vasiyet ödenir, geriye kalan taksim edilir). Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. (Bu hisseler) Allah tarafından konulmuş farzlar (paylar)dır. Şüphesiz ki Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Câhiliye devrinde miras, yalnız erkek evlada kalırdı. İslâm miras hukukundaki hisse dağıtımı ise sorumluluk yüklenenler arasındaki dengeleme esasına göre yapılmıştır. Çünkü İslâm aile hukukunda; evlenirken mehir verecek, düğün masraflarını yapacak, ev tutacak ve gereğinde iş kuracak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek eş ve çocuklara, gerekse muhtaç olan yakın akrabaya bakacak, nafaka verecek olan yine erkektir. Kadın ise bunlardan sorumlu değildir. Hatta mehri ve babasından aldığı mirası da kendisine aittir. İşte kadın yeteri kadar korunduğundan dolayı mirasta erkeğin hissesi, kadının hissesinin iki misli olmuş ve denge sağlanmıştır. Kız çocukları anne ve babalarına mirasçı olduklarında böyledir. Bunun dışındaki birtakım miras işlerinde erkek kardeşiyle aynı aldığı yerler de vardır. Mesela, kadınlar eshâb-ı ferâiz (pay sahipleri) olarak 8-9 yerde pay sahibidir. Erkekler ise 3-4 yerde pay sahibidir. Sadece bir yerde, erkek çocuklar, kız çocukların iki payına sahiptir. Kadınlar genel olarak, mirastan çeşitli konumlarda daha çok hak sahibi olurlar. Yine, ölenin anne ve babası da mutlaka mirastan pay alırlar. Bu da, fakir olsalar bile onları mirastan mahrum kılan diğer hukuk sistemlerinden farklı olup fakir ve yaşlı anne-babayı korumak içindir.)
12. Eğer çocukları yoksa (ölen) hanımlarınızın bıraktıklarının yarısı sizindir; eğer çocukları varsa bıraktıkları şeylerden dörtte biri (ancak) yaptıkları vasiyet ve borcun (ödenmesin)den sonra sizindir. Sizin de, eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onların (dul zevcelerinizin), eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınız şeylerden sekizde biri yine edeceğiniz vasiyet ve borcun ödenmesinden sonra onlarındır. Eğer (ölen) bir erkek veya kadının, çocuğu ve babası (hayatta) bulunmadığı halde (yani “kelâle” olarak yan koldan) mirasına konuluyorsa ve (anaları bir olan)[6] bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunuyorsa, onların her birinin (hakkı) altıda birdir. Eğer bun(lar bir)den fazla iseler, mirasçılara zarar vermeyen vasiyet ve borçtan sonra kalan üçte bire ortaktırlar. Bunlar Allah’tan (size) bir vasiyettir. Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, Halîm’dir (ceza vermede acele etmeyendir). [bk. 4/7]
13. Bunlar, Allah’ın sınırları (kanunları)dır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse, O da onu alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyar ki; orada ebedî olarak kalacaklardır. (İşte) bu en büyük kurtuluş (ve saadet)tir.
14. Kim de Allah’a ve Peygamberi’ne isyan eder ve O’nun (hükümlerine karşı) sınırlarını aşarsa (Allah), onu ebedî kalacağı ateşe koyar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.[7]
(Resûlullah (sas.) de, “Kim benim buyruklarıma itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan eder (buyruklarımdan yüz çevirir)se Allah’a isyan etmiş olur.” buyurmuştur (bk. Buhârî, “Ahkâm” 1, “Cihad” 108). Resûllullah’ın koyduğu her hüküm Kur’an doğrultusunda ve Allah’ın gözetimi altındadır.) [bk. 3/31; 33/36; 53/3-4]
15. Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden (bunu ispat edecek) dört şahit isteyin. Eğer (dört kişi) şahitlik ederlerse o kadınları, ölüm gelip alıncaya veya Allah kendilerine bir yol gösterinceye kadar evlerde gözaltında tutun (artık onunla ilişkiyi kesin, topluma karıştırmayın).[8]
16. Sizlerden fuhuş yapanların (her) ikisine de eziyet edin/baskı yapın.[9] Eğer onlar tevbe eder de uslanırlarsa artık onlar(a eziyet)ten vazgeçin. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir.
17. Allah katında (makbul) tevbe ancak cahillikle bir kötülük (bir günah) işleyip de sonra hemen (pişman olup) tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah, bunların tevbesini kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
18. Kötülükleri (günahları) işleyip işleyip de nihayet onlardan birine ölüm gel(ip yaptıkları kötü amelleri ve sonucu gösteril)ince: “Hakikaten ben şimdi tevbe ettim.” diyenlerle, (Allah’ın hükmünü bilerek değersiz/geçersiz görüp) kâfir olarak ölenlerin tevbesi artık kabul edilmez. İşte onlar için elem verici bir azap hazırlamışızdır.
19. Ey iman edenler! (Kocası ölen akraba) kadınları(nı eşya gibi) zorla (alıp onlara) mirasçı olmanız size helal değildir. (Kadınlarınız) açıkça fuhuş/aşırı edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğiniz (mehr)in bir kısmını ele geçirmek için onları sıkıştırmayın (bu helal değildir). Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (sabredin ve bilin ki) Allah’ın onda çok hayır takdir ettiği bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz.[10]
(Câhiliye devrinde ölen bir kişinin kan akrabası, malın mirasçısı olduğu gibi, dul kalan karısına, kadın istemese de, miras malı gibi mirasçı olurdu. İsterse mehir vermeden kendisi alır, isterse ilk mehriyle başkasıyla evlendirip mehrini kendisi alır veya malından istifade için evlenmekten men ederdi. İşte Kur’an, bu âdeti yıkmış, kadına evlenmede hürriyet getirmiştir.)
20. Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz, onlardan birincisine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile, hiçbir şeyi (geri) almayın. İftira ederek ve apaçık bir günaha girerek onu geri alır mısınız?
(Câhiliye devrinde karısını boşamak isteyen, henüz vermediği mehrini vermemek veya vermişse geri almak için ona “zina etti” diye iftira ederdi. Halbuki mehir kadının öz malıdır, boşasa veya ölse bile mehri verilmemişse derhal ödenmesi gerekir. Erkeklerin hile veya zorla geri almaları helal değildir.)
21. Onu nasıl alabilirsiniz ki birbirinizle başbaşa kalıp kaynaştınız[11] (aynı yastığa baş koydunuz) ve onlar, sizden (nikâh sözleşmesiyle) kuvvetli bir teminat almıştı.
22. (Câhiliye devrinde) geçmiş olanlar hariç, (artık) babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Şüphe yok ki o, bir hayasızlık ve ilâhî gazaba sebep olan çok iğrenç bir iştir. O, ne kötü bir yoldur!
23. Size analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları (gibi soyca birbirinize bağlı olanlarınız), sizi emziren (süt) analarınız, süt bacılarınız (ve süt bakımından da diğer soyca bağlı olanlarınız),[12] karılarınızın anaları ve kendileriyle gerdeğe girdiğiniz karılarınızdan olup artık himayenizde bulunan üvey kızlarınız (ile evlenmek) haram kılındı. Eğer onlar(ın analarıy)la zifafa girmemişseniz[13](o kızlarla evlenmenizde) üzerinize bir günah yoktur. Kendi sulbünüzden gelen (öz) oğullarınızın karıları (ile evlenmeniz), iki kız kardeşi bir arada almanız da (yine haram kılındı). Geçmişte olanlar hariç, şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
24. Evli kadınlar(la evlenmeniz) de (haram kılınmıştır). Ancak (savaşta esir olarak) ellerinize geçen cariyeler[14] hariçtir. (Çünkü esaret, önceki nikâhı geçersiz kılar. Bunlar,) Allah’ın size yazdığı (haramlar)dır. Bunların başkasını, iffetli/namusuna düşkün ve “sifah”tan (nikahsız birleşme/faydalanma olan zinadan) sakınan kimseler olarak, mallarınızla (mehir vermek şartıyla) istemeniz (ve şartsız olarak nikâhlamanız)[15] size helal kılındı. O halde, (kesin evlenerek) faydalandığınız kadınlara takdir edilen nikâh bedel(i olan mehir)lerini verin. Mehrin takdirinden sonra (onu bir miktar artırmak veya eksiltmek hususunda) karşılıklı razı olduğunuz şeyde üzerinize bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
25. Sizden kimin iffetli, hür ve mü’min kadınlarla evlenmeye servetçe gücü yetmezse, (mut’a değil) elleriniz altında sahip olduğunuz imanlı genç kızlarınız (durumundaki cariyeler)den alsın (onları hor görmesin). Allah, sizin imanınızı en iyi bilendir. Zaten siz birbirinizdensiniz (hepiniz Âdem’den gelmektesiniz, aranızda insanlık bakımından bir fark yoktur). O halde fuhuş yapmayan ve gizli dostlar edinmeyen, namuslu kadınlar olarak (ve öyle kalmak üzere) onları, velîlerinin izniyle nikâhlayın ve örfe uygun nikâh bedel(i olan mehir)lerini kendilerine verin. Evlendiklerinde bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür (olarak evlenen) kadınlara verilen cezanın (değnek olarak) yarısı[16] (verilir). Bu (cariye ile evlenme izni) sizden sıkıntıya düşmek (zinaya sapmak)tan korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. [bk. 2/221 ve açıklaması]
26. Allah size (helal ve haramı) açıkça bildirmek, sizi, sizden önceki (iyi)lerin yollarına iletmek ve tevbenizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
27. Allah, sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine, kötü arzularına uyanlar (ve gayrimüslimler) ise sizin de (kendileri gibi) büsbütün (doğru) yoldan sapmanızı isterler.
28. Allah, sizden (ağır teklifleri) hafifletmek ister. (Çünkü) insan (sabır ve tahammül bakımından) zayıf yaratılmıştır.
29. Ey iman edenler! Mallarınızı, karşılıklı rıza ile (hilesiz, aldatmasız, dürüst) bir ticaret olmaksızın aranızda batıl (rüşvet ve benzeri haram) yollarla yemeyin ve kendinizi (yahut birbirinizi) de (telef edip) öldürmeyin. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok merhametlidir.
(Âyet-i kerîmede görüldüğü şekildeki ticaretin dışında gerek rüşvet, gerek diğer haram yollardan elde edilen hırsızlık, hile, faiz ve her türlü haksız ve karşılıksız kazançlar haram olup bununla, “Kendinizi veya birbirinizi maddeten ve mânen felaket ve ölüme götürmeyiniz.” denilmek istenmektedir (2/188). Aynı zamanda, hakkında kesin olarak helal ve haram hükmü bulunmayan, fakat insanın malca ve bedence mahvına sebep olan yenilen ve içilen her türlü şey ve intihar, “kendinizi telef edip öldürmeyiniz” âyeti ile haram hükmüne dahil edilmiş ve yasaklanmıştır. Bu âyetler aynı zamanda müslümanlar arasında savaşı da yasaklamıştır.) [krş. 2/195]
30. Kim, haddi aşarak ve haksızlık ederek bu (haram sayıla)nları yaparsa, onu ateşe koyacağız. Bu, Allah’a (göre) pek kolaydır.
31. Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin (diğer) kusurlarınızı örter[17] ve sizi güzel/şerefli bir yere yerleştiririz.
32. Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup sizde olmayanı bir eziklik duyarak) arzulamayın, erkeklere kendi kazandıklarından bir pay olduğu gibi, kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır. (Çalışarak) Allah’ın lütfundan isteyin. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir.[18]
33. Ana baba ve akrabaların bıraktıklarından (erkek ve kadından) her birine (hisselerini alacak) vârisler kıldık.[19] Yeminlerinizin bağladığı kimselere de hisselerini verin. Şüphesiz ki Allah her şeye şahittir.
(Araplar’da bir adam, başka biriyle; kardeş olmak, birbirine arka çıkmak ve yardım etmek üzere antlaşır ve böylece birbirlerinin mirasına da vâris olurlardı. Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, İslâm’ın ilk devrinde buna izin verilmişti. Fakat sonra Enfâl sûresinin 75. âyeti inince artık bu âyetle amel edildi, önceki uygulamanın hükmü kaldırıldı.)
34. Erkekler, (yeteneği oldukça ailede genel sorumlu olarak) kadınlar üzerine ‘yönetici ve koruyucu’durlar. Bu da Allah’ın kimini kimine (cihad, imâmet ve aile reisliği gibi şeylerde) üstün kılması ve bir de erkeklerin (onlara) mallarından sarfetme (görevinin bulunma)sı sebebi iledir. İyi kadınlar hem (gönülden) itaatli, saygılıdırlar.[20] Hem de Allah’ın, korunmasını emrettiği şeyleri gizlide de (kocalarının bulunmadığı zaman bile ırzlarını ve kocalarının mallarını) koruyanlardır. Geçimsiz, kafa tutan, aldatmalarından endişelendiğiniz kadınlara gelince; onlara (önce) nasihat edin (günahı da hatırlatın), sonra (yola gelmezlerse) kendilerini yataklarında yalnız bırakın, daha sonra (yine edepsizliğine ve gayr-ı ahlâkî davranışına devam ederse), disiplini için hafifçe /sembolik olarak vurun. Eğer size itaat eder (eş olarak saygı gösterir)lerse, artık aleyhlerine başka bir yol aramayın. Çünkü Allah yücedir, büyüktür (haksızlıktan hoşlanmaz).
(İslâm’da olduğu gibi dünya genelinde aile reisliği, maddî ve mânevî nitelikleri ve ekonomik avantajları dolayısıyla, istisnâlar dışında erkeğe verilmiştir. Ailede görevleri bakımından erkek ve kadınların ayrı ayrı sorumlulukları, birbirine karşı hak ve vazifeleri vardır. Birinin diğerine karşı saygısızlık ve serkeşlik etme, ezme ve eziyet etme hakkı yoktur. Aile sevgi, saygı ve müslümanca yaşamakla huzur bulur ve devam eder. Kadının, iffetsizlikte devam etmesi yani mahremi olmayan/kendisine nikah düşen kimselerle oturup kalkması ve gezmesi, kocasının izin vermediği yerlere gitmesi ve kocasına karşı cüretkâr hareketlerde bulunması halinde, onu hemen evden çıkartma veya boşama yoluna gitme yerine, meşru ölçüler dâhilinde, mecbûren uslandırma, çaresine bakma/hafif vurma yoluna (38/44 dövmek değil) gidilir. İffetli, edepli ve onurlu kadınlar, buna sebebiyet vermezler. Bundan dolayı Peygamber (sas.), hanımlarına hiç vurmamıştır. Eğer erkek, bu türlü kadınlara hafifçe vurmasının ona bir uyarı olmayacağını tahmin ederse bunu da yapmaz. Çünkü maksat dövmek değil onu uyarmak ve uslandırmaktır. Ama serkeşliğe devam etmesi halinde boşama yoluna gidilir. Bu konuda erkekler için bk. 4/128 ve açıklaması.)
35. Eğer (karı kocanın artık iyice) aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar, (onların aralarını gerçekten) düzeltmek isterlerse, Allah aralarını bulmaya onları muvaffak kılar. Şüphesiz ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir ve her şeyden haberi olandır.
36. Allah’a kulluk edin, hiçbir şeyi (yücelterek ilâhlaştırıp veya tapınak haline getirip) O’na ortak koşmayın. (Sonra sırasınca) ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda/sokakta kalmışa ve ellerinizin altında bulunan (hizmetkâr)lara iyilik edin. Allah, kendini beğenenleri ve böbürlenenleri sevmez. [bk. 1/4; 9/31; 51/56]
(Allah’a kul olmanın gereği hem ibadet hem de böyle bir ahlâka sahip olmaktır.)
37. (İşte) onlar, hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emir (ve tavsiye) ederler ve Allah’ın nimetinden kendilerine bol bol verdiğini gizlerler. Biz de (bu) nankörlere, rezil edici ve alçaltıcı bir azap hazırladık.
38. Üstelik onlar, Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde, insanlara gösteriş olsun diye mallarını sarf ederler (ki bunları Allah sevmez). Kime şeytan arkadaş olursa, artık onun ne kötü bir arkadaşı vardır!
39. Onlar, Allah’a ve âhiret gününe inanıp da Allah’ın kendilerini rızıklandırdığı şeyden (O’nun yolunda) harcasalardı, onların aleyhine ne olurdu ki? Allah onları çok iyi bilmektedir.
40. Şüphesiz Allah, zerre kadar haksızlık etmez. (Zerre miktarı) bir iyilik olursa, onu (sevapça) kat kat artırır ve kendi katından da büyük mükâfat verir. [bk. 28/84]
41. (Biz) her ümmetten (kendilerine) bir şahit (peygamber) ve (Resûlüm!) seni de onların (hepsi) üzerine şahit olarak getirdiğimiz zaman halleri nice olur? [bk. 16/84-89]
(Geçmiş ümmetler, peygamberlerinin getirdikleri iman esaslarını, ahlâk nizamını bozduklarından ve kendi arzu ve isteklerine göre yaşadıklarından dolayı hesaba çekileceklerdir. Peygamberleri de onlar aleyhine şahitlik edecek, Hz. Peygamber de bütün peygamberler lehine şahitlik edecektir. Buhârî ‘Fezâilü’l-Kur’an’ bölümünde şöyle der: Râvî dedi ki: “Bu âyet okunurken Resûlullah (sas.), ‘dur’ dedi ve (bizim günahlarımıza da şahit olmaktan dolayı) gözlerinden yaşlar dökülüyordu.” Oysa biz, kendimiz hakkında bu üzüntüyü duymuyoruz.)
42. Küfre sapanlar/inkâr edenler ve Resûl (Muhammed)’e karşı gelenler (O’nun getirdiklerini beğenmeyenler) o gün yerle bir olmayı temenni ederler. Artık Allah’a karşı bir tek sözü (bile) gizleyemeyecekler.
43. Ey iman edenler! Siz sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de yolculuk(ta teyemmüm) hariç gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın[21] (ve mescidlere girmeyin). Eğer hasta veya yolcu iseniz veya sizden biri abdest bozmaktan gelmişse veya kadınlarla (cinsel) temasta bulunup da su bulamamışsanız, o vakit temiz bir toprağa (niyetle) yönelin de yüzlerinize ve ellerinize (dirseklerinize kadar) sürün (teyemmüm edin).[22] Şüphesiz ki Allah çok affedendir ve çok bağışlayandır. [krş. 5/6]
44. Kendilerine kitaptan bir nasip verilen (yahudileri ve onlar gibi)leri görmedin mi? Onlar sapıklığı (tercih edip) alırlar ve sizin de yoldan sapmanızı isterler. [bk. 3/99]
45. Allah, sizin düşmanlarınızı çok iyi bilendir. Allah, (size) bir dost olarak kâfîdir, bir yardımcı olarak da Allah yeter.
46. Yahudilerin bir kısmı, (Tevrat’taki) kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak (peygamberlere karşı:) [krş. 5/13] “İşittik, fakat karşı geldik.” “Dinle, dinlemez olası.”, “râ‘inâ” derler. Eğer onlar: “Dinledik (sana) itaat ettik, dinle ve bize de bak (gözet).” deselerdi kendileri için daha hayırlı ve doğru olurdu. Fakat Allah, küfürlerinden dolayı onlara lanet etmiştir. Artık onlar, pek azı hariç, iman etmezler.
(Yahudiler, Tevrat’ta gerek Hz. Peygamber’e ait vasıfları ve geleceğini müjdeleyen kelimeleri, gerekse zina gibi haram olan bazı hükümleri değiştirmişler; hatta Hz. Peygamber’e hakaret kastıyla dillerini bükerek “eta‘nâ” (itaat ettik) kelimesini “asaynâ” (karşı geldik), “Râ‘inâ” (bizi gözet) kelimesini de ağızlarını aşağı eğip (i) harfini uzatarak “Râ‘înâ” (bizim çobanımız) şeklinde söylemişlerdi.) [bk. 2/104]
47. Ey kitap verilenler! Biz bir takım yüzleri belirsiz (dümdüz) arkalarına çevir(erek tıpkı enseleri gibi yap)mazdan evvel veya kendilerine lanet ettiğimiz Cumartesi ashâbı (Cumartesi gününe saygı göstermeyen yahudiler) gibi olmadan, yanınızdaki (kitapların asılları)nı tasdik edici olarak indirdiğimiz (Kur’ân-ı Kerîm’)e inanın (yoksa Allah sizi ters yüz eder/insanlık vasfınızdan çıkarır). Allah’ın emri daima yerine gelir.
48. Şüphesiz ki Allah, (sıfatlarında, İlâhlık ve Rabliğinde) kendisine ortak koşulmasını (tevbe etmeden) asla bağışlamaz, bundan başkasını da dilediği kimselerden bağışlar. Kim de (Allah’tan başkalarına bağlanıp onun dine aykırı buyruklarına itaatle) Allah’a ortak koşarsa, çok büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.
(Şirk; yani Allah’a ortak koşmak, bir olan Allah’ın zât ve sıfatlarına imanda, O’na ibadet ve itaatte, O’nun mutlak hâkimiyetinde, otorite ve gücünde, haram ve helalleri (dini ilgilendiren konulardaki serbestlik ve yasaklar) tayin etmede ve kurtarıcılığına sığınmada başka varlıkları O’na denk tutmak veya Allah’ın rızasını değil de başkalarının hoşnutluğunu kazanmaya çalışmaktır. Fitnenin ve bütün zulümlerin başı şirktir. “Lâ ilâhe illallâh” lafzı ile İslâm, şirkin tümüyle savaşır. Şirk oldukça İslâm’dan ve tevhidden söz edilemez. Çünkü şirk en büyük günah ve en büyük zulümdür. Bütün güzel amelleri boşa çıkarır.) [bk. 4/116; 9/31; 3/135; 39/38]
49. (İnkâr ve isyanlarını, İslâm’a uymayan müslümanlıklarını unutarak) kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Halbuki ancak Allah dilediği kimseyi temize çıkarır. Onlar hurma çekirdeğinin incecik ipliği kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.
(Allah kişilerin niyet ve amellerinde ihlaslı/halis olup olmadıklarını bilir.)
50. Bak! Nasıl yalan uydurup da Allah’a iftira ediyorlar. Bu, (onlara) apaçık bir günah olarak (fazlasıyla) yeter.
51. Kendilerine Kitab’dan bir nasip verilmiş olanları (İsrâiloğulları’nı) görmedin mi? Onlar, Cibt’e (kâhinlere, putlaşanlara)[23] ve tâğûta (Allah’tan uzaklaştıran ve emirlerini yapmaktan men edenlere) inanıyorlar da, küfre sapanlar için: “Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır.” diyorlar.
52. İşte onlar, Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanetlediği kimselere de artık bir yardımcı bulamazsın.
53. Yoksa onların (yeryüzünde) mülk (ve saltanat)tan nasipleri mi var? Öyle olsaydı, insanlara bir çekirdek filizi (kadar bir şey) bile vermezlerdi.
54. Yoksa onlar (lanetlenen İsrâiloğulları), Allah’ın kendilerine lütfundan nimet verdiği (peygamber seçtiği Muhammed’e ve onun tarafındaki) insanlara karşı haset mi ediyorlar? Evet biz, İbrahimoğulları’na Kitab ve hikmet verdik, hem de onlara büyük hükümranlık bahşettik.
55. İşte onlardan kimi ona (İbrahim soyundan gelen Muhammed’e) iman etti, kimi de (bu İsrâil’den değil diye) ondan yüz çevirdi. Artık (onlara) alevli bir ateş olarak cehennem yeter.
56. Âyetlerimizi inkâr edenler (kabul etmeyenler) var ya, hiç şüphesiz, onları ateşe atacağız, derileri piştikçe (her defasında yeniden) azabı tatmaları için onları başka (taze) derilerle değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah mutlak galip, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir. [krş. 20/74; 87/13]
57. İman edip de sâlih ameller işleyenleri, içinde ebedî kalmak üzere, alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada kendilerine tertemiz eşler vardır ve onları en koyu gölgeliklere koyacağız.
58. Şu bir gerçek ki Allah, size emanet (ve iş)leri mutlaka ehline (İslâm’a göre ahlâkı sağlam, yeteneklilere)[24] vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah, (her şeyi) işiten ve görendir.
59. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de… Herhangi bir şey hakkında çekişir (anlaşamaz)sanız, eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onu, Allah’a ve Resûlü’ne arz edin (Kur’an ve Sünnet’le halledin).[25] Bu, (sizin için) daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.
60. (Ey Muhammed!) Sana indirilen (Kur’an’)a ve senden önce indirilen (kitaplar)a (sözde) inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Kendilerine onu inkâr (ve red) etmeleri emredildiği halde yine de tâğûtta (Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler tarafından) muhakeme olmak (yargılanmak) isterler. Zaten şeytan da onları (böylece hidayetten) uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister. [bk. 2/256 ve açıklaması; 5/49, 50; 16/36 ve açıklaması]
(İbni Kesîr bu âyetin tefsirinde, “Allah’a iman ettik diyenler herhangi bir anlaşmazlık halinde çözüm için Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine başvurmazlarsa bu onların içlerindeki küfürdendir.” dedikten sonra, nüzûl sebebi hakkında da şunu nakleder: “Medineli sözde kendini müslüman gösteren bir (münâfık) ile bir yahudi arasında anlaşmazlık çıktı. Bunu çözümlemek için yahudi, Hz. Peygamber’in hakemliğinde, münâfık ise yahudi kâhin Ka‘b b. Eşref’in hakemliğinde muhakeme olmak istemişti. Bunun üzerine her şeyden haberi olan Rabbimiz, Resûlü’ne durumu bu âyetle bildirmiş, sonra Hz. Ömer bu münâfığın cezası için gerekeni yapmıştır.”)
61. Kendilerine: “Haydi (hakem olarak) Allah’ın indirdiği (Kur’ân-ı Kerîm’i)ne ve Resûlü’ne gelin!” denildiği zaman, münâfıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.
62. Fakat elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden kendilerine bir felaket geldiği vakit: “Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka (bir şey) istemedik.” diye, nasıl da Allah’a yemin ederek (ve özür dileyerek) sana gelirler.
63. Onlar, Allah’ın kalplerinde olan (yalan)ı bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, onlara yine de öğüt ver ve kendileri hakkında tesirli söz söyle.
64. Biz, bütün peygamberleri ancak Allah’ın izni (emri) doğrultusunda kendilerine itaat edilsin diye gönderdik. Onlar, (o tâğûtta muhakeme olmaya gitmek isteyerek) kendilerine yazık ettikleri zaman, (pişman olarak) sana gelip Allah’tan bağışlanmalarını dileselerdi, Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı, daima tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edici bulurlardı.
65. Hayır! Öyle (dedikleri gibi) değil. Rabbine andolsun ki (onlar) aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümden içlerinde bir sıkıntı (ve şüphe) duymadan, (sana) tam teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.
(Allah’ın ve Resûlullah’ın hükmüne razı olmayan, tanımayanların Allah’a iman etmemiş olduğu bildirilmektedir (İbni Kesîr (Çetiner), I, 159 ve ilgili âyetler). Hulâsatü’l-Beyân’da ise “Şu halde âyet, Allah’ın kitabına ve Resûlullah’ın sünnetine uygunluk dışında bir şeyin hükmüne razı olmanın küfür olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, Allah’ın ve Peygamber’in hükümlerinden bir şeyi ister beğenmeyerek, ister küçümseyerek kasten reddetmek İslâm’dan çıkmaktır.” denilmektedir.) [Râzî, III, 960; Elmalılı, V, 21-22, 449]
66. Eğer biz onlara (İsrâiloğulları’na dediğimiz gibi): “Kendinizi[26] öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın.” diye yazmış (farz kılmış) olsaydık, içlerinden pek azı hariç onu yapmazlardı. Oysa onlar, kendilerine verilen öğütleri dinleyip uygulasalardı, kendileri için elbette daha hayırlı ve (imanlarını) daha kökleştirici olurdu.
67. O takdirde elbette biz de kendilerine katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.
68. Ve elbette onları dosdoğru bir yola iletirdik.
69. Kim Allah’a ve Resûl’e (cân u gönülden) itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği nebîler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraber olacaklardır. İşte onlar ne güzel arkadaştırlar! [bk. 4/80 ve açıklaması]
70. Bu lütuf Allah’tandır. (Bu lütfa mazhar olanların kadrini) bilici olarak Allah yeter.
71. Ey iman edenler! (Düşmanlarınıza karşı) korunma (ve savunma) tedbirlerinizi alın. Sonra (düşman üzerine) duruma göre ya bölük bölük veya hep birden seferber olun.
(İslâm’da; dine karşı tehdit oluşturanlara, saldırı yapanlara, din ve vicdan üzerinde baskı ve zulüm yapanlara karşı savaşa meşru şekilde (2/190-193) izin verilmiştir (9/36; 22/39-40; 47/4). Bunun için de savaştan önce hazırlıklı ve eğitimli olmak lazımdır.)
72. İçinizden bir grup (münâfık, harbe çıkma) işini, mutlaka ağırdan alacaklardır. Eğer size bir felaket gelirse: “Allah bana hakikaten iyilikte bulundu. Çünkü onlarla beraber değildim.” der.
73. Eğer size Allah’tan (fetih ve ganimet gibi) bir nimet erişirse o zaman sanki, sizinle kendisi arasında (daha önce) hiçbir alâka (ve sorun) yokmuş gibi: “Keşke ben, (samimi olarak) onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarı (ve ganimet) kazansaydım.” der.
74. Öyleyse dünya hayatını, âhiret karşılığında sat(ıp değiştir)enler (âhiret hayatını ve sevabını, fânî dünya hayatına tercih edenler), Allah yolunda savaşsın. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz, ona büyük bir mükâfat vereceğiz.
75. (Ey müslümanlar!) Size ne oluyor da: “Ey Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı lütfet.” diyen, ezilen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?!
(Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, zulme ve haksızlığa uğramış çaresiz müslümanlara yardım edilmesini ve gerekirse onları kurtarmak için savaşılmasını istemektedir.)
76. İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Küfre sapanlar da (Allah’ın emirlerinden uzaklaştıran ve kendi emir ve yöntemlerini hâkim kılmak isteyerek ilâhlık taslayan) tâğût(u ayakta tutma) uğrunda savaş verirler. O halde (ey iman edenler!) Siz (de) şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi çok zayıftır.
(Gizli veya açık münâfıklar, kâfir grupları ve inkârcılar, tâğûtların dostu; ve bunların her ikisi de şeytanın dostudurlar. Hepsi de Allah’ın emirlerinin ve mü’minlerin düşmanıdırlar, onlarla mücadele ederler.) [bk. 2/257; 6/26; 16/36 ve dipnotu]
77. (Savaş emredilmezden evvel) kendilerine: “(Size eziyet eden müşriklere karşı, savaştan şimdilik) ellerinizi çekin, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” denilen kimseleri görmedin mi? (Kendilerini korumak için) savaş yazılınca (farz olunca görürsün ki) içlerinden bir grup, Allah’tan korkarcasına, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkarlar ve: “Ey Rabbimiz! Bize savaşı niçin yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar ertelesen.” derler. (Resûlüm! Onlara) de ki: “Dünyanın geçici menfaati pek azdır. Âhiret ise ‘Allah’ın emirlerine uygun yaşayanlar’ için elbette daha hayırlıdır. Siz, hurma çekirdeğinin ipliği kadar bile haksızlığa uğratılmazsınız.”
78. Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; titizlikle korunan muhkem/sağlam kaleler içinde olsanız bile! Onlar bir iyiliğe ulaşırlarsa: “Bu Allah katındandır.” derler. Eğer onlara bir kötülük/yenilgi dokunursa: “Bu senden” derler. (Resûlüm!) De ki: “Hepsi Allah tarafından (var edilmiş)tir.” Böyle iken bu topluluğa ne oluyor da, (Allah’ın muradına ait) hiçbir sözü anlamaz hâle geliyorlar? [krş. 21/2, 107; 31/7; 34/28]
79. (Ey insan!) Sana gelen her iyilik Allah’tandır. (Yine) başına gelen her kötülük ise kendi nefsindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir resûl olarak gönderdik. (Buna) hakkıyla şahit olarak Allah yeter. [krş. 10/44]
(Âyet-i kerîmede de görüldüğü gibi, “hayır” da, “şer” de Allah tarafından yaratılmış olup bunlardan herhangi birini kendi isteğiyle seçen, kulun kendisidir. Yüce Rabbimizin, kullarının sadece iyi şeyleri seçmesine ve yapmasına rızası vardır, diğerlerine ise yoktur. Kul, kendi iradesiyle onu seçer, ister ve ona yönelir. Allahu Teâlâ da kulun bu ısrarlı isteğini dilerse yaratır. Ancak yüce Allah, kulu hakkında haksız ve sebepsiz yere şerri yaratmaz (10/44). Tıpkı bunun gibi Allahu Teâlâ, kulunu kendisi saptırmaz; ancak, nefsine uyarak yoldan sapmış kimseyi, yaptığının karşılığı olarak sapıklığında bırakır.)
80. Kim Peygamber’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiş olur. Kim de (itaatten) yüz çevirirse (üzülme), biz seni onların üzerine bir bekçi göndermedik.
(Hz. Peygamber Allah’ın kulu, elçisi ve İslâm dininin temsilcisidir. Ahlâkı Kur’an’dır. Allah’a inananlar için, dünya ve âhiret işlerinin tümünde en güzel örnek odur (33/21). Söyledikleri ve yaptıkları Allah’ın gözetimi ve izni altındadır. Kur’an’ın örnek uygulayıcısı odur. Kendisinin buyrukları da Kur’an’ın ruhuna uygun olup yalnız kendi zamanıyla kayıtlı değil, bütün zamanlarda geçerlidir. Çünkü ona Kur’an’ı açıklama yetkisi verilmiş (16/44) ve hikmet öğretilmiştir. Sağlam kaynaklardan gelmiş hadislerine itibar etmeyip yalnız Kur’an’a dayandığı iddiasıyla Peygamber’i sadece bir aracı kabul etmek, kâfirliğin ve dinsizliğin bir köprüsüdür. Çünkü hayat dini olan İslâm, Allah’ın bildirmesi ve Resûlü’nün açıklama ve uygulamasıyla meydana gelmiştir. Âyette beirtildiği üzere Allah’a itaat ve sevgi, Resûlü’ne, onun hadis ve sünnetine uymakla gerçekleşir.[27] Kim de onlara gönül rahatlığıyla teslim olmazsa iman etmiş sayılmaz.) [bk. 3/164; 4/65]
81. (Münâfıklar, gündüz senin huzurunda sözlerine itaatkâr gözüküp) “baş üstüne” derler. Senin huzurundan çıktıkları zaman, onlardan bir grup geceleyin senin söylediğinin tersine plan kurarlar. Allah da, onların gece ne tasarlayıp kurduklarını bir bir kaydediyor. Onun için sen onlardan yüz çevir (aldırma, işi Allah’a havale et), Allah’a güvenip dayan. Allah, vekil olarak (sana) yeter.
82. Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (gönderilmiş) olsaydı, elbette içinde birçok çelişki bulurlardı.
83. Onlara (harpte mü’minler hakkında) güven veya korkuya dair bir haber geldiği zaman, (münâfıklar aslını öğrenmeden) onu yayıverir (ortalığı telaşa verir)ler. Eğer onu Peygamber’e ve aralarındaki yetkili kimselere götürselerdi, elbette, onlardan hüküm çıkarmada (işin iç yüzünü, aslını anlamada) maharetli olanlar onu bilirdi. Eğer size (Resûlü’nü göndermek, Kitabı’nı indirmekle) Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, (kâmil akıllarıyla temiz kalan) pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.[28]
84. (Ey Muhammed!) Allah yolunda savaş. (Başkası dönerse dönsün,) sen kendinden başkasından sorumlu değilsin. Mü’minleri de (savaşa) teşvik et. Bir de bakarsın ki Allah, küfredenlerin/İslâm karşıtlarının gücünü kırar/şerrini önler. Allah’ın gücü daha şiddetli, azapla terbiyesi de pek çetindir.
85. Her kim güzel bir işe aracılık ederse, ondan kendisine bir pay (sevap) vardır. Kim de kötü bir (işe) aracılık ederse, (yine) ondan kendisine bir pay (vebal) vardır. Allah her şeyin karşılığını vermeye kâdirdir.
86. (Bir mü’min tarafından İslâmî) bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeliyle selama karşılık verin veya en azından verilen selamın aynısı ile mukâbele edin. Allah her şeyin hesabını yapandır.
(Bir müslümanın selam vermesi, karşı tarafa sevgi ve barış mesajı vermiş olduğundan, buna karşı da ‘ve aleyküm selam’ veya ziyade ifade ile ‘ve aleyküm selam ve rahmetullah ve berakâtüh’ diye karşılık verilmelidir. Ehl-i Kitab’a karşı yalnız “aleyküm” denilir.)
87. Allah, O gerçek İlâh’tır ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur; gelmesinde şüphe olmayan kıyamet gününde sizi mutlaka toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?
88. Size ne oluyor da, münâfıklar hakkında (ve onların küfre saptıkları noktasında ittifak etmeyip) iki grup oluyorsunuz? Halbuki Allah, kazandıkları (günahları)ndan dolayı onları tersine (küfre) çevirmiştir. Allah’ın (niyet ve amelleri yüzünden) sapıklıkta bıraktığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi sapıklıkta bırakırsa, artık onun için bir yol bulamazsın.[29]
89-90. Onlar, kendileri küfre saptıkları gibi, sizin de küfre sapıp (kâfirlikte ve İslâm’a karşı olma yolunda kendileri ile) aynı olmanızı ne çok isterler.[30] O halde onlar, Allah yolunda (O’na teslim olup sizinle) hicret[31] etmedikçe, onlardan dostlar edinmeyin. Eğer (tevhid ve hicretten) yüz çevirirlerse, o (size düşmanlık yapa)nları bulduğunuz yerde yakalayıp öldürün. Onlardan ne bir dost ne de bir yardımcı edinin. Ancak sizinle aralarında bir antlaşma bulunan bir kavme sığınanlar veya (kendi kavimleriyle beraber olup) sizinle savaşmak ya da (sizinle beraber olup) kendi kavimleriyle savaşmak (istemediklerin)den göğüsleri daralarak size gelenler hariçtir (onlara dokunulmaz). Eğer Allah dileseydi, onları sizin başınıza musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık, sizden uzak durup savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah, onlara saldırmanız için size hiçbir yol vermemiştir.
91. Bir de hem sizden, hem de kendi kavimlerinden emin olmak isteyen diğer (münafık) kimseleri de bulacaksınız ki bunlar, ne zaman (kendi grupları tarafından) fitne çıkarmaya çağırılsalar, ‘canla başla atılırlar.’ Bu kimseler şâyet, sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve (her fırsatta size saldırmaktan) ellerini çekmezlerse, artık onları nerede bulursanız yakalayın ve öldürün. İşte onlar hakkında size apaçık bir yetki verdik.
92. Bir mü’min(in) diğer bir mü’mini, bir yanlışlık dışında, öldür(mesi düşünül)emez. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köle azat etmesi ve (ölenin) ailesine (mirasçılarına) onlar bağışlamadıkça teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır. (Ölenin) yakınları sadaka olarak bağışlarlarsa o hariçtir (diyet gerekmez). Eğer (öldürülen) mü’min olduğu halde, size düşman bir kavimden ise, (öldürenin yalnız) mü’min bir köle azat etmesi gerekir.[32] Şâyet (öldürülen kimse) kendileriyle aranızda anlaşma bulunan bir kavimden ise, yine mirasçılarına teslim edilecek bir diyet vermek ve bir mü’min köle azat etmek gerekir. Kim de bunları bulamazsa, Allah’ın tevbesi(ni kabul etmesi) için birbiri ardınca iki ay oruç tutması gerekir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.
(İbni Abbas’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas.) bir kavme bir seriyye göndermişti. İçlerinde Mikdad b. Esved (ra.) de vardı. O kavme vardıkları zaman oradaki insanlar kaçmış, yalnız yanında çok mal bulunan bir kişi kalmıştı (ki imanını kavminden gizliyordu). İslâm süvârileri onun yanına gelince o, şehadet ve tekbir getirmeye başladı. Fakat Mikdad (ra.) buna inanmadı, üzerine yürüyüp onu öldürdü ve mallarını aldı. Bunu doğru bulmayan arkadaşları haberi Resûlullah’a ilettiler. O da çok üzüldü ve Mikdad’ı (ra.) çağırttı. Ona, “Şehadet getiren adamı mı öldürdün, yarın kelime-i şehadetle senin durumun nasıl olacak?” buyurdu. O da, “Korktuğundan söylemişti.” dedi. Diğer bir rivayette Resûlullah (sas.), “Sen onun kalbini yarıp baktın mı?” buyurdu. Bunun üzerine bu âyet indi ve düşman kavme diyet verilmediği için yalnız bir köle azat etmesi istendi. Bilinen bir müslümanın yanlışlıkla öldürülmesi durumunda maktûlün müslüman ailesine yüz deve veya bedeli diyet ödenir, yoksa devletin ödemesi istenir. Köle azat edilir. Hiçbirine gücü yetmezse kâtil 60 gün peşpeşe oruç tutar. Devlet, suçluyu affedemez.)
93. Kim de bir mü’mini kasten öldürürse, onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiştir. Ona büyük bir azap hazırlamıştır.
(Kasten bir mü’mini öldürmenin dünyadaki cezası kısas yani idamdır. İslâm’a göre affetme veya hafifletme ve başka cezaya çevirme yetkisi veya diyet alma hakkı yalnız maktûlün ailesine aittir; bu cezayı başka hiç bir kimse veya kurumun affetme yetkisi yoktur. Bir kâtili evine kapatıp saklayan da suçlu olur.) [bk. 2/178-179; 5/45]
94. Ey iman edenler! Allah yolunda (sefere) çıktığınız zaman (mü’mini kâfirden ayırt etmek için) her şeyi iyice araştırın. Size selam veren (müslüman olduğunu söyleyen) kimseye, dünya hayatının geçici menfaatini arayarak hemen: “Sen mü’min değilsin.” demeyin. Çünkü Allah katındaki ganimetler pek çoktur. (Unutmayın ki) önceden siz de böyle idiniz de Allah size (imanı) lütfetti. O halde iyice araştırın (sen mü’min değilsin diye peşin hüküm vermeyin). Şüphesiz ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdar olandır.
95. Mü’minlerden özürsüz olarak (izin alarak cihada çıkmayıp evlerinde) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda savaşanlar bir değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturan (savaştan geri kalan)lardan (kat kat) üstün kıldı. Bununla birlikte Allah, her birine de (sâlih kullar olmaları dolayısıyla) en güzel (şey olan cennet)i vaadetmiştir. Allah savaşanları, oturan (savaşmayan)lardan büyük bir mükâfat ile üstün kıldı.
96. (Onlara) kendi katından hem dereceler, hem de bağışlanma ve rahmet vardır. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
97-98. (İslâm dışı bir yerde tavizler vererek ve hiç rahatsızlık duymadan, tâğûtlarla uyum sağlayarak yerlerinde kalmakla) kendilerine yazık edenlerin canlarını melekler alırken: “(Dinde) ne haldeydiniz?” derler. (Onlar da): “Biz o yerde (baskı altında, dinin emirlerini yapamayan) çaresizlerden (ezilenlerden)dik.” derler. (Melekler): “Allah’ın yeri geniş değil miydi, oradan hicret etseydiniz ya!” derler. İşte (dünya hayatının rahatını tercih ettiklerinden dolayı) bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varılacak bir yerdir! Ancak hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicret için) hiçbir yol bulamayan (gerçekten) kudretsiz ve zavallı olan erkek, kadın ve çocuklar hariçtir. [krş. 16/27-29]
99. İşte bunları Allah’ın affetmesi umulur. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.
100. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde (gidilecek/barınacak) birçok yer ve (her türlü) genişlik bulur. Kim Allah ve Resûlü yolunda hicret ederek evinden çıkar da yolda ecel gelip kendisini yakalarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
(Milâdî 622 yılında Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye hicret etmişler, orada yeni bir toplum ve devlet oluşturmuşlardı. Bundan böyle, küfrün ve şirkin hâkim olduğu ve İslâm’ın gereğini yaşama ve mücadelenin imkânsız olduğu zalimler diyarından hicret etmek artık farz olmuştu. Rivayet edilir ki bundan önceki 95-99. âyetler nazil olunca, Resûlullah (sas.), bunları kendileriyle birlikte hicret etmeyen Mekke’deki müslümanlara göndermişti. Onlardan Damra b. Cündeb (ra.) 98. âyeti işitince, “Vallâhi ben istisnâ edilenlerden değilim. Hem zenginim ve hem de çarem var; bu gece Mekke’de yatmam.” dedi. İhtiyardı ve gözleri de pek görmüyordu. Oğullarını ve bir kısım eşyasını alarak yola çıktı. Fakat Ten’im denilen yerde vefat etti. İşte bu âyet onun hakkında nazil oldu. İşte hayatını ve yaşam tarzını Allah’ın rızasına ve hükümlerine bağlayanlara Rabbimizin lütfu ve mükâfatı budur.)[33] [bk. 29/56; 34/31; 39/10]
101. Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman (seferîlik şartları yerine gelmişse) inkâr edenlerin fenalık yapacaklarından korkarsanız (ve korkulu olmasanız da), namazı kısalt(arak dört rekatlı farzları iki kıl)manızda size bir günah yoktur. şüphesiz ki küfre sapanlar/inkârcılar, size apaçık bir düşmandır.[34] [bk. 2/239; 4/102]
102. (Ey Resûlüm!) Sen de (cephede) içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir grup seninle beraber (namaza) dursun ve silahlarını (yanlarına) alsınlar (diğer grup düşmana karşı beklesinler). (Namazda olanlar) secde ed(ip bir rekat kıl)ınca hemen arkanızda ol(up sizi gözle)sinler. Bu defa namaz kılmayan diğer grup gelsin, (ikinci rekatı) seninle beraber onlar kılsınlar, silahlarını ve (gerekli) korunma tedbirlerini de alsınlar (sonra yine her grup sıra ile, kılmadıkları bir rekatı tamamlasın)[35]. İnkâr edenler isterler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gaflet edesiniz de üzerinize (ânî) bir baskın yapsınlar. Eğer yağmur sebebiyle sıkıntı çeker veya hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de (gerekli) korunma tedbirlerinizi alın. Allah kâfirler için rezil ve perişan edici bir azap hazırlamıştır.
103. Artık namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde (uzanmış) iken Allah’ı zikredin, emniyete kavuştuğunuz zaman da namazı dosdoğru (tam) kılın. Çünkü namaz, mü’minlere vakitleri belli bir farzdır. [krş. 3/191; 10/12, 22, 23. Ayrıca beş vakit namaz vakti için bk. 11/114; 17/78-79]
104. O (düşmanlarınız olan inkârcı) toplumu aramakta (ve takip etmekte) gevşek davranmayın. Siz (yaralarınızdan) acı duyuyorsanız, elbette sizin duyduğunuz acı gibi onlar da acı duymaktadır. Halbuki siz, Allah’tan onların ummadıkları (yardım ve cennet gibi) şeyler umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilici, (bütün emir ve yasaklarında) mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
105. (Ey Muhammed!) İnsanlar arasında, Allah’ın sana bildirdiği[36] şekilde hükmetmen için (bu) Kitab’ı sana gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak biz indirdik. (Allah’ın dinine karşı batılı savunan) hainleri(n sözlerine inanıp onları) savunucu durumda olma![37]
106. Ve Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
107. (Günah işleyerek) kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşma/bir çaba harcama! Çünkü Allah, hainlikte ısrar eden günahkârları sevmez.
(Bu böyle olduğu gibi, Allah’a ve Peygamber’e muhalefet edenler sevilmez, günahkâr ve nankörlere de itaat edilmez.) [bk. 59/22; 76/24]
108. (Onlar) insanlardan (korkup, utanıp kötü işlerini) gizlerler de, Allah’tan (utanıp) gizlemezler (eğer korksalardı vazgeçerlerdi). Halbuki O (Allah, kendisinin) razı olmadığı sözü, onlar gece kararlaştırırlarken kendileri ile beraberdir. Allah(’ın ilmi) onların yaptıkları/yapacakları her şeyi kuşatır.
109. İşte siz, (diyelim ki) dünya hayatında o (hainlik yapan dinden sapa)nları savundunuz. Ya kıyamet günü! Allah’a karşı onları kim savunacak veya kim onlara vekil olacak?
110. Kim bir kötülük yapar, yahut (günah işleyerek) kendisine yazık eder, sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur.[38]
111. Kim bir günah kazanırsa(!), ancak kendi aleyhine kazanır. Allah (her şeyi hakkıyla) bilici, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
112. Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, elbette o, bir iftira (suçunu) ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur.[39]
113. (Ey Resûlüm!) Eğer sana Allah’ın lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir grup, seni (vereceğin hükümde) saptırmayı tasarlamışlardı. Onlar, kendi nefislerinden başkasını saptıramazlar ve sana da hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, sana Kitab’ı (Kur’an’ı) ve hikmeti[40] indirdi ve sana (bütün bu) bilmediklerini öğretti. Sana Allah’ın lütfu (ve yardımı) çok büyüktür.
(Medine yerlilerinden olan ve müslümanlığı kabul etmiş bulunan Tu‘me b. Übeyrik (ra.) hırsızlık yapmıştı. Hakkındaki şikayet bazı delillerle tespit edilmesine rağmen, her nasılsa, insanlardan utandığından, yapmadığına yemin etmişti. Kabilesi olan Zaferoğulları o gece aralarında Tu‘me’yi savunmayı kararlaştırdılar. Sonra Resûlullah’a gelerek onu beraat ettirmek için ısrar ettiler, güvenilir kimse olduğunu söylediler. Bunun üzerine, hiçbir şey kendisinden gizli kalmayan Rabbimiz, her türlü günah işleyenlere ve günahkârlara arka çıkanlara karşı yukarıdaki (105-113) âyetlerini indirdi.)[41]
114. Onların (haince kendi aralarındaki) fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadakayı veya bir iyiliği, ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden(in gizli konuşması) hariç. Kim de bun(lar)ı Allah’ın rızasını isteyerek yaparsa (biz) ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz.
115. Her kim de kendisine doğru yol (İslâm) belli olduktan sonra, Resûl’e karşı tavır koyar (emirlerini beğenmez) ve (Resûlü örnek alan) mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü (ve seçtiği o sapık)[42] yolda bırakırız. Sonra kendisini cehenneme atarız. O ne kötü bir gidiş yeridir!
116. Şüphesiz ki Allah, (zâtında, sıfatlarında ve hükmünde) kendisine ortak koşulmasını (Allah’ın hükümlerinin aksine, hüküm koyarak ilâhlaşanları) bağışlamaz, bundan başka (günahları) da dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak ki o, (haktan) tam uzak bir sapıklığa düşmüştür. [krş. 4/48 ve açıklaması]
117. (Mekke müşrikleri Allah’ın varlığını itiraf etseler de) onu bırakıp ancak (Lât, Uzzâ ve Menât gibi) dişi (isimli tanrıça)lara tapıyorlar. (Aslında onlar,) o inatçı şeytandan başkasına tapmış olmuyorlar. [krş. 36/60]
118-119. (O şeytan) ki; Allah ona lanet etti (rahmetinden kovdu). O da şöyle dedi: “Elbette senin kullarından belirli bir pay (ve intikam) alacağım. Onları elbette saptıracağım, mutlaka boş umut (ve arzu)lara düşüreceğim. Onlara mutlaka emredeceğim (onlar da putlar için ayıracakları kurbanlık) hayvanların kulaklarını yaracaklar. (Yine) Allah’ın yarattığı (tabii şekil ve halleri)ni değiştirmelerini emredeceğim ve onlar da bunu yapacaklar.” (İyi bilin ki) kim de Allah’ı bırakıp şeytanı (ve benzerlerini) dost edinir (onun hoşlandığı şeyleri yapar)sa gerçekten o apaçık bir ziyana uğramıştır.
(Tefsirlerde yapılan açıklamalara göre, şekilce kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar. Bıyıklarını ve sakallarını yolacaklar, suratlarını boyayacaklar, her iki cins de kılıklarını değiştirecekler. Organlarını yaratılış vazifelerinin dışında ve tersine kullanacaklar. Nikâhlılık yerine sefil hayatı yaşayacaklar. Güzel olsun diye vücutlarına dövme, estetik ameliyat gibi görünümlerini değiştirecek şeyler yapacaklar. Bazı kadınlar kimi yerde soyunacak veya sokaklarda yarı çıplak giyimleri ile haya ve utanma duygularını öldürecekler. DNA ile oynayıp bozarak, farklı yaratık elde etmeye çalışacaklar. Mahlûku Hâlık yerine koyacaklar, Allah’ı sever gibi onları sevecekler (2/165). Tevhidden çıkacaklar, izm’leri/ideolojileri din haline getirecekler, dinî yaşantıyı bırakıp batıl fikrin, şeytan ve tâğûtun peşinden koşacaklar. Allah’ın yaratışının değiştirilemeyeceğini ve kendilerine lanet olunduğunu bilmeyecekler.) [bk. 7/17]
120. (Şeytan,) o (kendisine dost ola)nlara söz verir ve onları boş umutlara düşürür. Şeytanın onlara söz verdiği hususlar, bir aldatmacadan başka bir şey değildir.
121. İşte onların varacakları yer cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamazlar.
122. İman edip de sâlih amel işleyenleri de içinde ebedî olarak kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. (İşte) Allah’ın vaadi (kesin bir) gerçektir, Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
123. (Ey müslümanlar! Allah’ın vaadettiği sevaba ulaşmak) ne sizin boş umutlarınızla, ne de Ehl-i Kitab’ın boş umutlarıyladır (ancak iman ve sâlih amelledir). Kim bir kötülük yaparsa (tevbe edip bağışlanması hariç) onun (karşılığıy)la cezalanır da artık kendisine Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamaz.[43] [bk. 4/110; 99/8]
124. Erkek ve kadından, mü’min olarak kim de sâlih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.
125. İyilik ederek/işi güzel ve doğru yaparak kendini, Allah’a teslim eden ve İbrahim’in ‘Allah’ı birleyen dinine’ uyan kimseden, din bakımından daha güzel kim vardır? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.
126. Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır (siz ancak O’nun verdiği kadarına sahipsiniz). Allah(’ın ilim ve kudreti) her şeyi (çepeçevre) kuşatır. [bk. 5/120; 2/246]
(Yeryüzünde ne varsa, Allah onu hepiniz için yaratmıştır.) [bk. 2/29]
127. Senden kadınlar hakkında fetvâ isterler. De ki: “Onlar hakkında size fetvâyı Allah veriyor. (Bu da) kendilerine yazılmış olan (mirastan hakların)ı vermeyip kendileriyle evlenmeyi arzuladığınız (yahut nikâhlanmaktan kaçındığınız) yetim kadınlar ile zayıf çocuklar ve (bir de) yetimlere karşı (haklarını koruma veya vermede) adaleti yerine getirmeniz hakkında olup, Kitab’da size okunanlardır.” Her ne hayır yaparsanız şüphesiz Allah onu hakkıyla bilicidir. [bk. 2/83, 177, 220; 4/2, 4, 6, 10]
128. Eğer bir kadın, kocasının geçimsizlik ve huysuzluğundan veya (kendisinin sevimsizliğinden dolayı) yüz çevirmesinden endişe ederse (bazı fedâkârlıklar yaparak) bir anlaşma ile kendi aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Barış (hali, geçimsizlik ve ayrılıktan) daha iyidir. Zaten nefisler kıskançlığa (bencil ve cimri davranmaya) meyillidir. (Ey erkekler!) Eğer iyi geçinir (nefislerinize uyarak kadınlara eziyet etmekten) sakınırsanız, şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır (bunun karşılığını size hakkıyla verecektir).
(Evli eşler Allah’ın rızasını kazanarak huzurlu bir beraberlik için müsamahalı olmalı ve birbirine eziyetten kaçınmalıdırlar. Müslim’in rivayetinde Peygamberimiz (sas.), “Bir kimse hanımına buğzetmesin, çünkü hoşlanmadığı huyları varsa, ona karşılık memnun olacağı huyları da vardır.” buyurmuştur. Yine buyurmuştur ki: “Mü’minlerin imanca en mükemmeli ahlâkça en iyi olanıdır ve hayırlı olanınız da kadınlara hayırlı olandır.” Ayrıca kadına iffetsizlik hali ve kocasına cüretkâr tavırları dışında eziyet edilmeyeceği de bildirilmiştir. Erkeğin iffetsizlik ve çekilmez eziyetlerine karşı da kadının kocasını uyarma, hâkime ve hakemlere başvurarak boşama/boşanma hakkı vardır.) [bk. 2/229; 4/34; 60/10]
129. (Ey Kocalar!) Ne kadar arzu etseniz (ve uğraşsanız, birden fazla eş aldığınızda), kadınlar(ınız) arasında (sevgi bakımından tam) adalet sağlayamazsınız. (Eğer birden fazla hanım alma gereği ve zorunluluğu varsa) o halde (birine) tamamen yönelip diğerini muallakta (hor görerek kocasızmış) gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve (gücünüz dâhilinde haksızlıktan) sakınırsanız, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.[44] [bk. 4/3]
130. Eğer (karı koca artık çaresiz kalarak boşanıp) ayrılırlarsa, Allah lütfu keremi ile her birini (diğerine) muhtaç olmaktan kurtarır. Allah’ın lütfu geniştir. (O) tam hüküm ve hikmet sahibidir.
131. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak Allah’ındır Andolsun ki biz, sizden önce kitap verilenlere de, size de: “Allah’tan korkun (O’nun emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının).” diye emrettik. Eğer küfre saparsanız (O’na zarar veremezsiniz), şüphesiz ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak Allah’ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, bütün övgülere lâyık olan O’dur.
132. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi sadece Allah’ındır. (Güvenilecek) vekil olarak Allah yeter.
133. Ey insanlar! (Allah) dilerse, sizi giderir (yok eder ve yerinize) başkalarını getirir. Allah buna (hakkıyla) kâdirdir.
134. Kim (yalnız) dünya mükâfatını isterse, (bilsin ki) dünya ve âhiret mükâfatı Allah katındadır. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten ve görendir.
(Gerekli aklî olgunluğa erişmiş olanlar, her iki mükâfatı da elde etmeye çalışırlar.)
135. Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın veya akrabalarınızın aleyhine olsa bile, adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimseler olun;[45](haklarında şahitlik ettikleriniz) ister zengin, ister fakir olsunlar. Çünkü Allah, her ikisine de (sizden) daha yakındır. Haktan ayrılarak heva ve hevesinize uymayın. Eğer (şahitlikte), dilinizi eğip büker (yalancı şahitlik eder)seniz veya (şahitlikten) kaçınırsanız, (bilin ki bu, kul hakkını ihlaldir, zulümdür.) Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
136. Ey iman edenler! Allah’a, Resûlü’ne, indirdiği Kitab (Kur’an)’a ve daha önce indirdiği kitap(ların asılların)a (gereği gibi sebatla) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resûllerini ve âhiret gününü (birini bile) inkâr ederse muhakkak ki o, derin bir sapıklığa düşmüş (imandan çıkmış) olur.
137. Doğrusu iman edip de sonra küfre sapanlar, sonra (yine) iman edip de sonra (tekrar) küfre sapanlar, sonra da küfürde ileri gidenler/küfür hallerini devam ettirenler var ya, Allah, onları ne bağışlar ne de (doğru) yola eriştirir.
138. (Resûlüm!) Münâfıklara, kendileri için elem verici bir azap olduğunu müjdele!
139. Onlar, inananları bırakıp da küfre sapanları/inkârcıları velî (dost ve idareci)ler edinirler. (Yoksa) izzeti (şerefi/onur ve yüceliği) onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz ki bütün izzet (yücelikler) Allah’a aittir.
(Şeref ve yücelik ancak, Allah’ın katında aranır ve O’na teslimiyetle elde edilir. Allah da o şeref ve yüceliği Resûlü’ne ve mü’minlere lâyık görmüştür; müşriklere, kâfirlere, münâfıklara yani İslâm’a ve müslümanlara karşı içinde sıkıntı duyan ve düşmanlık besleyenlere değil. Fakat münâfıklar buna kulak vermezler, karşılığı zillet ve azap olsa bile.) [bk. 4/115; 5/56; 9/28; 58/20; 63/8]
140. (Allah) size, Kitab(ı’n)da: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar (bu sözü bırakıp) başka bir söze dalıncaya kadar (bu sırada onlara karşı gelemezseniz, bari)[46] onlarla beraber oturmayın (böylece tepkinizi gösteriniz). Çünkü o zaman siz de onlara benzemiş olursunuz.” diye (bu âyeti) indirdi. Hiç şüphesiz Allah, münâfıkların ve inkârcıların hepsini cehennemde toplayacaktır.[47]
141. Onlar (münâfıklar), hep sizi(n başınıza bir felaket gelmesini) gözetirler. Eğer size Allah’tan bir zafer (ve ganimet nasip) olursa: “Biz de sizinle beraber değil miydik? (Bize de pay verin.)” derler. Eğer (savaşta) kâfirlere (zaferden) bir pay olursa (bu sefer onlara): “Biz size (yardım ederek) üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı? (Bize de pay verin.)” derler. Artık Allah, kıyamet gününde (onlarla sizin) aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere, mü’minlerin aleyhine asla bir yol (delil) vermeyecektir.
142. Münâfıklar (kalplerinde küfrü ve düşmanlığı gizleyip dilleriyle iman ettiklerini söyleyerek güya) Allah’a hile yapmak isterler. Halbuki O, onların hilelerini başlarına geçir(ip cezalarını ver)endir. Onlar, namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar (özen göstermezler), insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı da ancak pek az zikrederler (hatırlarlar).
143. Onlar (münâfıklar), mü’minlerle kâfirler arasında kararsızdırlar. Ne bunlara ne de onlara (dahil olur/bağlanırlar). Allah kimi sapıklık üzere bırakmışsa artık sen ona bir (çıkar) yol bulamazsın.
(Münâfıklar, kalben tasdik etmezler ki mü’min olsunlar. Küfürlerini açığa vurmazlar ki kâfir bilinmesinler. Onlar namaz bile kılsalar, dünyalık çıkarları içindir.)
144. Ey (hakiki) iman sahipleri! Mü’minleri bırakıp da küfre sapanları/inkârcıları/İslâm karşıtlarını velî (sırdaş ve başlarınıza idareci) edinmeyin. (Bunu yaparak) Allah yanında aleyhinize olacak (onlardan olduğunuzu gösterecek) açık bir delil mi vermek istiyorsunuz? [bk. 3/28; 5/51; 58/22]
(Kâfirlerin, müşriklerin/yahudi ve hıristiyanların, gerçek müslümanlara dost olmayacağı, müslümanların da onları dost/velî edinmemeleri gerektiği Kur’an’da sık sık zikredilmektedir. Ancak müslümanlar, zaruret hallerinde onları yönetimlerine karıştırmadan, onlarla ticaret gibi bazı konularda antlaşmalar yapabilirler. Ama münâfıkların da kâfirlerden daha tehlikeli olduğunu bilmek lazımdır.)
145. Şüphesiz münâfıklar, ateşin en aşağı tabakasındadır. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.[48]
146. Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler, Allah’a (dinine) sımsıkı sarılanlar ve dinlerinde Allah için halis (ve samimi) olanlar hariçtir. İşte bunlar mü’minlerle beraberdirler. Mü’minlere de Allah çok büyük mükâfat verecektir.
147. Siz şükreder ve iman ederseniz Allah sizi ne diye azaba uğratsın! Allah şükredenlerin mükâfatını veren, her şeyi hakkıyla bilendir.[49]
148. Allah, (insanı incitecek) kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ancak zulmedilenler hariç. Allah her şeyi işiten ve bilendir.
(Zulmedilenler feryat, beddua veya şikayet edebilirler.)
149. Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz ya da bir kötülüğü affederseniz, bilin ki Allah da çok affedicidir, her şeye gücü yetendir.
150-151. Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, (Allah’a inanıp peygambere inanmamakla) Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve: “Biz (peygamberlerin) bazısına inanır, bazısını da inkâr ederiz.” diyerek bu ikisi (imanla küfür) arasında bir yol tutmak isterler. İşte bu kimseler gerçekten kâfirdir. Ve biz kâfirlere rezil ve perişan edici bir azap hazırladık.
152. Allah’a ve peygamberlerine iman edip onlardan birini diğerinden ayırmayanlara gelince, onlara da, (Allah) mükâfatlarını verecektir. Allah (tevbe edip dönenleri) çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.[50]
153. (Resûlüm!) Ehl-i Kitab(’dan yahudiler) senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler (çok görme). Nitekim onlar, Musa’dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi de: “Allah’ı açıkça bize göster.” demişlerdi. Bunun üzerine haksızlıklarından dolayı onları yıldırım çarptı. Daha sonra kendilerine açık deliller gelmişken, buzağı(yı kafalarına uygun geldiği için ilâh) edindiler.[51] (Fakat tevbe ettikleri için) bunu da affettik. Musa’ya da açık bir hakimiyet verdik.
154. (İmanda) verdikleri sağlam söz sebebiyle (o sözde durmaları için) Tûr’u (şahitlik ve bir tehdit için) tepelerine kaldırdık ve onlara: “O (şehrin) kapı(sın)dan baş eğerek (hürmet içinde) girin.” dedik. Ve yine onlara: “Cumartesi günü (balık avlayarak hürmetsizlik edip) haddi aşmayın.” demiş ve kendilerinden ağır bir teminat almıştık. [bk. 2/93; 7/171]
155. (Fakat) verdikleri sağlam sözü (ahitlerini) bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz perdelidir (bize yapılan davet boşunadır.)” demeleri sebebiyle (onları lanetledik ve başlarına belalar verdik). Hayır! (Kalpleri perdeli değil.) küfürleri sebebiyle Allah, onların (kalpleri) üzerine mühür vurmuştur. Artık (yahudiler,) pek azı hariç, iman etmezler. [bk. 5/13]
156-157. Onların (İsa’yı) inkâr etmeleri, Meryem’e (“zina etti” diye) büyük iftirada bulunmaları ve: “Allah’ın Resûlü Mesih; Meryemoğlu İsa’yı biz öldürdük.” demeleri sebebiyle (onları lanetleyip cezalandırdık). Halbuki onlar, onu ne öldürdüler ne de astılar. Fakat onlara (o sırada asıp öldürdükleri adam, tıpkı İsa’ya) benzer gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşen (yahudi ve hıristiyan)lar bu hususta tam bir şüphe içindedirler. Tahmine uymaktan başka, onunla ilgili hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve onu kesinlikle öldürmediler. (Zaten kesin öldürdüklerini de bilmiyorlar.)
158. Bunun aksine Allah onu (İsa’yı) kendisine yükseltti (ve korudu). Allah mutlak galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
(3/55 ile 5/117. âyetler ve açıklamalarında geçtiği üzere ‘müteveffîke’ kelimesini çoğu müfessirler, ‘kâbiduke’ (o anda seni çekip alacağım) anlamında almışlardır. Ölüm anlamında ise mecâzen kullanılmıştır. Çünkü aynı kelime, 6/60. âyette uyutma anlamında kullanılmıştır. Ölümün tam karşılığı ise ‘mevt’tir (39/42). Yukarıdaki âyetlerde geçtiği üzere Hz. İsa, Allah tarafından öldürülmüş olsaydı, o andaki “ref” (kaldırma) kelimesinin bir anlamı olmazdı. Bu kelime bazılarının dediği gibi “mânevî yükselme” anlamına gelmez. Yukarı kaldırma işi nasıl olursa olsun meydana gelmiştir. Mühim olan şudur ki yahudiler O’nu ne öldürdüler ne de astılar.)
159. Ehl-i Kitab’dan olup da ölümünden önce (ölüm anında) O’na iman etmeyecek kimse yoktur.[52] O da kıyamet gününde onların aleyhine şahit olacaktır.
160-161. Yahudilerin (bir kısmının) zulümleri ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, (Tevrat’ta) men edildikleri halde faiz almaları ve haksız yere halkın mallarını yemeleri yüzünden, biz (vaktiyle) kendilerine helal kılınmış olan birçok iyi ve güzel şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden küfre sapanlara da çok acıklı bir azap hazırladık. [bk. 6/146]
162. Fakat o (Ehl-i Kitab olan) kimselerden ilimde ileri gitmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilen (Kur’an’)a da, senden önce indirilen (kitaplar)a da iman ederler. (Onlar) namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve âhiret gününe inananlardır. İşte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz. [krş. 2/121]
163. Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, (Resûlüm!) şüphesiz sana da vahyettik. Nitekim İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlar(ın)a, İsa’ya, Eyyüb’e, Yunus’a, Harun ve Süleyman’a da vahyetmiş,[53] Davud’a da Zebur’u vermiştik.
164. Bundan önce sana (haberini) anlattığımız bir kısım peygamberler ve sana anlatmadığımız daha nice peygamberleri de (gönderdik).[54] Ve Allah Musa’ya (hâtiften ilâhî kelâmla) hitap edip konuştu (emirlerini bildirdi). [bk. 7/144; 40/78. krş. 4/126]
165. (Biz) Resûlleri, (rahmetle) müjdeleyici ve (azaba karşı) uyarıcı olarak (gönderdik) ki (bu) resûllerden sonra insanların (âhirette) Allah’a karşı (bizi imana çağıran olmadı diye) hiçbir delil (ve bahane)leri kalmasın. Allah mutlak galip, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
166. Fakat Allah, sana gönderdiği (Kur’an) ile şehadet eder ki onu kendi (ezelî) ilmi ile indirmiştir. Melekler de şahitlik eder. Zaten şahit olarak Allah kâfîdir.
167. Doğrusu (sana gelen âyetleri tanımayıp) küfre sapanlar ve Allah yolundan (insanları) men edenler, elbette derin bir sapıklıkla sapmışlardır.
(İnsanları Allah yolundan men edenlere gelince; onlar, ancak maddeye tapan ve Allah’a ortak koşan kişilerdir. Onlar, Allah’ı gizli veya açıktan inkâr ettikleri ya da imanlarında samimi olmadıkları için, insanları O’nun yolundan çevirir ve O’nun emirlerini uygulamalarına çeşitli şekillerde engel olurlar. Buna karşılık yaptıkları işler elbette Allah yanında boşa gitmiş olacaktır.) [bk. 47/1, 32, 34]
168. Şüphesiz, inkâr eden/küfre sapan ve zulmedenleri, Allah ne bağışlayacak, ne de başka bir yola iletecektir.
169. Ancak içinde ebedî kalacakları cehennem yoluna (iletecektir). Bu da Allah’a (göre) çok kolaydır.
170. Ey insanlar! Resûl size Rabbinizden gerçeği (Kur’an’ı) getirdi. Kendi faydanıza olarak (ona) iman edin. Eğer küfre saparsanız (bilin ki) göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır (O’nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah her şeyi bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
171. Ey Ehl-i Kitab! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryemoğlu İsa Mesih ancak, Allah’ın Resûlü ve Meryem’e ulaştırdığı “ol” kelimesi(nin eseri) ve (Cebrail ile) O’nun tarafından gönderilmiş bir ruhtur. Allah’a ve resûllerine inanın, “(Allah) üçtür.” demeyin, kendi faydanıza olarak buna son verin. Allah bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan tamamen uzaktır (münezzehtir), O’nun şânı yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah kâfîdir.[55]
172. Mesih (İsa) da, (Allah’a) en yakın melekler de, Allah’a kulluk yapmaktan asla çekinmez(ler). Kim O’na kulluktan kaçınır ve büyüklük taslarsa (bilsin ki Allah, âhirette) onların hepsini huzurunda toplayacak (hesaba çekecek)tir.
173. İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince; (Allah) onlara mükâfatlarını eksiksiz verecek ve kendi lütfundan (daha da) artıracaktır. (Kendisine kulluktan) çekinenlere ve büyüklük taslayanlara ise acıklı bir azap ile azap edecektir. Onlar, kendilerine Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamayacaklardır.
174. Ey insanlar! Muhakkak ki size Rabbinizden bir delil (olarak mucizelerle Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (olarak Kur’an’ı) indirdik.
175. İşte Allah’a inanan ve O’(nun Kur’an’daki buyrukları)na tam sarılanları; (Allah) kendi katından bir rahmet ve lütuf içine (cennete) koyacak ve onları, (sonu) kendisine ulaşan doğru bir yol (İslâm’)a iletecektir.
176. (Ey Resûl!) Senden (mirasta) fetvâ isterler. De ki: “Allah ‘kelâle’ (babası ve çocuğu olmayıp kardeşlerini mirasçı bırakan) hakkında (şöyle) fetvâ veriyor: Eğer çocuğu (ve babası) olmayıp da bir kız kardeşi olan bir erkek ölürse, bıraktığının yarısı onundur.[56]Eğer mirasçı erkek kardeş ise, çocuksuz (ve babasız ölen) kız kardeşine (tamamen) vâris olur. Eğer (kelâle olarak ölenin) iki (veya daha fazla) kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır.[57] Eğer (bu kalanlar) erkek ve kız kardeşler (olarak karışık) iseler, o zaman bir erkeğe iki kadının payı kadar (pay) verilir. Şaşırıp sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” [krş. 4/11]

[1] Zebîdî, XI, 1690.
[2] Mehir, örfe uygun olarak erkeğin gücü nisbetinde kadına verilmesi gereken nikâh bedelidir. Mehrin verilmesi Kitab, sünnet ve icmâ ile sabittir.
[3] Buradaki tavsiyeler emir hükmünde olduğu için bu anlamı verdik.
[4] bk. 4/176.
[5] Ölenin eşi mirasçı kalmışsa onun hissesi dörtte birdir. Kalan babasınındır (Asabe).
[6] Beydâvî; Elmalılı, II, 1310. Şâz bir kıraatte annenin “mü’min” olma ilavesi vardır. [krş. 4/176]
[7] Görüldüğü gibi bu âyetlerde yüce Allah, mirasın taksimi ile ilgili hükümleri tekrar tekrar teyit etmekte ve bunları uygulamanın Allah’a, Peygamber’e ve âhirete inanmanın bir gereği olduğunu bildirmektedir.
[8] Bu, İslâm’ın başlangıcındaki cezadır. Sonraki ceza için bk. 24/2-9. Müfessirlerin çoğu “kadınlara gösterilecek olan yol” hakkında Nur sûresi ikinci âyeti esas almaktadır. Buradaki konu, kadınlar arası sevicilik/lezbiyenlik değildir. Eğer böyle olsaydı “yol gösterinceye kadar” ifadesi olmazdı.
[9] Mücahid ve diğerlerine göre: Birinci âyette, evli olan ve olmayan kadınlar, ikincisinde evli olan ve olmayan erkekler olarak ifade edilmiştir. Bu da İslâm’ın başlangıcındaki örfe göre ceza şeklidir. Bazı müfessirler, ikinci âyet için erkeğin erkekle münasebeti demişlerse de bu olamaz. Çünkü bu hususta iki erkeğin öldürülmesi hakkında hadis vardır. Cumhûrun görüşü birincisidir (Kurtubî, V, 47-52; Derveze, VI, 92). Bu hususta son olarak 24/2. âyet inmiştir.
[10] Ya o zevceler derecesinin artmasına vesile olur ya onlardan sâlih evlatlar doğar ya da herhangi bir vesile ile aralarında yeni bir muhabbet başlar.
[11] “Efdâ” fiili, cimâ olsun veya olmasın başbaşa kalmak, halvet olmak demektir ve cimâ sayılır. Halvetsiz veya birleşmeksizin boşama olursa, kadın mehrin yarısını alır.
[12] Süt kardeşliğinden dolayı meydana gelen yakınlık şöyledir: Süt emme çağındaki bir çocuğu, süt midesinde biraz olacak şekilde emziren bir kadın onun annesi durumundadır. Onun bütün çocukları da ondan emenin kardeşleridir. Hala, teyze ve dayı aynen öyledir, ayırım yoktur. Nesepten dolayı haram olanlar sütten dolayı da haram olur (Merginânî, I, 191).
[13] Yani, anasıyla cinsî temas olmadan boşamışsanız o zaman kızını almanız caizdir.
[14] Cariye için krş. 2/221.
[15] Nikâhta kesinlik şart olup sadece Şiî ve Râfizîler tarafından uygulanan mut‘a nikâhı (para karşılığı geçici, kiralık ve şartlı nikâh) ile evlilik yapmak batıldır ve zinadır. Çünkü âyet ve hadislere dayanarak Ehl-i Sünnet mezhep imamları bu hususta icmâ etmişlerdir. Delilleri şunlardır: 1. Mü’minûn sûresinin 5 ve 6. âyetleri. Bu âyetlere göre mut‘a nikâhlı kadın, erkeğin ne karısı ve ne de cariyesidir. Ayrıca iddet beklemesi ve verâset durumu da yoktur. 2. İbni Abbas: “Bu nikâh, domuz eti, kan ve leş gibi haramdır.” buyurmuştur. Bu husustaki Hz. Ömer’in hutbesine de hiçbir itiraz olunmamıştır. Hz. Ali’den rivayet edilen hadis şöyledir: “Resûlullah (sas.) Hayber günü kadınların mut‘a nikâhı ile nikâhlanmasını ve ehlî merkep etinin yenmesini haram kılmıştır.” 3. Cessâs, “Peygamberimiz eğer mut‘ayı serbest bıraksaydı bu husus yaygın olur ve mütevâtir hadislerle nakledilir, haramlığında icmâ olmazdı.” demektedir. 4. İbnü’l-Cevzî, “Âyetteki faydalanmaktan maksat, kesin evlenmek yoluyladır, zaten bu nikâhın âyetle ilgisi yoktur. Bunu önce Peygamber (sas.) koymuş, üç gün sonra yine o kaldırmıştır.” demektedir (Sâbûnî, Ahkâm, I, 457-460). [Cariyeler için bk. 2/221 ve dipnotu] Müslim’in nikâh bahsinde (hadis no: 1406/19, 21, 28) Sebre b. Mâbedi’l-Cühenî’den (ra.), Peygamberimiz (sas.), “Ey insanlar ‘mut’a’ için ben size izin vermiştim fakat Allah (cc.) bunu kıyamete kadar yasakladı. Kimin bu nikâhla aldığı varsa hemen boşasın. (Verdiğiniz şeylerden de) hiç bir şey almayınız.” buyurmuştur.
[16] Elli değnek vurulur. [bk. 24/2]
[17] Günah; yüce Allah’ın buyruklarına aykırı olan ve yapılmaması istenen söz ve eylemlerdir. Ehl-i Sünnet’e göre, günah işleyen insan, onu helal ve önemsiz saymadıkça ve Allah’tan af ümidini kesmedikçe imandan çıkmaz, kâfir olmaz (12/87). Çünkü yüce Allah, şirkten başka günahları, kabul zamanı içinde, kesin tevbe ile affedebilir (4/48, 8/38). Ancak “müslümanım” deyip de İslâm’ın hükümlerini kabullenmez veya onları geçersiz sayarsa yaptıkları (iyi işler) boşa gitmiştir (5/5) (Matürîdî, s. 334-338).
[18] Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi erkek ve kadınlara, kazandıklarında ferdî mülkiyet hakkı ve kazançta eşitlik ilkesi getirilmiştir. Bu sebeple İslâm dini kadını, câhiliye devirlerinde olduğu gibi bir tutsak/bir köle gözüyle görme veya bir süs, zevk ve sömürü malzemesi olmaktan kurtarıp, ilk soyadını koruma, ipotek, hibe, vasiyet, her türlü sözleşme, iffetini koruma ve ‘haramdan sakınmak kaydı ile’ alışveriş hakkını, onların hak arama mücadelelerine gerek kalmadan, altıncı asırda vermiştir. [bk. Seyyid Kutub, II, 449-450]
[19] Peygamberimiz (sas.), “Ancak kâtile öldürdüğünün mirası yoktur.” buyurmuştur. Böylece servet sahiplerinin mirası için öldürülmesi önlenmiştir. Can ve namusunu kurtarma durumu hariçtir (Halebî, IV, 412).
[20] Buhârî ve Müslim’de geçtiği üzere bütün itaatlerde Allah’ın emrine uygun olma şartı aranır (Nâsıf, “İmâre”, hadis no: 20).
[21] Bu âyet, içkinin tamamen yasak edilmesinden önce, üçüncü merhalede inen âyetlerdendir (2/219; 5/90-91; 16/67). Bazı müfessirler; zihnin dünya meşguliyeti ile dolu olarak ve (sanki sarhoş gibi) ne okuduğunun farkında olmayarak huşûsuz namaz kılmayı da sarhoşluk haline benzetmişlerdir. [bk. 23/2]
[22] İbadet kastıyla elleri ve yüzü temiz toprakla, şartlarına uygun meshetmeye teyemmüm denilmiştir. Bu kelimede kast mânası olduğundan, teyemmümde niyet şarttır. Şekil ve tertibini Resûlullah (sas.) öğretmiştir.
[23] Cibt ve tâğût, mahiyet itibariyle bir olup Allah’ın emrine muhalif olunan/karşı gelinen işlerde kendisine itaat edilen herkestir (Sicistanî, s. 28). Diğer bir ifadeyle tâğût, Allah’ın yerine, kendine itaat ettirendir. [bk. 2/256]
[24] Semerkandî, I, 50 vd.
[25] Bu âyet-i kerîmede önce, “Allah’a itaat ediniz, Resûlü’ne itaat ediniz.” denildiği halde, “ulü’l-emre de” denilmekte, “itaat” kelimesi üçüncü defa tekrar edilmemektedir. Çünkü Allah (cc.) ve Resûlü’ne itaat mutlaktır, kayıtsız şartsızdır. Ulü’l-emre itaat ise mutlak değildir. İslâm’a göre seçilmiş ulü’l-emr, meseleleri kendi arzularına göre değil, Allah ve Resûlü’nün emirleri doğrultusunda çözecektir. Ulü’l-emre itaat ise onun Allah ve Resûlü’ne itaati olduğu müddetçedir. Resûlullah (sas.), “Allah’ın emirlerine aykırı işlerde kimseye itaat yoktur.” buyurmuştur (İbni Kesîr (Çetiner), I, 58). Ulü’l-emr için “sizden olacaktır” kaydı vardır. Çünkü Allah’ın hükümlerini beğenmeyerek ve kabul etmeyerek kâfir olanlar, “sizden” ifadesi içine girmez. Buna göre ulü’l-emr, İslâm imanını taşıyacak ve Kur’an’a uygun yaşayacak kimse olmalıdır (7/24; 33/36; 42/10-21). Âyette insanlar arasında geçen anlaşmazlık konularının Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti ile halledilmesi emredilmektedir. İmam Şâfiî, er-Risâle’sinde, “Sadece Kitab’la yetinmek, sünneti terketmiş nasipsizlerin görüşüdür.” demektedir. Çünkü Sünnet’i kabul etmemek İslâm’ı yıkmaktır. Resûlullah (sas.), “Yalnız Kur’an’a sarılın, bize Allah’ın Kitabı yeter, biz onda gördüklerimize uyarız.” diyenlerin çıkacağını haber vermiş ve onlardan sakındırmıştır. Böyle diyenlerin dinden çıkacağı hakkında icmâ vardır. [bk. 3/164; 4/60, 64 ve dipnotları ile 14/44]
[26] Veya içinizdeki (buzağıya tapan müşrik)leri. [bk. 2/85; 4/29]
[27] Allah ve Resûlü’ne itaat konusunda ayrıca bk. 3/31, 164; 4/59, 64, 80, 115; 16/44; 24/63; 59/7 ve dipnotları.
[28] Bu âyette görülüyor ki müslümanlar, kendileri ve devletleri hakkında korku veya güven haberini hemen yaymamalı ve tek başlarına hareket etmemeli, yetkili ilim ehli mercilere bildirmelidirler. [Havvâ, III, 222, 223]
[29] Âyet-i kerîmedeki “men yudlilillâh” lafzının kelimesi kelimesine anlamı “kimi Allah saptırırsa” demek ise de, “kader” inancına da uygun olması için, “Allah kimi sapıklıkta bırakırsa” diye ifade ettik. Çünkü, Allahu Teâlâ kulunu saptırmaz, hatta sapmasına da rızası yoktur. Ancak kul kendi iradesiyle sapar; Allahu Teâlâ da o fiili yaratır ve onu sapıklıkta bırakır. Münâfıkların âhirete imanı olmadığı için menfaatlerini imana tercih ederek saparlar. [bk. 10/44; 41/46]
[30] Münâfıklar, yani içlerindeki küfrü saklayan gizli kâfirler, her fırsatta ellerindeki imkânları müslümanlar aleyhine kullananlardır. Şuurlu müslümanlar da bunu anlar ve tavırlarını ortaya koyarlar.
[31] Hicret, Allah’a teslim olup dininin yaşanmaz hâle geldiği beldeden müslümanca yaşanacak bir yere fiilen göç etmektir. Hicret etmenin diğer bir şekli ise küfürden, şirkten ve münâfıklıktan tevhide yönelmek ve ona sarılmaktır.
[32] Diyet ödemesi gerekmez. Çünkü kâfirler arasında bulunan mü’minin, vârisleri kâfir olacağından kendisine mirasçı olamazlar.
[33] İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 428.
[34] İki rekat kılmanın hem zâhir, hem mazbût (değişmeyen) illeti seferî olmaktır. Korku ve meşakkat ise şahsa, zamana ve yere göre değişir. Peygamber Efendimiz de seferde iki rekat kılmışlardır (İbni Hümâm, I, 392-393).
[35] İkinci rekatla imamın namazı tamam olmuştur. Öncekiler, ikinci defa gelirler ve kılamadıkları rekatı imamın arkasında imiş gibi bir şey okumadan kılarlar. Sonrakiler ya gelerek veya yerlerinde, kılmadıkları birinci rekatı imama yetişmemiş gibi okuyarak kılarlar. Her iki grup da aradaki beklemelerde namazı bozacak bir şey yapmazlar. Görüldüğü üzere namaz kılmamaya hiçbir mazeret yoktur. Müslüman bedenle kılamadığı şartlarda, îmâ ile de olsa, namaz kılmak zorundadır.
[36] Âyetteki “erâ” (gösterdi) lafzı, “alleme” (bildirdi) anlamında olup meal verirken bu anlam tercih edilmiştir.
[37] Allah’ın Kitabı zalimleri savunmaya mânîdir. Hz. Peygamber’in içtihad etmesinin caiz olduğunu söyleyenler, bu âyet-i kerîmeyi delil göstermişlerdir. Diğer bir husus da çağımızda, bu ve bundan sonraki âyet-i kerîmelerin kapsamına öncelikle giren konu birçok hallerde isyankâr ve hainleri savunmanın men edilmesidir. [Havvâ, III, 283, 286, Ebû Mansur Mâturîdî’den]
[38] Resûlullah (sas.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir günah işledikten sonra abdest alır, sonra iki rekat namaz kılar, arkasından da bu günahı dolayısıyla tam bir tevbe ile Allah’tan mağfiret dilerse, bu günahı kendisine bağışlanmayacak hiç bir müslüman yoktur.” Müsned, Hz. Ali’den. [Havvâ, III, 288] Sağlıklı tevbe ise, güç ve imkân varken yapılan kesin tevbedir. (bk. 4/17-18; 66/8 ve dipnotu)
[39] Burada “hata” ile küçük günah, “günah” ile de büyük günah kastedilmiş olabilir. “Hata” ile kişinin kendisi ile Rabbi arasındaki günah, “günah” ile de zararı kullara dokunan ve onlara haksızlık olan günahlar kastedilmiş olabilir. [Havvâ, III, 285]
[40] “Hikmet” kelimesi için bk. 3/164 ve açıklaması.
[41] İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 433, Tirmizî’den.
[42] Râzî, XI, 43. Fâsıkların, münâfıkların, müşrik ve gayrimüslimlerin yolu Kur’an dışıdır, sapıklıktır, zalimliktir. [bk. 7/16-17; 20/123-125; 38/76-83]
[43] Rivayet edilir ki müslümanlardan bir grup, Ehl-i Kitab’dan da birer grup bir yerde otururlarken övünmeye başladılar. Her grup peygamber ve kitapları itibariyle kendilerinin üstün olduğunu ve cennete kendilerinin gireceklerini iddia etmişlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler inmiştir. Cenneti hak etmenin yolunun kuruntu ve boş umut değil, tevhîdî bir iman ile amel-i sâlih ve ihsan olduğu belirtilmiştir. Dinî yaşantısı daha güzel olan kişi, hanîf olarak (tevhîdî esasta) Allah’a teslim olan ve İslâm’a uygun sâlih amel yapan, yaptığı amel ve iyilikleri Allah’ın rızasını kazanmak için yapandır; bunlara cennet vaadedilmiştir. Yapılan amel halis ve doğru olmalıdır. Halis olması için yalnız Allah için olması, doğru olması için de İslâm’a uygun olması lazımdır. Bu iki şarttan biri olmazsa amel fâsid/batıl olur. İhlası kaybeden, gösteriş ve münâfıklık yapmış olur. İslâm’a uymayan kimse de sapık ve cahil durumdadır (İbni Kesîr (Sâbûnî), I, 439-441). [bk. 46/16]
[44] Eşlere duyulan sevgi farklı olabilir, çünkü sevgi kalple ilgilidir. Fakat ilgi, zaman ayırma ve maddî imkânlarda adaletli davranılması şarttır. Hz. Peygamber, “Kimin iki hanımı olur da onlardan birine farklı davranırsa (kalpteki sevgi hariç) kıyamette o kimse, bir tarafı felçli olarak kalkar, haşredilir.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 38; Tirmizî, “Nikâh, 47; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 215, 347.)
[45] Yahut, “Sırf Allah için şahitler olarak, adaleti tam yerine getirenler olunuz.” (Beydâvî).
[46] Molla Hüsrev, “Cihad”, 68.
[47] Bu âyet-i kerîmenin konusu 6/68. âyetle aynı olup Mekke’de nazil olmuştur.
[48] Münâfıklar için bk. 2/8-20; 57/13-15 ve Münâfikûn sûresi. (63/1-11)
[49] Allah’ın verdiği sağlık ve her türlü nimetlerine karşı şükür, üzerimize bir vecîbe olduğu gibi vücûdumuzdaki uzuvların şükrünü yerine getirmemiz de bir vecîbedir. Sağlık ve nimetlerin şükrü, tam iman, ibadet, itaat, nefsin tezkiyesi ve infaktır. Uzuvların şükrü de, onlarla başkalarına zarar vermemek, onları haram ve günaha sebep olan yerlerde kullanmamaktır. Çünkü kalp, göz, kulak, dil, el, ayak, mide vb. bütün uzuvlardan Allah’a karşı sorumluyuz. Bunları Allah’ın rızasına uygun olarak kullanmazsak, sorumlu tutulur, cehennem azabını hak etmiş oluruz. Şükrün karşılığında bol nimet ve mükâfat, nankörlüğün karşılığında da azap vardır. [bk. 7/179; 17/36; 41/20-22; 36/65]
[50] Tevbesiz ölenlerin durumu yüce Allah’ın takdirine kalmıştır.
[51] Musa (as.) kavmi ile Mısır’dan dönüşte, İsrâiloğulları puta tapan bir kavim görüp imrendiler ve Hz. Musa’ya, “Evet, Allah’a inanıyoruz, ama bizim de gözümüzün gördüğü, huzuruna varacağımız bir putumuz olsun.” demişlerdi. [bk. 7/138, 148]
[52] Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu değil, kulu ve resûlü olduğuna, insanlar tarafından öldürülmediğine, Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a ölüm anında gözlerinden perde kalkınca hepsi iman edecektir. Fakat bu sıradaki iman kabul edilmeyecektir. (Râzî, VIII, 409-410; Derveze, VI, 240) [bk. 6/158; 40/84-85]
[53] Vahiy, Allah’ın kullarına, dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği bir iletişim yoludur. Melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir.
[54] Peygamberlerin sayılarının 124.000 olduğu hakkında bazı rivayetler varsa da, doğrusu enbiyâ ve resûllerin sayısını kesin olarak ancak Allah bilir (Elmalılı, III, 1530).
[55] Âyetteki “Allah’ın kelimesi” ve ruh hakkında ayrıca bk. 3/45-47; 15/29; 17/85; 19/17-36.         Hz. İsa, Allah’ın birliğini, kendisinin de O’nun kulu ve resûlü olduğunu söyleyerek tevhid inancını getirmesine rağmen hıristiyanlar M.S. 325 yılında İznik’te toplanmış, tevhidci grup ve temsilcisi İskenderiyeli papaz Arius’a rağmen, Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd’de yer almadığı halde oylamada parmak sayısı ve İmparator Konstantinos’un etkisiyle “teslis” denilen “üçlü bir ilâh” anlayışına geçmişlerdir. Onlara göre Allah, baba-oğul-ruhu’l-Kuds’ten ibarettir. Yani Allah bu üç unsurdan meydana gelmiştir. Hem bunların her biri bir ilâh, hem de üçü birden bir ilâhtır. Böylece onlar bir çelişki içinde şirke ve küfre düşmüşlerdir. [krş. 5/17, 72-73]
[56] Diğer bir asabe (miras bırakana doğrudan veya erkek vasıtasıyla bağlı bulunan mirasçı) varsa onundur. Yoksa yine kız kardeşindir. Oğul varsa kız kardeş alamaz. Kızı varsa, kız kardeş asabe olur, belirli bir farzı (sabit payı) yoktur. Ölenin babası varsa bütün kardeşler miras alamazlar. Anne, kardeşleri mirastan düşüremez, altıda bir alır. Anne bir, tek kardeşin hükmü 4/12. âyette geçtiği üzere, altıda birdir. Eğer bunlar birden fazla iseler, hepsi üçte bir hisseye ortak olur.
[57] Eğer oğul veya babası varsa mirasçı olamazlar. Eğer kızı bulunursa kalanını alır.
Share on Google Plus

About İbrahim Can Gezer

This is a short description in the author block about the author. You edit it by entering text in the "Biographical Info" field in the user admin panel.
    Blogger Comment

0 yorum:

Yorum Gönder